• İstanbul 19 °C
  • Ankara 16 °C

“Türkiye Baştan Ayağa Beka Savaşı Veriyor”

“Türkiye Baştan Ayağa Beka Savaşı Veriyor”
Türkiye sınırlarınının çevresinde savaş verdiği gibi diğer yandan büyük bir kültür savaşının da içinde. Küresel güçler artık karasal sınırlardan girmiyor.

Ürettikleri ve dayattıkları kültürle sınırları aşıp istedikleri ülkenin istedikleri vatandaşlarına rahatlıkla ulaşıyorlar. Dolayısıyla kültür savaşları da artık cephe savaşları gibi varolma ve yok olma meselesine dönüştü. Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan geçtiğimiz günlerde yaptığı konuşmada “Kültür-sanat meselesini ülkemiz ve milletimiz bakımından en az terörle mücadele, en az dış politika, en az temel hizmet alanları kadar önemli bir beka meselesi olarak görüyorum.” dedi. Meselenin ciddiyetini anlamak için medyaya yansıyan negatif haberlere bakmak yeterli. Ne zaman bu hale geldik dedirten durumlar artıyor. Milletimize yeni kimlikler yüklenmeye çalışılıyor. İşte asıl varolma savaşı budur. Biz de beka problemi bağlamında Kültür Savaşlarının yeni boyutlarını son kitabı “Türkiye’nin Yeni Kültürü” kitabında kapsamlı bir şekilde anlatan Yazar Ercan Yıldırım ile konuştuk. Hayırlı haftalar efendim..

 

 

Türkiye’nin Yeni Kültürü Türkiye’ye ne sunuyor?

Türkiye bugün bir kültür krizi yaşıyor. Yeni çıkan Yeni Türkiye’nin Yeni Kültürü kitabında kültürü ikiye ayırıyorum, ilkin kültür yaşama biçimi, gündelik hayatımızı hangi değerlere göre yapılandırdığımızdır. İkinci olarak da entelektüel ürünler. Türkiye küresel kültürün hegemonyası altında buhranın da ötesinde kriz içinde. Bu ontolojik bir değişimi de beraberinde getirecek. Modernleşmeyi o kadar hızlı hayata geçirdik ki Batıyla benzer kültürel kodlara sahibiz artık. Tabi zaman zaman verdiğim bir örnek var, emoji kullanılan bir kültür içindeyiz, insanlar meramlarını telefon sanal klavyesindeki sembollerle anlatıyor. Siz bunu kullandıktan sonra ha yerlisini üretmişsiniz ha orijinalini… Düşünebiliyor musunuz, dünyanın her tarafındaki farklı din, dil, ırk, cins insan sevincini, kederini bu sembollerle izah edebiliyor! Bu çöküştür esasında. En büyük darbelerden birini dil devrimiyle yaşamıştık, yine bir dil felaketiyle karşı karşıyayız. Dil yaşama stili, zihniyet demektir. Küresel kültürün ürünlerine gönüllü katılan biz Türkler yepyeni beka meseleleri ediniyoruz maalesef.

 

Beka kaygılarımız zaten çok canlı…

Evet, Türkiye baştan ayağa beka savaşı veriyor. Fay hatlarımız güçlü, etnik, mezhep, din, dil, kültür, bölge farklılıkları beraberinde çatışmalar getiriyor. Batı bizi büyütmemek için bu fay hatlarına sık sık enerji yüklüyor. Buna maalesef yenileri ekleniyor. Eğitim, kültür, liyakat meselesi, ahlak davası yeni beka meselelerimiz olarak şekilleniyor. Tabi enformasyonda, kültür endüstrisinin ürünlerini neredeyse dünyada en çok kullanan millet olarak kültürel, ahlaki, eğitime bağlı gerilemeler yaşanacak. Batı medeniyeti Türk milletini küresel kültüre bağlarken aslında özgürlüğünü elinden alıyor. Tutku, hırs, kin, arzuların peşinden sürüklenme… hepsi bizi bizden eden değerler biçiminde gelişiyor. Millet müştereği parçalanıyor, yeni kültür nomosumuzu, İslam-Türk-ehli sünnet-gaza omurgamızı kırıyor, anlamsızlaştırıyor.

 

Yerli ve milli kavramının altı tam olarak nasıl doldurulur? Yerli ve milli kavramı bugün için neden önemli?

Yerli ve milli kavramının temeli nomos olarak bahsettiğim Büyük Müesses Nizam’ın getirisidir. Anadolu’nun İslamlaştırılmasıyla ortaya çıkan İslami nizam, Batıyı, kapitalizmi yaklaşık dört yüz yıl kıtasına hapseden düzendir. Bu bize özgü, İslam’ın emrettiği piyasa mantığına uygun İslami iktisat ile, siyasi bilinçle, fetihlerle şekillenmiş bir kültürdür. Bu kültür öyle ki kendini küfürle tamamıyla ayırıyordu, egemen siyasi yapı olduğu için dünya çapında başka milletler, gayrımüslimler bizim giyip giyinmek, davranmak istiyordu. Yerli milli kavramı tabi konjonktürel kullanılıyor. Neoliberal İslamcılığın bir sonucu olarak da gelişti. Esasında Türkiye’nin öncülüğünü ifade etmesi, İslami dönüşümü içermesi gerekirken belli zaman sonra sentezlenerek muhafazakar simgesellikte kilitlendi. Bugün bakıyorsunuz milli ve yerli adı altında İslam öncesi semboller, kişiler, kültler yaygınlaştırılmak isteniyor. Türkiye’nin hem siyasi hem kültürel ve eğitim bağlamındaki beka savaşının merkezinde milli ve yerli duruş olması gerekir. Fakat Kemalist tutumlar bu süreci baltalayabiliyor. Milli ve yerli kavramları belki tasfiye amacıyla da kullanılabilir ama pragmatizme müsaade ediyor, yol veriyor. İlkeler, idealler, tutarlılık bugünlerde en ihtiyacımız olan değerler.

 

Kerim devlet tabirini sık kullanıyorsunuz. Derin Devlet Kerim devletin neresinde durur?

Kerim devlet Türkiye gerçeğinin adı. Bir övgü amacı taşımıyor. Kemal Tahir çok kullanır fakat tabi tarihi hakikati yüksek. Osmanlı’nın niteliği tartışılırken daha çok belirtiliyor kerim devletten. Sınıflı bir toplum değiliz, Ortaçağ Batı toplumu feodal, toprak belli kişilerin elinde. Fakat bizde mülk Allah’ın, bunu devlet kullanır, devletin yerine de Padişah tasarrufta bulunur. Kerim devlet vasfımız nedeniyle millet olabildik. Aslında devlete kerim vasfını İslam veriyor. Kul hakkını, adaleti önemseyen bir devlet modeli bu. Feodal dönemde insanı koruyan, milletin hakkını bir kişiye vermeyen kerim devlet modern kapitalist dünya sisteminde de ticareti, sanayiyi, kaynakları bir sınıfa, burjuvaya teslim etmiyor. Yani milletin hem anası hem babası… Devlet alır, devlet verir. Kimse kendini devletin üzerine çıkaramaz, hikmeti de kendinde göremez. Tabi kerim devletin avantajı sınıf farklılığı oluşturmuyor, millet bağını öne çekiyor ama menfi tarafı da devlet dediğimiz organizmanın belli kimselerin eline geçmesi ihtimali… Kerim devletin mekanizmasına nüfuz ettiğinde “devlet benim” diyen insanlarla karşılaşıyorsunuz.

 

FETÖ gibi, paralel yapılar gibi…

Tabi… Devlet dediğimiz organizma bir milletin oluşturduğu en büyük kurumsal yapı. Kerim devlet bir zihniyet… Biz Türklerin Anadolu’da kök salması, millet olarak yaşaması İslam’a ve devlete bağlı… Açıkçası Müslümanlık ve devlet mekanizması çökse paramparça oluruz… Bu yüzden herkes önce devlet der. Kendimizi tanıyoruz yani. İslam farklılıklarımızı kapatıp üst kimlik olarak millet olmayı sağlıyor, devlet ise bu bütünlüğü muhafaza ediyor. O yüzden kerim devletin bu dezavantajı yani eline geçirenin elinde kalması “derin devlet” fikrini besliyor. Son yıllardaki dizilerde “Aksaçlılar” kültü yürüyor, ben buna tabi devlet mekanizmasının işleyişini gördükçe çok da ihtimal vermiyorum, Aksaçlılık örftür, İslami ilkelerdir, zihniyettir. Bizde kerim devlet iş yaparken ortalıkta görünmez, devletin boşluklarını farkedenler işlerini yürütebilir, devlet aklı zannedilenlerin kerim devleti çözmüş bürokratların marifeti olduğu gerçekliğiyle karşılaşırsınız. Devlet bir şeyler olurken ortalıkta yoktur ama hesap kesme aşamasına gelince devleti capcanlı görürsünüz; hesap sorarken hızlı, aceleci, tavizsizdir. Kerim devlet bize özgü, Anadolu topraklarındaki Büyük Müesses Nizam’ın teşkilatıdır, garibanın, fakirin, fukaranın yanında, tefecilik, stokçuluk, kolay yoldan para kazanma, faizcilik, mafya gibi insanları ezen eylemlerin karşısında, Batı medeniyetinin, küfrün, kapitalizmin alternatifidir. Bu yüzden kerim devleti önemserim, pratiktir, kurucudur, yapıcıdır fakat bahsettiğim boşlukları nedeniyle dejenere olabilir, gayrı İslami yönelimlere girebilir.

 

Değerlerin metalaştırılması, kapitalizmin araçlarına teslim olmak ve lümpenleşme temayüllerinden dolayı İslami kesime eleştiriler getiriyorsunuz. İslami kesim nasıl bir toparlanma sürecine girebilir?

İslami kesim dediğimiz kerim devletin, bu milletin kendisidir! Bahsettiğiniz hususlar İslami kesimin değil Türk milletinin sorunu. Kapitalist dünya sistemini geriletmiş bir millet bugün en şedit modernleşmeyi hayata geçiriyorsa burada bir zihniyet, irade, ruh sorunu var! Millet gerçeğini hatırlayabilmek öncelikle kendilik bilgisini artırmakla olur, bu da menşeini bizde İslami olandan alır. İslami ilkelerle ne kadar bağ kurar, hayatımızı ne derece İslami olana göre biçimlendirirsek biz olmaya doğru daha hızlı, derinlikli, köklü yol alırız. Halbuki bizler bugün dünya sistemini ele geçirmeye çalışıyoruz, sistem hırsızlığa, tefeciliğe, faize, haraca, spekülasyona göre ayarlanmış, bankaların, kuruluşların, kurumların başında Müslümanların bulunması onu meşru kılmaz! Maalesef biz yüksek seviyelere çıkmayı değil alt düzeylerdekini gözetiyoruz, seviyemizi, kalitemizi yükselteceğimiz yerde daha da düşürüyoruz. Küçük olsun benim olsun anlayışı, kariyer ve para hırsı lümpenizmi, basitliği, sıradanlığı körüklüyor. Lümpen düşünmez, içgüdüleriyle hareket eder, aklını kullanmaz, reflekslerini devreye sokar sık sık. Tepki verir her zaman, inşa edemez sadece bir yerlerden emir gelmesini bekler. Bu kültür beraberinde kalitesizliği, liyakatsizliği teşvik eder. Diyeceksiniz ki herkes mi vasıfsız… hayır kalitesi bariz olanlar da ortama, ortalamaya uyup, akıntıya kapılıyor, ideal davranışı değil beklenenleri sergiliyor. Toparlanmak için öncelikle bilinci, iradeyi, ruhu öne çekmek gerekir, bu da yeni bir oluş, yeni bir ontolojidir. Ben sadece İslami kesimin değil millet bağımızın da toparlanabilecek adımları atma cesareti gösterdiğini düşünmüyorum. Yeni kurtuluş savaşları vermekten kaçınıyoruz, küfrün saldırılarından yılgınlık gözleniyor, sentezleyerek yaşamayı tercih ediyoruz. Sorumluluk alma konusunda bıkkınlık var, İmparatorluğun çöküş aşamasından bu yana devamlı beka savaşı vermek yormuş bizi, sadece günü kurtarmayı düşünüyoruz. Açıkçası Batı medeniyeti de bunu bildiği için boş bırakmıyor, kafamızı kaldırmaya müsaade etmiyor, ah bir kaldırabilsek…

 

Kaldırsak kafamızı neler yapacağız?

Ben bilkuvve Türkün bugünkü aktif medeniyetin alternatifi olduğunu düşünüyorum… Bilkuvve yani İslam ile, yeni bir vatan ile, yeni bir varoluş ile, yeni bir hayat yaşamaya başlayan gaza dönemi Türklüğünün… Peki bilfiil Türklükten yani günümüzün portresinden umudum var mı, hayır! Millet olmayı gerektirecek erdemler silsilesine, çağa varlığını hissettirebilecek İslam düşüncesine sahip değiliz. Eskiden özgüvenimiz yoktu şimdi donanımımız, şuurumuz, etik bütünlüğümüz yok!

 

Küresel Kültür bütün ülkeleri hangi stratejiyle hangi araçlarla hâkimiyeti altına aldı?

Kültür endüstrisi dünyada tek tip insan, tek tip toplum, aynı tür inanç dünyası oluşturuyor. Bu elbette zoraki değil; yani klasik dünyada medenileştirme, modernleştirme bizdeki erken Cumhuriyet’te olduğu gibi icbar ettirmeye dayalı devlet politikası halinde gelişiyordu. Tahakküm ile hegemonya arasındaki fark burada. Kültür endüstrisine biraz da “rıza endüstrisi-inşası” demek mümkün. Gönüllü kölelik adını da verebiliriz. Bir zamanlar Türkiye’de dini hassasiyeti, İslami algıları yüzünden insanlar televizyon izlemez, evine bile almazdı. Şimdi televizyondan kaçsanız sosyal medyanın herhangi bir türüne mutlaka yakalanıyorsunuz. Her yaşa, cinsiyete, sınıfa, kesime göre bir sosyal medya mecraı var. Ev hanımları Facebook’u, İnstagram’ı çok kullanıyor mesela, görmeye ve göstermeye dayalı kültür toplumun her kesimine sirayet etti. Wattsap grupları, Youtube kanalları çok farklı enformasyon, kültürlenme vesilesi… Gençler mesela, elektronik kitap okuma programlarında etkileşimli olarak yani hikayeye, romana kendisi de katılarak katkı sağlayabilir. Televizyonlardaki evlenme, yemek, öldürme-kaçırma, ses yarışmaları milyonlarca bireye ulaşıyor, toplumun farklı tabakalarına ulaşan bu kültürün ortak özelliği “bize” uymaması.

 

Örfümüze, geleneğimize aykırı yayınlar…

Bunu klasik folklorculuk, gelenekçilik olarak görmüyorum. Bizim gündelik hayatımızı bir biçimde Müslümanlık belirler fakat küresel kültür İslami olanı gündeliğin içinden çıkarıyor. Öldürme, cinsellik, lbgt, aldatma, boşanma, terk etme, şiddet, linç… İslami bir hayatın içinde yer bulmayacak kötülükler kültür endüstrisi vasıtasıyla normalleşiyor, sıradanlaşıyor. Akıllı telefonların bir açıdan yararı bir yönden zararı oldu. Kameralar, fotoğraflar vasıtasıyla suç ve suçlu adli ve kolluk kuvvetlerinin işini rahatlatırken öte taraftan toplumdaki şiddeti sürekli önümüze getirerek alıştırdı, normalleştirdi. Meğer toplumda ne kadar çok ruhi sıkıntısı olan varmış, hayvanlara ve çocuklara işkence görüntüleri bugün de yarın da bizi Batı toplumları düzeyine getirecek. Kadın erkek ilişkilerinde İslami kıstasları geçtik ihlallerden çekinmeyen bir toplum olduk. Dolayısıyla bizi, zihinlerimizi, mahremiyet algımızı, sevgisizliğimizi, kötülüğe meylimizi körükleyen, harlayan küresel kültür tüm toplumları, bireyleri kişiliksizleştirdi. Müstakil bir kültür ortaya koydu. Nihayet belki zorla devlet baskısıyla olmasa da gönül rahatlığı içinde kültür endüstrisinin marifetiyle seküler bir kültür ortamını kabullenmiş görünüyoruz.

 

Kültür endüstrisi nasıl oluşturulur? Türkiye bu hususta nerede duruyor aslında nerede durmalı?

Kültür endüstrisi küresel sermayenin ürünü. Bizde yanlış bir kanaat var, devlet kültürü belirler gibi. Bu bir yanıyla yanlış bir yanıyla sahih olmayan bir durum. Devlet dediğiniz mekanizma siyasal iktidarla ilişkili, yöneticilerin vasıflarıyla ilgili… Tek Parti zihniyeti iktidar olduğunda kültürel hayatı nasıl seküler biçimde destekledi. Esasında kültür endüstrisi burjuvanın işi. Türkiye’de kültür endüstrisinin kollarına baktığımızda, sergiler, galeriler, fuarlar, organizasyonlar, festivaller, televizyonlar, bilişim kanalları, matbuat, dağıtım, sinema, müzik, spor hep küresel sermayenin ve onun burada distribütörlüğünü yapan İstanbul burjuvazisinin elinde. Bize özgü kültür kanalları kurabilecek burjuva yok; entelektüel ürünler fonlarla, desteklemelerle yürür. İşte en son bir grup çıktı Ara Güler’in tüm evrakını müzeye dönüştürdü, eğer bu çevre olmasa belki de o birikim talan olacaktı. Anadolu burjuvasından böyle bir ufuk bekleyemiyoruz, yok çünkü. Bakıyorsunuz entelektüel ortamda etkili yayınevlerine, pek çoğu Fransız, Alman desteklemeleriyle kitapları yayımlıyorlar. Kitap çıkarıyorsunuz, dergileriniz var ama bunlar okuyucuyla buluşmuyor, dağıtılmıyor, raflara yerleşmiyor. Bu ortamda kültür endüstrisine alternatif çok zor, küresel şirketler müsaade etmez zaten. Fakat devletin desteklemelerinden ne kadar çok kaliteli iş çıkarsa bu kuşatma o kadar çabuk kırılır! Bu da şimdilik zor.

 

Niçin umutsuzsunuz? Türkiye’de siyaset kurumu kültür cephesinde yürütülen büyük savaşların ne kadar farkında?

Benim umutsuzluğum kalitenin çok da önemsenmemesinden… Devlet, siyaset hele Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kültürel iktidar ile ilgili söyledikleri ortadayken gereken desteklemelere karşın bunların sıhhatli değerlendirilmediğini düşünüyorum. Devletin kaynakları yerine ulaşmıyor çoğu zaman. Toplumun önüne düşecek entelektüel üretimlerden çok gelip geçici işlere prim veriliyor. Kültür savaşının bir tarafında bilinçli bir cephenin oluşturulması ve bunun savaşım vermesi var. Bizde böyle bir cephe kurulamadı, haliyle kültür savaşı da küresel kültüre, seküler taifeye karşı yürütülemiyor. İmkanlar çok olsa da entelektüel ürün kalitesi hala bugün kültür endüstrisini elinde tutan sol liberallerin gerisinde. Kültür savaşı diyoruz ama özellikle mahallede roman yok; uyduruk, basit, kurgusuz, ekonomi politiği olmayan, sosyolojik, tarihi derinlik içermeyen anlatılar roman diye sunuluyor. Gençler maalesef bunlardan besleniyor. Eski anlatıcıların, kahvehanelerdeki halk hikayecilerinin bile dili, üslubu, içeriği bugün bizim mahallede roman diye sunulanlarla mukayese edilmeyecek kadar estetik, zengin, derin.

 

Kültür savaşları kimler arasında yürütülüyor. Bu savaşın galipleri kimlerdir?

Kemalistler bir kültür savaşı verdi, kazandı. Kültürel iktidar kavramının içinde “yeni insan” vardır. Modernleşme, bilhassa Meşrutiyet dönemlerinden sonra ortaya çıkan seküler aydın kimliği bugün toplumun geneline yayıldı. Cumhuriyet Osmanlı’nın son döneminden kalan bu seküler yeni tipi toplumun normali yapmak için kültür savaşı verdi, inkılaplar bunun neticesidir. Seküler Batılı zihniyet her alanda bu savaşı kazandı, neoliberal dönemde dindar-muhafazakar kesimlerin faize, İslami bankacılığa, finans sektöründeki işleyişe râm olması şimdilik yeni bir kültür savaşı verilemeyeceğini de gösteriyor. Kültür endüstrisinin sahibi, kültür savaşının galibi ne Kemalistler ne sol liberaller… sadece kapitalist merkez, kıta Avrupası ve ABD!

ABD ve kapitalizmin merkez ülkeleri, kıta Avrupası kültür savaşını çok bariz ve canlı biçimde yürütüyor. ABD’de NSA’in kültür politikaları, kültüre ayrılan paylar çok büyük. Hollywood başlı başına bir kültür savaşı veriyor. Mel Gibson’ın kahramanlık filmlerinden tutun da yapay zeka yayınlarına kadar insanlar bir dünyaya kültürle hazırlanıyor. Siyasi iktidar sizde olsa da Batının fonlarıyla mesela tiranlık, şiddet, otoriter yönetim başlıkları altında onlarca kitap-dergi basarak ciddi bir entelektüel savaşım veriliyor. Kötü olan, bunun farkına pek de varılamamasında!

 

Türkiye yeni dönemde kültürde sanatta yeni bir söz söyleyebilecek, yeni bir iz bırakabilecek mi?

Bunun için kültür savaşı vermeli ve kazanmalı. Kültürel iktidar, kültür endüstrisi sanki Kemalistlerin elinde mi ya da sol liberallerin… hayır, küresel şirketlerin. O zaman savaşı piyonlarla değil şahla yapmak gerekir. Bu da küresel medeniyet, küresel şirketlerdir. Türkiye’nin bu savaşta galip gelebilmesi için öncelikle “kendi”ne bakması gerekir. Mutlak red ile kapitalist dünya sisteminin tezlerinin yok sayılması ve güçlü bir cephenin kurulması elzem. Daha bizim kapitalizm dışı matbuatımız yok! Sol, sosyalistler kur krizinde iktidarı eleştirirken niçin küresel şirketlerin programlarından, IMF’nin gözetiminden kaçıldığını soruyor. Antikapitalizm yaptıklarını söyleyen sosyalistler Türkiye’yi IMF ile anlaşmaya çağırıyor. Bizim hem ülke ve millet hem mahalle olarak sektör haberi olmayan bir iktisat, mimarlık, sanat dergimiz yok. İşe önce, yürürlükteki dünya sisteminin karşısına çıkabilecek ciddiyeti, ruhu, bilinci sağlayarak başlamalıyız. Herkes devlet desteğinden, şirketlerden fonlar alarak, içeriksiz, anlamsız, faydasız projelerle para kazanmanın derdinde! Eğer alıcısı varsa din-diyanet, kahramanlık, medeniyet, hikmet, şehitlik gibi kavramları ekle, dizi yap, film çek, ötekilerden farksız ansiklopedi hazırla, kitap yaz… Bu ucuzlukla kültür savaşı veremeyiz, kazanamayız!

 

Yerel seçimler öncesi yerel yönetimlerin kültür politikalarına dair ne dersiniz?

Belediyelerin pek çoğu mesela Zeytinburnu kültüre, ilme büyük kaynaklar ayırdı, çok önemli yayınlar yaptı. Bunlar kalıcı eserler. İnsanlara şarkılı, şiirli, dinletili faaliyetler yapmak kültür değil, kültür savaşı vermeye yardımcı da olmaz. Kültür bir “faaliyet” değildir zaten; yaşam biçimidir kültür, hayata bakış tarzı, bir kavgayı, davayı yürütmektir. Yerel yönetimlerin, ucuz işler yapmaktansa, külliyat ortaya koyması gerekir; bir düşünceyi büyütüp gençlere ulaştıramayacak, entelektüel hayatımızı canlandırmayacak, mensubiyet bağları oluşturmayacaksa kültür adı altında hiç para harcamasına, milletin vergilerini ziyan etmesine gerek yok!

 

Türkiye’de düşünce üretiliyor mu? Bu alanda öne çıkan isimler var mı?

Düşünce ihtiyaçtan kaynaklanır; üretilmiyorsa eksikliği de hissedilmiyor demektir! Düşünce üretimi kavramı çok doğru değil, üretilmiş düşünce bu ancak devletlerin, büyük istihbarat ağlarının propaganda malzemesi olur. Düşünce iki şekilde “durur”, insanlar siyasal, kültürel, iktisadi bir doygunluk içindedir, huzur ve refah had safhasında olduğu için ağır bir konformizm hüküm sürmektedir, düşünceye ihtiyaç kalmaz. Yahut sahiden bir rahatsızlık, eksiklik, yanlışlık var olmasına rağmen bunun nereden kaynaklandığını algılayabilecek yeterlilik, sahicilik, ciddiyet bulunmuyordur. Düşünceye alan açacak kanallar da bir şekilde kurumuş, kurutulmuş, eksiltilmiş de olabilir. Düşünce öncelikle var olan zamandan, cari siyasi, iktisadi ortamdan, dünya sisteminden rahatsızlık duymayla, onun yerine ikame edilecek ilkeleri, değerleri teklif etmeyle başlar. Sokrat Peleponnes Savaşı sonrası Yunan toplumunun lükse, şatafata düşmesini eleştirip varlık tanımı getirmişti, Anadolu’nun İslamlaşması, Haçlı ve Moğol saldırıları sonrası yeni bir dünya için Yunus da İbn Arabi de yeni bir varoluşa açılan felsefelerini geliştirmişti, Kant Kopernik devrimi ile Kilise sonrası dünyada deneyimi ve aklı öne sürerek yeni bir düşünme, var olma, dünya önerisinde bulunmuştu. Bugün aktif dünya sistemi teklese bile en başta Müslümanlar rahatsızlıklarını ifade edemiyor sadece merkeze selam göndererek akredite olmanın hesabını yapıyor. Sistemin zaaflarını, yarıklarını büyütmenin değil kapatmanın derdinde Müslüman dünya, İslami olanı yeniden üretip çağa bir teklif olarak sunmuyor, sunamıyor. Düşünce öncelikle terk etmeyle başlar, yürürlükteki ilişki biçimlerini, iş imkanlarını, konforu reddetmeyle, akabinde de kendi inandığın ilkeler doğrultusunda gündelik hayatın kurabilmeyle… 1071 sonrasında biz Türkler bunu başardık, kapitalizm ve Batı dışında bir hayat yaşadık, küresel medeniyet ile bize özgü olanı unuttuk… Hatırladığımızda düşünceye başlangıç yapabiliriz…

 

Türkiye’nin yarınlarına ufuk açacak topluma yer ve yön tayin edecek entelektüellerimiz neden yok? Bu yokluk bize neye mal olacak?

Günümüzde bir entelektüel düşmanlığı var; 80’lerde başlamıştı, sol lümpenliğe tepki olarak gelişmişti, “zonta-entelektüel” ve “liboş” kavramları iki kesimi ifade için kullanılıyordu. İkisinin de ortak özelliği neoliberal dünyaya bir şekilde entegre olmayı içeriyordu, topluma, tarihe, İslam’a uzaklığı anlatıyordu. İnsanlar bugün yüksek seviyelere, büyük ve derinlikli eserlere değil yüzeysele teşne… Felsefe, düşünce hayatıyla ilgilenen akademisyenlere, fikir adamlarına bakıyorsunuz aforizmalar kastırarak, ansiklopedik bilgilerle hayranlık kesbederek düşünceye yaklaştıklarını zannediyor. Sosyal medya ve siyasal alandaki kavgaların troller üzerinden yürütülmesi, trol dilinin ve kapsamının matbuatın her alanına yayılmasına neden oldu. Bürokraside, iş hayatında, siyasette hatta basın dünyasında entelektüel düşmanlığı had safhada; şiirle, edebiyatla ilgilenen, meselelerin teorisine vâkıf yetişmiş insanlar için “iş çıkmaz” furyası başladı. O seviyelere çıkamayanların, ayda bir kitap okumayan muhterislerin dayanışmasıyla ortam üniversite mezunu cahillere kaldı… Peki bu “kıvrak” tiplerden pratik iş çıktı mı; ne gezer! Yurtdışı doktorasıyla Türkiye gerçeklerine bîgane burnu büyükler ile lümpen – trol seviyeli memurlar kendilerince büyüttükleri kompleksleri arasında kaldı kamu, akademi, matbuat hayatı! Bizim en büyük sorunumuz, insan… Kemalizm öyle bir kötülük yapmış ki, toplumun büyük kısmını çevreye iterek kompleksli taşralılar üretmiş. Bizde siyasi hareketlerin tek amacı var merkeze gelmek! Amacı sadece suyun başına oturmak olanlardan entelektüel olmaz. Şehirli, merkezde, komplekslerini aşan, entelektüel birikimi içselleştirmiş kuşakları beklemek zorundayız!

Yeni Akit- Fatma Gülşen Koçak

Bu haber toplam 650 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim