TYB Şeref Başkanı D. Mehmet Doğan'ın 4. Ahlâk Şûrası'nı açış konuşması

TYB Şeref Başkanı D. Mehmet Doğan'ın 4. Ahlâk Şûrası'nı açış konuşması
Dünya sahnesinin hem oyuncusuyuz, hem seyircisi...Bazen rolümüz sadece seyretmektir!

Dünyada olup bitenleri, ülkemizde, çevremizde sürekli akan olayları seyrediyoruz. Yeni iletişim cihazları bu konuda geniş imkânlar sunuyor bize. Görünen şu: Siyaset ve ekonomi ile ilgili kelimeler hep ön sıralarda yer alıyor. Düşünce, edebiyat, sanat, hatta ilim geri plana düşmüş. Bu konuların bütün toplumun ilgisini çekecek şekilde sunulması durumuyla nâdiren karşı karşıya kalınıyor.

Vicdanımız, sürekli “olması gereken bu mudur?” sorusunu soruyor bize. Bir kelime var ki, âdeta kullanımdan düşmüş gibi. Fakat biz izleyiciler, olup bitenleri seyrederken, zihnimiz gayriihtiyari bu kelimeyi çağırıyor. Bugün sokağa çıkan insan; sokağın ev içine giren unsurlarına, radyoya, televizyona,  gazetelere ve internete muhatab olan herkes, telaffuz etsin etmesin ciddi bir ahlâk aşınmasının, değer kaybının, daha net söyleyelim: İnsanlık yitiminin farkında.

Ahlâkın insanlıkla eşdeğer ve insanlık tarihi kadar eski bir kavram olduğunu hatırlamamız gerekiyor. Akıl bize ahlâklı olmayı telkin ediyor. Kalb insanın ahlâklı olmasını istiyor. Dinden konuştuğumuzda ahlâktan konuşuyoruz. Son Peygamber güzel ahlâkı tamamlamak için vazifelendirildiğini söylüyor. Feylesoflar ahlâkı “insanın kendini bilmesi” olarak tarif ediyorlar. Adalet, merhamet, iyilik, sorumluluk, vazife, dayanışma... bütün toplumlarda, bütün dillerde ortak kavramlar. Ahlâkın kaideleri bu ve benzeri evrensel ilkelerden çıkarılıyor.

İç siyaset, dış siyaset, ekonomi, geçim gailesi, refah seviyesi… derken günler sür’atle geçiyor. Vitrindeki meselelerin gölgesinde kalan gerçek meseleler, asıl insanlık meseleleri üzerinde durmak, düşünmek, fikir üretmek ve onu uygulamaya dönüştürmek iradesinden yoksun yaşıyoruz.

Türkiye bir dönem ahlâktan kaçtı. Çünkü yönetenler onu doğrudan dinle ilişkili gördü ve ahlâkilik-dinilik paralelliği kurarak laikliğe aykırı saydı! İnsan ilişkilerini sırf kanunlarla, mevzuatla düzenlemeye çalıştı. Ahlâk kelimesinin dinî boyutundan kaçılarak sonunda toplum tahayyülünde anlamı oluşmayan etiğe sığınıldı. 

Ahlâka “etik” demekle bir şey halledilmiyor! Devlet etik kurulları oluşturuyor, fakat ahlâkın kurul işi olmadığı unutuluyor!

Temel meselesi insan olan bir toplumun ahlâkı ıskalaması, ahlâktan kaçması ve hatta ahlâk karşıtı tutumlar benimsemesi düşünülemez. Türkiye’de bu “düşünülemez” olmuştur. Basın yayın cihazı ahlâk dışılığı hayat tarzı olarak sunma konusunda belki de hiç bir toplumda bu kadar muhteris olmamıştır. Kitlelere gayriahlâkilik öğretilmekle kalınmıyor yaşanabilirliği de âdeta ezberletiliyor. Bu yaşanabilirlik, kabul edilirliğin ötesinde takdir edilirlik derecesine doğru yükseliyor. Böylece neredeyse, ahlâkilik marjinal hâle getiriliyor!

Türkiye’nin derinleşen insan meselesi, her alanda ahlâkî kaygının fiillerimizden dışlanmasıyla ilgili. En başta şahsî ikbalini toplumun, milletin önüne geçiren bir insan portresi ile karşı karşıyayız. Eğitim sistemimiz de öğrencilere “geleceğini kurtarmak” adına herkesin kendi gemisini kurtarması gerektiğini telkin ediyor. Genç nesiller arasında bencillik, egoizm bütün iyi hasletleri silercesine yükseliyor.

Bugün Türkiye’yi hiç bir iç ve dış düşman ahlâkî değerlerin aşınması ölçüsünde tehdit etmiyor!

Öğretim kurumlarımız gittikçe büyüyen devasa bir öğretme cihazına dönüşüyor. Bedenimize verdiğimiz değeri, bizi biyolojik varlığın üstüne yükselten ruhumuza vermiyoruz. Zinimizin gıdası sadece bilgi ve gayemiz bu bilgiyi kullanarak başarıya ulaşmak olabilir mi?

Yedi sene önce, bu konuları konuşmak ve tartışmak için sahanın ilgilileriyle ve bilgilileriyle bir başlangıç yaptık. İstanbul’da 1. Ahlâk Şûrasını gerçekleştirdik.

Ahlâk şûrasının açılışında söyleyeceğim bir kaç söz, beni ilk şûramızı ithaf ettiğimiz Nureddin Topçu’yu tekrar okumaya sevkediyor. Bazı cümleler zihnime kazınıyor:

“Menfaat aşkımızın kaatilidir!”

İnsanın çıkarlarını gözetmesinin elbette yanlış bir tarafı yok. Bunu yaparkan, adalet, hakkaniyet, nısfet gibi ilkeleri ihmal etmemişse, “Rabbena hep bana” dememişse. Bu ahlâkiliğin ötesi de var tabii: Önceliği kendine vermemişse. “Bu benim hakkım, ama benden güçsüz, fakir, zayıf kimseler var. Onların hakları ne olacak?” diyebilmişse...

Son devirde bilmeyi, bilgiyi yücelttiğimiz gibi, siyaset ve iktisat gibi alanları da âdeta dokunulmazlaştırdık. Kendi kuralları ve kanunları içinde dokunulmaz/dokunulamaz alanların varlığı birçok kimseyi rahatsız etmiyor. Olanı, süreni, yürüyeni her şeye rağmen kabullenmek, menfiliklerini işin tabiatı gibi görmek eğilimi baskın hale geldi.

Var olanı tanırız, biliriz. Bilgi bizi gerekeni, ideali araştırmaya götürmezse eksik kalırız. Mevcuttan hareket etmek ve fakat gerekeni, ideali araştırmak ise bizi ahlâk alanına sokar.

Bu durumda ahlâk sürüp gidene itiraz, karşı koyma ve insan için ideali hedef olarak gösterme şeklinde tezahür eder. Mehmed Âkif’in yüksek sesle söylediği

Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım

mısraı güçlü bir ahlâkî tavır ifadesinden başka bir şey değildir.

Merhum Hocamız Nureddin Topçu’yu hatırlarsak, insanın ahlâkî hareketi, mevcut yapı içinde isyan gibi görünse bile, sonsuzluğun iradesine bağlılıktan ötürü Hakka teslimiyettir aslında.

4. Ahlâk şûrasında konumuz iktisat... Siyaseti konuştuk, eğitimi konuştuk. Yine ağır bir konu var gündemimizde. Yıllar önce Umumi İktisada Giriş isimli bir tercüme kitap okmuştum. Gaeton Pirou’ya ait bu kitap 1945’te İktisat Fakültesi yayını olarak çıkmıştı. O zaman genç bir akademisyen olan Turan Feyzioğlu tarafından çevrilmişti bu kitap. Bu kitaptan bir cümle zihnimde kalmış: “İktisat ne ahlâkidir, ne gayri ahlakî, sadece ahlâk dışıdır!”

Bu düşüncenin temelinde “iktisadî insan” kavramı olmalı. İnsan yalnızca iktisadî saiklerle, sebeplerle hareket eder... İnsan gerçekten sadece iktisadi saiklerle mi hareket eder? Bu soruya her zaman “evet” demek mümkün değildir.

İnsanı ilgilendiren her şeyin ahlâkın alanına girdiğini düşünenlerdeniz. Bu yönüyle iktisat da, siyaset de ahlâk açısından sorgulanabilir.

Rahatlık, konfor, lüks, para, iktidar… alışkanlık yapar. İçimizdeki sonsuz ahlâkiliği arkaplana atan da bunlardır. Bugün ahlâklı olmayı güçleştiren, ahlâksız olmayı kolaylaştıran çevre şartlarının baskısı altında yaşıyoruz. İrademizi sonsuzluğun iradesi ile birleştirmek ve öylece doğru olanı, ahlâkî olanı istemek ve yapmak…

Ülkemizde yaşanan problemlerin, her alanda ahlâkî kaygının fiilerimizden dışlanmasıyla ilgili olduğunu düşünüyoruz. En başta şahsî çıkarını toplumun, milletin önüne geçiren yaygın bir anlayışla karşı karşıyayız.

Milletin binlerce yıl içinden süzüp getirdiği ahlâk “negatif bir değerdir, pozitif ilimde yeri yoktur” diye dışlanırsa, sırf kanunlarla, polis zoruyla insan ve toplum ilişkileri sürdürülmeye çalışılırsa, sonuç bu olur.

Ahlâkilik, insanda bir aşkınlık meydana getirir. Gayri ahlâkilik ise, insanlık kaybıyla eşdeğerdir. Toplu yaşamak, ahlâkı zorunlu kılar. Hukuk sosyal zaruretlerden doğar, ahlâk ferdî vicdanlarda oluşur. Hukuk sosyal realiteyi düzenler, ahlâk ideali araştırır. Hukuk cezalandırır, ahlâk vicdanî sorumluluk yükler. Hukukun müeyyidesi maddidir, ahlâkın manevî. Hukuk kanunlara dayanır, teşkilatı vardır, ahlâkın yoktur. Ahlâk hukuktan kapsayıcıdır.

Ahlâk meselesinin kaynağında sorumluluk var. Ahlâk sistemleri, mesuliyeti umumiyetle fena hareketlerden kendimizi korumaya yarayan bir kuvvet olarak görüyorlar, oysa sorumluluk harekete geçirici kuvvettir.

İktisad ve ahlâkla ilgili üç gün konuşacağız. Bu sahanın değerli akademisyenlerinin, düşünürlerinin, uygulayıcılarının söyleyecekleri gerçekten önemli. Diyebiliriz ki, bu konularla ilgili Türkiye’nin birikimi burada. Beyin fırtınaları estirmek için her şey hazır.

Bu faaliyet ilk defa 20. Yüzyılımızın büyük düşünürü, büyük ahâkçısı Nureddin Topçu’nun duğumunun 100. Yıldönümü hatırasına düzenlenmişti. “Öğrenmek zekânın, yapmak ahlâkın işidir” diyen Nureddin Topçu Hoca, bütün hayatını ahlâk davasına adamış bir şahsiyetti. Ahlâk Nizamı, İsyan Ahlâkı onun kitaplarına verdiği isimler. Ders kitabı olarak “Ahlâk”ı da unutmayalım.

Topçu, sadece isminde ahlâk geçen kitaplarında bu konuyu esas almadı. Bütün kitapları bu çerçevede ele alınabilecek bir muhtevaya sahipti.

Gösterişsiz, nümayişsiz ve sessiz bir hayat yaşayan, ömrünü fikir kozasını örerek tamamlayan 20. yüzyılımızın büyük düşünürü Nureddin Topçu, kararlı tavrı; faydacılıktan, kalabalıklara oynamaktan, her hal ve kârda kazanmaktan, başarmaktan; yakın hedefleri ele geçirmekten kaçınan; hatta bunları kişilik zaafı olarak gören bir şahsiyetti…

Hareketlerinde ve yazdıklarında mübalağaya, “artistliğe” ve role yer vermeyen, sözlerine veya fikirlerine asla “dram” katmıyan bir şahsiyet… Büyüleyici tesir uyandırmaktan bilerek kaçınmıştı. Her zaman yalın, sade idi. Cezbedici olmuyor, cezbe göstermiyordu. Değil “teshir etmek”, büyülemek, “etkilemek” dahi onun sözlüğünde yer almıyordu. 

Kendi önemini anlatmayan nâdir insanlardan biri idi. “Bak bu söylediklerim, yazdıklarım çok mühimdir”, demeyen; yaptıklarının öneminden kendi ehemmiyetine, büyüklüğüne gönderme yapmayan bir şahsiyet. Önemi, değeri ancak erbabınca malûm…

Batıda yüksek seviyede felsefe tahsili yapmış bir genç düşünür, orada kazandığı bilgi ve fikir hamulesiyle insana, insanın içine, manevî hayatına yönelmenin gerektiğini ve aradığımız şeyleri kendimizde bulabileceğimizi söylüyor, “ben seni uzakta ararken, sen kendi evimde idin” diyordu.

Onun 1925’te Sebilürreşad’ın kapanmasından sonra Cumhuriyet tarihinin ilk fikri muhalefet dergisi olarak 1939’da yayınladığı Hareket dergisinin ilk sayısında ilk yazının başlığı “Rönesans Hareketleri” idi. Bu yazıda, Avrupa’nın bu asırda neden rönesans yapamayacağı şöyle izah ediliyordu:

“20. asrın milliyet Avrupasını yaşatıcı kuvvetlerin başında büyük sanayi bulunmaktadır ve büyük sanayiin 20. asırda kazandığı rakipsiz hâkimliği, zümre istibdadını hazırlayan, gayesi her şeyi tanımaktan ibaret olan 19. asrın idealsiz müsbet ilimciliği olmuştur. Müsbet ilim, ruhî ve ahlâkî kıymetlerle insanlık içinde bir rönesans yaratacak yerde Avrupa milletlerinin insanlığı gittikçe daha mükemmel ve teminatlı şekilde istismar edebilmeleri için arzın ham maddeleri üzerindeki sarsılmaz saltanatını temin etti.”

“En hakiki mürşit” olarak bağlanmamız emredilen “müsbet ilim”in rol ve fonksiyonu hakkında 1939’da söylenen bu aykırı sözlerden sonra, Topçu, Avrupa’nın başaramayacağı rönesansı, bizim yapabileceğimizi öne sürüyordu.

“Avrupa medeniyetinin içine girmiş olan ve Avrupa haritasının dışında bulunan bizim gibi bir millet, asrımızın rönesansını kendinden bekleyebilir. Bu rönesansı yapmamızı mümkün kılan en esaslı şart Avrupa haritası dışında, avrupalılık hırsına ve hodgâmlığına bürünmekten uzak kalmamızdır. Yaratılacak 

kıymetleri şu veya bu milletin tarihinden değil, hakikatin hazinesinden alabilmek hürriyetini kazanabiliriz.”

Yaşadığı dönemde Topcu'nun ahlâk merkezli düşüncesini küçümseyenler oldu. “İsyan Ahlâkı” kavramını ortaya atan bir şahsiyetin fikirlerinin basit bir örfe indirgenmiş pratik, faydacı "ahlâk"la alâkası olmadığı kolaylıkla anlaşılabilir.

"İçimizde bir ahlâkî örneğe neden lüzum var? Bugün insanlığın içinde bu ahlâk davasını dudak bükerek karşılayanlar çoğalıyor."

"Kurtulmak için kurtarıcı olmaktan başka yol yoktur."

"Ya kendiniz başkaları için yaşayacaksınız, ya başkalarını kendi yaşayışınız uğrunda kullanacaksınız. Birinci yolu seçmek için insanda kâlb lâzımdır. İkinci yol, hayatı koruma içgüdüsünün yarattığı, kalbe düşman zekânın yoludur."

"Bütün ahlâkî davranışlarımızın hedefi sonsuzluktur."

Bir Topcu okuyucusu fayda, haz, menfaat, muvaffakiyet, başarı kelimeleri ile alâkasını keser...Çünkü ahlâk ve insan onların ötesindedir.

Ahlâkı önemsizleştiren bir ülkede “hukuk”un herkese lâzım olduğu çok sık tekrarlanıyor; bir gün ona ihtiyacınız olabilir mânasına... Hukuku savunmanın güçlü bir zemini oluşturuluyor böylece.

Hukuk bir normlar sistemi. Arkaplanında kalın kalın mevzuat kitapları var. Hukuk sadece kanunlardan, yönetmeliklerden daha doğrusu yazılı metinlerden mi ibaret? Bu metinleri yorumlamak, tatbik etmek için ve 

karar oluşturmak için başka hiç bir şeye ihtiyaç duyulmaz mı? Bize âdil olmayı kanunlar, tüzükler, yönetmelikler emrettiği için mi âdil oluruz? Ya kanun koyucular âdil değilse, hukuk metinleri nasıl adaleti sağlayacak? Ya adalet kurumu mensuplarının adalet hissi yoksa?

Hayır, iyilik, merhamet, vazife... Sırf kanunlar, bizi biyolojik varlık olmanın ötesinde insan yapan ahlâk ilkelerinin tatbikcisi yapabilir mi?

Biz “ahlâk” kelimesini neredeyse sözlüklerimizden çıkardık, o kelimenin arkaplanından ötürü. Ahlâk eninde sonunda dine dayanıyor, namusu, mes’uliyeti, dürüstlüğü emrediyor diye. Yerine böyle bir arkaplanı olmadığını sandığımız “etik”i koyduk. Bir şey “etik” olabilir, ama “ahlâkî” olmayabilir mi? Sanki böyle olabilirmiş gibi düşündük.

Ahlâkın içselleştirilmesini, ahlâkîliğin öğrenilmesini sağlayan “terbiye” kelimesini de kovduk. Yerine “eğitim”i koyduk. Terbiye insanı eğip bükmez. İyiyi, doğruyu tanıtır, değer sahibi yapar. Eğitim ne yapar? Olup bitene bakıp cevabı siz verin!

“Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır”. Bu sadece kendine yapılan haksızlık karşısında susmak olarak anlaşılabilir mi? Ortada bir haksızlık varsa, bunun adresi önemli değildir. Gerçek bir haksızlık sözkonusuysa, hasım konumunda olanları da kuşatan bir tavır sözkonusu olmalıdır. Hak her şeyin üstündedir. Ötekine de adalet istemeyen, gerçekte adalet istemiyordur. 

Ahlâk herkese lâzım! “Kendine yapılmasını istemediğin şeyin başkasına yapılmasına müsaade etme!” Hiç olmazsa ahlâkın ilk derecesi olan bu şiar Türkiye’de yerleşmiş olsa idi, birçok meselemiz çözülürdü.

Bugün Hatay’da, Antakya’da bu medeniyetler beşiği şehirde, ahlâk ve iktisat konusunu konuşuyoruz. Her isim, her kelime kendi alanı ile ilgili isimleri ve kelimeleri çağrıştırır. Antakya’nın bu anlamda çok zengin çağrışımları var. Dinler tarihi ile ilgili çağrışımlarını zihnimizde tazelersek, inanç dünyamızın aydınlandığını görürüz. Tarihimiz açısından da güçlü çağrışımları olan bir şehir Antakya. 636 Yermuk savaşından sonra Antakya 

müslüman dünyanın bir parçası oldu. Üç asır sonra tekrar Doğu Roma’nın hakimiyetine geçti. Bir asır kadar süren Bizans hakimiyetini sona erdiren Anadolu Selçuklu devletini İznik merkezli olarak 1075’te tesis eden Kutalmış Oğlu Süleyman Şah’dı. İznik’ten hemen sonra bölgeye gelen Süleyman Şah, 1085’te kesin olarak Antakya’ya hâkim oldu. Süleyman Şah’da 9 asır önce güçlü bir vatan oluşturma iradesinin parladığını görüyoruz. Haçlı seferleri sırasında kaybedilen Antakya İslâm tarihindeki rolü Selahaddin kadar önemli olan Memlûk Sultanı Baybars tarafından tekrar kazanıldı.

Tabii son hatırlatmamız, bu toplantıyı aziz hatırasına ithaf ettiğimiz Sabahaddin Zaim Hocamızla ilgilidir. Sabahaddin Zaim hoca şahsen de tanıdığımız, muhabbet beslediğimiz, Mehmed Âkif, Mahir İz, Celâl Hoca Nureddin Topçu serisinden değerli bir şahsiyetti. Onun İslam iktisadı ile ilgili çalışmaları olduğunu da hatırlamalıyız. Türkiye’de başlangıç kabilinden bu çalışmaların bugüne yansımalarını bu toplantıda göreceğimizi umuyorum.

Ahlâk ve İktisat şûrası konusunu bir çok kişi ve kurum yöneticisi ile konuştuk, çok ilgi çekici bulundu. Hüseyin Aydın bey ilgi çekici bulmakla kalmadı, destek vererek bu faliyetin kuvveden file çıkmasının yolunu açtı, Ziraat Katılım Genel Müdürü Metin Özdemir beyin benimsedi. Örnek bir hemşehri kuruluşu olan HATİAB’ın desteğini de zikretmeliyiz. Bu vesile ile Hüseyin Aydın beye, Metin Özdemir beye ve HATİAB başkanı İbrahim Güder’e teşekkür ediyoruz. 

 

 

 

Bu haber toplam 691 defa okunmuştur
Etiketler:
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim