TYB Şeref Başkanı D.Mehmet Doğan´ın Açılış Konuşması

TYB Şeref Başkanı D.Mehmet Doğan´ın Açılış Konuşması
Türkiye Yazarlar Birliği’nin 16. Genel kurulunu yapıyoruz, kuruluşunun 32. yılındayız. Bu rakamlar TYB’nin dikkate alınması gereken bir geçmişi olduğunu bize hatırlatıyor. Bu geçmişinden olayları ve isimleri hatırlatıyor.
 

Türkiye Yazarlar Birliği’nin 16. Genel kurulunu yapıyoruz, kuruluşunun 32. yılındayız.

Bu rakamlar TYB’nin dikkate alınması gereken bir geçmişi olduğunu bize hatırlatıyor. Bu geçmişinden olayları ve isimleri hatırlatıyor.

Daha önceki genel kurullarımızın divan başkanlarından Mehmet Âkif İnan’ı hatırlıyoruz. Bu kıymetli büyüğümüzü rahmetle anıyoruz. Birliğimizin kurucularından, bütün kongrelerimizin müdavimi, TYB’nin her mânada destekçisi Erdem Bayazıt’ı hatırlıyoruz.

Bir önceki yönetimin genel sekreteri, çok yakın zamanda kaybettiğimiz melek tabiatlı değerli akradaşımız Rıfkı Kaymaz’ı hatırlıyoruz.

Elbette ebedi âleme intikal eden başka üyelerimiz de var, hepsini rahmetle yad ediyoruz.

Türkiye’de gönüllü kuruluşlarının oluşumunu güçleştiren, kuruluşundan sonra hayata kalmasını neredeyse imkansız hale getiren bir yapı var. Bu yapı son yıllarda biraz gevşemiş gibi görünüyor. Ama hukuki serbestlik, fikir hürriyetinde sağlanan rahatlık Türkiye Yazarlar Birliği gibi kültür kuruluşlarının sürekliliği konusunda yeterli olmuyor. Aynı zamanda ciddi maddi desteklere de ihtiyaç duyuluyor.

Türkiye Yazarlar Birliği 32 yıldır var ve ülkemizin kültür hayatında nâzım bir rol oynadığı alanı tanıyanların teslim edecekleri bir hak. Türkiye Yazarlar Birliği kültür hayatımıza neler kazandırdı, TYB’den önce olmayan ne gibi şeyler hayatımızda yer aldı, bunun ciddi bir araştırmasının yapılması gerekiyor. 32 yılda Türkiye’de yazarın tanımı değişti. TYB’den önce yazar, dinin dışında ve karşısında, manevi ve milli değerlerin âdeta düşmanı kişiler için kullanılan bir sıfattı. Yazar ülkesinin milletinin, değerlerine uzak bir figürken, bugün memleketinin değerleriyle yüklü bir şahsiyet oldu.

TYB’nin kültür hayatımızdaki düzenleyici rolü içi, sizlere dağıtılmış bulunan faaliyet raporunun son sayfası bir fikir verebilir. Burada TYB’nin kurumlaşması ve marka faaliyetleri ile bilgi bulabilirsiniz.

Türkiye Yazarlar Birliği kültür hayatımızda milletimizin dinamizmini temsil ediyor.

Elbette Türkiye’de kültür hayatının resmi nâzımı Kültür Bakanlığı’dır. Kültür bakanlığı halen, statik, hatta ölü batı kültürünün aktarmacısı rolünü sürdürüyor. Batı kültürünün büyük devlet bütçeli patronunun elbette paralel yürüyen bir batı kültürü aktarmacısı tüccar, sanayici, iş adamı destekçi grubu da var. Onlar da kendi inandıkları değerler çerçevesinde gördükleri batı kültürünü, batının ölü kültürünü yaşatmak için büyük meblağlar harcıyorlar.

Kültür bakanının Türkiye’nin öz kültürünü temsil eden Türkiye yazarlar Birliğinin hiçbir faaliyetine bugüne kadar katılması sözkonusu olmamıştır, genel kuruluna da zaten o bakanı beklemiyorduk. Dolayısıyla gelmemesi de bizim için sürpriz sayılmaz.

Türkiye’de 32 yıldır yazarın tanımı değişti. Sadece yazarın tanımı değişmedi, yeni bir tüccar, sanayici, işadamı kesimi de ortaya çıktı. Diyebiliriz ki bize mahsus bir burjuva sınıfı, dünya görüşü paralelliğimiz bulunan bu kesimin kültüre katkısının hiç mesabesinde olduğunu söylersek hilafı hakikat bir söz sarfetmiş olmayız.

Kültürsüz bir burjuvazinin asla sürekli olması mümkün değildir. Türkiye’nin batılı değerleri benimseyen tüccar ve sermayedar sınıfı kültüre cok ciddi destekler sağlıyor, bazı firmalar neredeyse yüz kişilik senfoni orkestraları besliyor. Tükiyenin sanayicileri, iş adamları Yazarlar Birliği ile paralel kuruluşları kültüre daha fazla dikkat etmek ve yatırım yapmak zorundadırlar; ekenomek geleceğimiz değilse de insani geleceğimiz buna bağlıdır.

Kültür derin siyasettir, uzun vadeli, geniş ufuklu siyasettir. Ne yazık ki, Türkiye’de siyaset hep ön planda tutuldu, kültür geri plana itildi. Tek siyaset gemisiyle donanma tamam olur sanıldı. Siyasete arkaplan oluşturan kültür zemini ihmal edildi. Bu yüzden, hayal kırıklıkları yaşanıyor, bu yüzden kolayca partiler kapanıyor.

Bugün Türkiye’de en âcil ihtiyaç adalet ihtiyacıdır. Bugün Türkiye gerçek bir adalat açlığı çekmektedir. Ekmek kadar, su kadar âcil bir ihtiyaçtır bu.

Adalet konusunda zihin karışıklığı medyana getirmek için önce kelimelerimizi değiştirdiler, binlerce yıllık “mahkeme”, yerine yargı deniliyor. Artık unutturulmuş olan “kaza” yerine de yargı deniliyor. Hatta “adalet” yerine, “adliye” yerine dahi yargı deniliyor. Yargı kelimesinin hiçbir şekilde bu üç kelimenin yerini tutması mümkün değildir.

Yargı muhakemeyi çağrıştırmıyor. O yüzden muhakemeye dayanmayan yargı kararları ortaya çıkıyor! Muhakameye dayanmayan yargı kararları ile asla adalet tesis edilemez.

Türkiye’de adaletin önündeki en büyük engel ideoloji.

Yüksek yargının yöneticileri, adli yıl açılışlarında, yıldönümlerinde konuşuyorlar. Onların konuşmalarından size bir adalet kokusu, hissi geliyor mu? Asla! Ama baştan sona ideoloji dayattıklarını çok açık olarak hissediyorsunuz.

Yargı türkiyede adaleti temin içen değil, ideolojiyi yaşatmak için kendini programlıyor. Aslında kendi açılarından haklilar, Türkiye’de ideoloji oligarşik bir yargı yapısı oluşturdu, 1960 darbesinden sonra bu anayasa ile tanzim edildi, 1980 darbesinden sonra tahkim edildi.

Kendi kendini seçen bir yüksek yargı oligarşisi meydana getirilmiştir. Türkiye’de bugün adaletin önünde en büyük engeli bu güya yargı kurumları teşkil etmektedir. Türkiye’de ideolojinin hükümleri, kanunların, anayasanın da üstünde tutuluyor. Bu anlayışın değişme sancılarını yaşıyoruz.

Yerleşik anlayış ergenekon mahkemesini yanlış buluyor.

Çünkü ideoloi uğruna yapılan eylemler suç sayılamaz! Mahkeme konusu olamaz. Çünkü ideoloji muhakemeye gelmez!

Yüksek yargı kurumları neden ideolojik tutumlarını sürdürmeye devam ediyorlar?

Çünkü ideoloji oligarşik yargı yapılanmasını oluşturdu.

Bütün yüksek yargı kurumları darbe mahsulü. 1960 darbesi millet hakimiyetini kısıtlamak için böyle bir kurumlaşmayı başlattı, 1989 darbesi tahkim etti. 28 Şubat hukuku iptal eden teamüllerini kabul edilir kıldı.

Yüksek yargı oligarşinin tunç kanununa göre oluşuyor: Kendin kendini seçiyor!

Hemen üstümüzdeki binada oturan komşumuz bir yüksek yargı kurumunun başkanı her ağızını açtığında yargı bağımsızlığından bahsediyor. Elbette hakkıdır! Bir iki bina ötesindeki üniformalı yüksek bürokratın kendi tayin ettiği savcı ve hâkimleri hiçe sayan konuşmasını ise tamamen duymazdan geliyor.

Türkiye’de fısıldanan şeyleri bile kâinatın dinlediği, duyduğu biliniyor. Buna rağmen HSYK’nın başkanı yüksek rütbeli üniformalı bürokratın sözlerini duymuyor. Duymazdan geliyor!

Eğer bu yüksek yargı mensupları yargı bağımsızlığının gerçekten âşığı iseler, o çok sevdikleri cübbelerini, o konuşmanın yapıldığı gün üniformalı bürokrasi kurumunun önüne bırakmaları gerekirdi.

Dürüstlük bunu gerektirirdi! Vakar, haysiyet bunu icab ettirdi. Tutarlılık buna mecbur ederdi!

Demek ki, dürüstlük göstermek zorunda hissetmiyorlar kendilerini! Vakarı önemsemiyorlar demek ki. Tutarlı görünmek gereğini bile duymuyorlar!

Yazarlar, sanatçılar her yerde ve her zaman muhalefete meyaldir. Yazar ve sanatçı muhalif karakterlidir. Fakat Türkiye’de muhalefet anayasa değişikliğini Anayasaya ve hatta kanunlara aykırı ilan ediyor. Değiştirilmesi düşünülen şey, değişikliğe aykırı!

Arkadaşlar sözün doğrusunu, türkçesini söyleyelim:

Bu siyaset değil, olsa olsa hamakattir!

Anayasaya veya kanuna uygun Anayasa değişikliği sözkonusu olabilir mi?

Türkiye’de muhalefet hürriyetlerin genişletilmesini istemiyor. Halbuki muhalefet her zaman daha fazla hürriyet ister.

Memurların toplu sözleşme hakkının tanınmasını istemiyor.

Darbecilerin yargılanmasını istemiyor.

Millet hakimiyeti prensibini hiçe sayıyor ve Meclis’in üstünlüğünü istemiyor.

Peki ne istiyor?

Çok açık: Oligarşik yapının devamını!

Bu toz duman ortamında, merhumn Turgut Özal’I hatırlamadan edemiyoruz. Merhum başbakanımız ve sonradan cumhurbaşkanımız, 1989 yılında, TYB’nin 6. Genel kurulunda, TCK’nın çok meşhur fikir hürriyetinin önündeki büyük engel üç maddesinin değiştirileceği müjdesini verdi. Ve bu değişklik kısa zamanda gerçekleştirildi.

Türkiye’nin hukuk meselesi kadar müzmin meselelerinden biri de milli eğitimidir. Milli eğitim de ideolojik çerçeveleri kıramıyor. İdeolojik yapılar kırılmadan yeni bir eğitim sistemi kurulamaz. 21. yüzlıda gençlerimiz ideolojik kalıplar içinde tutuluyor ve bu sistemle test manyağı olarak yetişiyor.

Kısa test metinlerini okumaya ve çoktan seçmeli çevap vermeye şartlanmış çocuklarımız doğru dürüst kitap okuyamıyor. Meramını sözlü veya yazılı ifade edemiyor.

Türkiye kitap okuma konusunda dünyanın en gerilerinde yer alıyor.

Yılda ondan fazla kitap okuyanımızın nüfusa oranı yüzde kaç?

Bu oran yüzde ile ifade edilemiyor.

Peki binde kaç?

Binde ile de ifada edilemiyor.

Ancak onbindelik rakamlarla Türkiye’nin kitap okuyucu oranı ifade edilebiliyor.

Bu utanç vericidir. Bu yüz karasıdır.

Tuhaflığa bakın, bu arada üniversitelerimiz yaygınlaşıyor. Bu aslında sevinç verici bir şey. Türkiye Cumhuriyeti bir, hadi birbuçuk üniversite ile 1950’ye kadar geldi. İlköğretime büyük ağırlık veren cumhuriyet yöneticileri üniversiteyi sadece seçkinlere mahsus bir alan olarak bıraktılar. 1950 yılında bütün yüksek öğretim talabelerin sayısı 10 bin civarında idi. İki yıllık yüksek okullar dahil. Her yıl iki bin kişi mezun oluyordu. 1950’den sonra, seksenden sonra yeni üniversiteler açıldı. Son yıl içinde Türkiye’nin bütün vilayet merkezlerinde üniversiteler açıldı, büyük şehirlerimizde de yeni üniversitelerin açıldığını biliyoruz.

Diyebiliriz ki, ugün Türkiye’nin yüzlerce üniversitesi var. Üniversitelerimiz yaygınlaşıyor, kitap okuyanımız azalıyor!

1950’lerin yüksek öğretim öğrencisi kadar, belki de daha fazla profesör var. Fakat 1950’lerdeki kadar kitap okuycusu yok. Bu size şaşırtcı gelmiyor mu?

Basılı kitap sayısında hatırı sayılıdr bir artış oluyor, her yıl 30 bin civarında kitap basılıyor, fakat dağıtım yapılamıyor.

Düşünün ki, bir akarsu, hayat vereceği alanlara ulaşmadan, çölde kaybolup gidiyor! Yeni yayınlanan kitaplrdan o alanın ilgilileri bile haberdar olamıyor.

Üzerinde durmak ihtiyacını hissetiğimiz bir konu da “dil”dir. Devlet dil hassasiyetini kaybetti. Bugün diyebiliriz ki, devlet metinleri, kanunlar, tüzükler, yönetmelikler ingilizceye ve latinceye teslim oluyor. Yakında devleti anlamak için latince sözlüklere ihtiyaç duyacağız.

Devletin dil hassasiyeti meselesi bize Dil Kurumu’nu hatırlatıyor. TDK1980’den beri devlettin bir organıdır. Geçenlerde “Dil Kurumunda türçe bilen kalmamış” diye bir yazı yazdım. Neden böyle bir yazı yazdım? Dil Kurumu’nun yayınladığı bazı kitaplardaki cümle hataları ilköğretimde dahi hoşögöremecek cinsten olduğu için. Bazı kitapların sunuşunda yer alan cümlelere bakarak Dil Kurumunda türkçe bilen kimse yok diyabiliriz. TDK başkanı beni aradı. “Açıklama göndereceğiz” dedi. Gönderdikleri açıklamaya özetleyerek yayınladım ve okuyculara sordum: “Buna bakarak dil kurumunda Türkçe bilen var diyebilir milyiz?”

Türk Dil Kurumu şu anda amiyane ifadesiyle bir avara kasnaktır. Hiç bir hususta atılımı yoktur, heyecanı yoktur. Meydana getirmesi gereken etkiyi yapmak için bir hamlesi mevcut değildir.

Kültürel alan insanımızın yetişmesi için en elzemdir. Zihnlerimizde derin izler bırakan şairler, yazarlar, fikir adamları yok mu? Düşünce silsilemiz bu şair ve yazarların fikirleriyle örülmüyor mu? Sıkıştığımız bir anda Mehmet Âkif’e, Necip Fazıl’a, Yahya Kemal’e, Nureddin Topçu’ya atıfta bulunmuyor muyuz? Bütün bu büyüklerimiz Türkiye’nin zor zamanlarında yatiştiler, eser verdiler, mücadele ettiyler ve bize yön gösterdiler.

Şimdi öyle şeyler önplanda ki, kültürel alan zayıflatıldı. Destekten yoksun bırakıldı. Elbette biz burada doğrudan hükümeti eleştirmek istemiyoruz. Fakat hükümetin bundan taha fazlasını hak ettiğini de düşünmeden edemiyoruz.

Konuşmam sizi biraz karamsarlığı sevk etmiş olabilir. Biraz karanlık bir manzara çizmiş gibi görünüyorum. Ama asla ümitsiz değiliz. Türkiye Yazarlar Birliği 1978’de, 32 yıl önce kurulduğunda hangi ölçüde ümide sahipsek, şu anda da aynı ümitler içindeyiz. Geleceğe alan ümidimizi hiçbir zaman kaybetmedik. O yüzden zaten Türkiye Yazarlar Birliği 32 yıldır ayakta ve vazifesini yapmaya çalıyor.

Biliyorsunuz biz, 16, 18 veya daha da fazla olduğu söyleniyor, devlet kurmakla öğünürüz. Evet bir kurucu iradeye çok güçlü olarak sahibiz. Yaşatıcı iradeye ise o kadar fazla sahip değiliz. Türkiye’de her yil binlerce dernek, vakf vesaire kuruluyor. Bunların birçoğu bir yıl bile yaşayamıyor.

Kurucu iradeyi, yaşatıcı iradeyle süreklileştirmek zorundayız. Biz Yazarlar Birliğin’de bunu yapmaya çalıştık. Elbette önemli işler yaptık ama bu önemli işlerin en önemli tarafı, sürekliliği idi. Bu çerevede bu yıl yaptığımız en önemli faaliyet Türkiye 1. Ahlâk Şurası’dır. Türkiye’nin bugün gerçek bir ahlâk buhranı içinde olmadığını hiç kimse söyleyemiyor. Muhalefeti de, iktidarı da, sağcısı da, solucusu da aksine bir düşünceye sahip değil.

Nureddin Topcu’nun doğumunun 100 yılı hatırasında İstanbul’da Türkiye 1. Ahlâk Şurası’nı topladık. 2 gün süren bu Şuraya ülkemizin konuyla ilgili çok değerli öğretim üyeleri katıldı. Sahadan gelen temsilcilerin de iştirakiyle Türkiye’nin ahlâk meselelerini ilk defa bu şurada görüştük.

Bu Ahlâk Şurasını İstanbul Ticaret Odası ile yaptık. Niyetimiz Ankara’da yapmaktı. Hükümetin ve bürokrasinin merkezinde böyle bir faaliyet düşünüyorduk. Sözümüzü burada söylemek istiyorduk. Peki neden Ankara’da yapmadık? Çünki Ankara’da destek bulamadık. İTO başkanı Murat bey böyle bir Şura’nın yapılması için bizi destekledi.

Ahlak Şurasını da süreklileştireceğiz. Bundan sonrakini Ankara’da mı yaparız, bunu bilemiyorum. Bize destek verecek başka bir şehrimizde yapmak durumunda kalabilirz. Biz başladığı işi yarım bırakmayan, onu süreklileştiren bir kuruluşuz.

Yazarlar Birliği’nin yeni yerini onarıp faaliyete geçirebilirsek -ki bunu yapamaya biliriz de- çünkü Türkiye’de bu konulara bigâne bir zümre var. Kimin kapısını çalsak, lâf çok, icraat yok!

Arkadaşlarıma lâtife yollu şöyle söylüyorum. sanayicilerimize, iş adamlarımıza gitsek desek ki, bir “yazarlar camisi” inşa edeceğiz. emin olun Türkiye’nin en büyük camisini birkaç yıl içinde yapacak kaynak temin edebiliriz. Fakat “arkadaşlar Yazarlar Birliği’nin faaliyetlerine destek verin, zihnimizi açan işler yapalım” desek kolayca sonuç alamayazı. Bizim değerli dostlarımız doğrudan cennete gitmek istiyor. Hemen makbuzu kesecekler ve cennete dahil olacaklar. Elbette caminin çok önemli bir fonksiyonu var. Hepimiz camiye muhtacız. Ama bilin ki bu camia Yazarlar Birliğine de muhtaçtır.

 

Bu haber toplam 285 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim