Türkiye Türkçesinde Neler Oluyor?

Önder SAATÇİ

Türkiye Cumhuriyeti sınırları içindeki, Kıbrıs’taki ve Balkanlardaki Türklerin ve Ahıska Türklerinin ağızlarına (şive) topluca Türkiye Türkçesi diyoruz.

Türkiye Türkçesi Irak Türkmenlerinin ağızlarını kapsamasa da onların da yazı dilidir. Irak Türkmenleri eskiden beri hem basın yayın faaliyetlerinde hem de eğitim uygulamalarında Türkiye Türkçesini kullanmışlardır.  Bu itibarla,  Türkiye Türkçesi anavatandaki soydaşlarıyla Irak Türkmenlerinin ortak iletişim dilidir.  

 

Türkiye Türkçesi aslında İstanbul ağzına dayanıyor. Fakat İstanbul ağzının aynen yazıya aktarılmasından ibaret değil. Hatta, İstanbul ağzındaki bazı özellikler TT yazı dilinin oluşumu sürecinde ve bilhassa Türkiye’deki harf inkılabı ve dil devrimi süreçlerinde gözden uzak tutulmuş, yazıya aktarılmayan bu özellikler konuşma dilinden de düşmüştür. Mesela, eski İstanbullular yalın hâlde “gönül” derken, iyelik teklik birinci kişi eki aldığında bu kelimeyi “göynüm” biçiminde söylerlerdi. Eski şarkılarda bunu çokça duyarız. Ama bugün için hiçbir metinde “göynüm” şeklini göremeyiz. Bu gibi meseleler yazımızın asıl konusu değil. Bu örneği vermekten maksadım dilin yerinde durmadığını, sürekli değiştiğini anlatmaktır. Şimdiyse sadede gelip Türkiye Türkçesinde bugün için gözlenen bazı gelişmelere bakalım.   

               

Her şeyden önce, Türkiye Türkçesinde bazı kelimelerin telaffuzunda değişmeler gözleniyor. Mesela, artık Ahmet, Mehmet, Mert gibi özel isimlerden sonra ünlüyle başlayan bir ek geldiğinde, sondaki “-t” yumuşayıp “-d” olmuyor. İnsanlar kelimeleri yazıldığı gibi okuma eğilimini benimsiyor: “Ahmeti, Mehmeti, Merti” biçimindeki telaffuzları dikkatli kulaklar çokça duyuyor. Telaffuz değişmeleri bununla da kalmıyor, artık “hukuk-u-muz” yerine “hukuğumuz”, “intibak-ı” yerine “intibağı”, “blok-u” yerine “bloğu” telaffuzlarını sıklıkla duyacağız. Hatta, bir gün gelecek bunların imlası da bugünkü telaffuz doğrultusunda değişecek. Bu değişmelerin ardında “Türkçenin yazıldığı gibi okunan” bir dil olduğu anlayışı yatıyor. Bu yüzden imla telaffuzu etkiliyor.

 

Bu arada, Türkçe yeni kelimeler de kazanıyor. Mesela, “tedarik” kelimesi çok eskiden beri dilimize Arapçadan girmiş; hatta onun yanında “tedarikli, tedariksiz” türevleri de var. Fakat 1996 yılında TDK’nin (Türk Dil Kurumu) basmış olduğu “İmlâ Kılavuzu”nda “tedarikçi” görünmüyor. Bundan başka, son zamanlarda sıkça duyduğumuz “çerez parası” var. İnsanlar çok lüzumlu olmayan ama sürekli para verip aldıkları ürünleri bu şekilde anıyorlar.  

 

Bir de anlamı değişen, üzerine yeni anlamlar yüklenen kelimelerimiz var. Mesela, yeni nesil artık “evet” yerine “aynen”i tercih ediyor. Bu durumda, “aynen” sözlükteki anlamlarına ilaveten yeni bir anlam kazanmış oluyor. “Delikanlı” da anlamı genişleyen kelimelerimizden. Anlamı genişleyen bir kelimemiz daha var: “lavabo”. Artık insanlar tuvalete değil, “lavabo”ya gidiyor. Bu değişmenin ardında kibarlık kaygısı ve dilde çokça gözlenen ad aktarması rol oynuyor.

 

Eskiden ergenlik çağındaki genç erkeklere “delikanlı” denirken son yıllarda “mert, cesur, gözü pek, özü sözü bir” sıfatlarını taşıyan kimselere de “delikanlı” deniyor. Bu son anlamları TDK’nin bugünkü sözlüğünde görsek de 1988 basımı sözlüğünde göremiyoruz. “Delikanlı” örneği aslında, dilde hem genişleme hem de daralmayı aynı anda yaşadığımızı gösteriyor. Çünkü bir yandan “delikanlı” kelimesinin anlamına yeni anlamlar katılırken, “delikanlı” artık “mert, cesur, gözü pek, özü sözü bir” kavramlarını yemiştir. Kardeşlerini yiyen daha başka kelimelerimiz de var. Mesela, eskiden bir tıp dalında “mütehassıs” hekimler olurdu. Şimdi onlar “uzman” oldu. Ama yalnız tıpta uzman yok. Her dalda uzman var. O yüzden “uzman” da “mütehassıs”ı yemiştir, diyebiliriz. Bir zaman sonra bu yenmiş kavramların dilden düştüğünü görürsek hiç şaşırmayalım. Çünkü devrin hızlı hayatı insanlarımızı daha az sayıda fakat daha fazla anlam yüklenmiş kelimelerle konuşmaya itiyor. Kişiler artık dillerini özenle kullanma, kelimeleri seçerek söyleme ihtiyacı hissetmiyor. Dil de elbette bundan etkileniyor.

 

Türkçemiz eskiden beri galatlar (yanlış telaffuz ve kullanım) cennetidir. Aslında her dil böyledir. Hatta, diyebiliriz ki galatsız dil yoktur. Çünkü dile giren alıntılar, alıcı dilde, her zaman kaynak dildeki telaffuz ve anlamıyla benimsenmiyor. Bu da ister istemez dile galatları dolduruyor. Son yıllarda da Türkiye Türkçesinde yeni yeni galatların peyda olduğunu görmek mümkün. Mesela, hastalarımızı hastaneye taşıdığımız araçların yan taraflarında “Hasat Nakil Ambulansı” yazısını dikkatli gözlerin görmemesi mümkün değil. Doğrusu “hasta nakil aracı” olmalı. Yollarda bir de “orta refüj sulaması” tabelalarını görürsünüz “refüj” zaten “ortadaki kaldırım” anlamında. Ama dil mantığımız artık bu kelimeleri böyle algılamıyor. Tıpkı bir zamanlar “şamdan”ı “şamdanlık” şekline, “çaydan”ı “çaydanlık” şekline soktuğumuz gibi “ambulans” ve “refüj”ü de, galat da olsa böyle kullanıyoruz. Dediğimiz gibi, dilin alıntılar üzerinde tasarruf yetkisi var. Tıpkı Nasreddin Hoca’nın leyleğin kanatlarını ve gagasını kesip kuşa çevirmesi gibi (!).

 

Son olarak, Türkiye Türkçesindeki iki kullanım değişikliğinden söz edelim. Birincisi, sona gelen ki edatını eskiden yalnız olumsuz cümlelerden sonra kullanırken artık olumlu cümlelerden sonra da kullanıyoruz: “Gidiyorum ki…” Oysa eskiden “Gidiyorum zaten.” derdik. Bir de “kaydetmek” yerine artık “kayıtlanmak” diyoruz. Bu kullanım değişikliklerinin birincisinin ardında çocuklarımızın yanlış kullanımının büyüklere bulaşması, ikincisinin ardındaysa “kayıt” kelimesinin dilde iyice yer etmiş olması yatıyor.

 

Türkiye Türkçesindeki bazı gelişmeler bu yazıda gösterdiklerimden ibaret değil elbette. Bu gibi örnekler dilimizin değiştiğini ve canlılığını gösteriyor. Bazı yanlış kullanımların ve galatların  yaygınlaşması da dilin canlı olmadığını göstermiyor. Şunu unutmayalım ki Türkçenin geçmişinde de bu gibi yanlış kullanımların sonraları kurallaşması söz konusudur. Belki bir başka yazıda bunlardan da bahsederiz. Ancak dilde doğru kullanımı geniş kitlelere benimsetmek her zaman mümkün olmuyor, dil kendi ilerleyeceği mecrayı kendi buluyor.

 

Ne demişler; su akar, yolunu bulur.   

 

                                                                                                              Kardeşlik (357-358-359, 36/37)

Bu yazı toplam 77 defa okunmuştur.
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim