• İstanbul 25 °C
  • Ankara 24 °C

Ulemâ-Yı Benâm Son Mesnevîhan Emin Işık!

Mahmut BIYIKLI

Geçtiğimiz hafta Şişli Camii’nde kılınan cuma namazının ardından merhum ve mağfur Emin Işık Hoca’mızı ebediyete uğurladık.

İstanbul tarihî bir cenaze namazına daha şahitlik etti. Her meşrepten, her meslekten binlerce insan, son vazifelerini yapabilmek için âdeta Şişli’ye sel olup aktı.  Cenazede ayrı bir manevî atmosfer vardı. “Bana yazıklanmayın, bana 'elveda' demeyin, benim ölümüm tohumun toprağa düşmesi gibidir.” diyen Hz. Mevlâna’nın evlâdına yakışır bir vuslat rayihası vardı. Özellikle Zincirlikuyu Mezarlığına gelen herkesin içine yayılan eşsiz huzur, Hoca’nın hüsn-i hatimesinin işaretiydi sanki. Ahmet Özhan gibi kıymetli isimlerin okuduğu Kur’an-ı Kerim ve sonrasında Tuğrul Efendi, Hüseyin Efendi gibi irfan önderlerinin dualarıyla gönüller doldu taştı. 

İNSANA DOST

Bedenen aramızdan ayrılan çoğu insanın arkasından söylenen, “bıraktığı boşluk kolay doldurulamayacak” sözü Emin Işık için tam yerini bulan bir söz. İlim irfan dünyamızda iz bırakmış hangi isimle ilgili program yapmayı düşünsek ilk aklımıza rahmetli gelirdi. Çünkü ne kadar güzel insan varsa hepsiyle tanışmış, sayısız hatıralar biriktirmiş bir kıymetlimizdi. Celâl Hoca, Mahir İz, Nurettin Topçu, Yaman Dede, Fethi Gemuhluoğlu Kemal Edip Kürkçüoğlu, Midhat Beharî Beytur, Şeref Güzelyazıcı, Muhammed Hamidullah, Selçuk Eraydın ve daha nicelerinin yakınında bulunmuş, hepsine dost olmuştu. Her aradığımızda sıcak bir latifede bulunur, bizi rahatlatır, gayretlerimizden dolayı tebrik eder, yorgunluklarımızı alarak yüreklendirirdi. Takdir duygusunun Türk milletinin üstün vasıflarından biri olduğunu, son zamanlarda azalsa da tekrar yerleşeceğine inandığını söylerdi.

HARBÎ VE HASBÎ

İstanbul içinde ve İstanbul dışında yüzden fazla programımıza katılmasına rağmen hiçbir sefer dünyalık insanların sorduğu basit soruları bize yöneltmedi. Kitaplarımı da alacak mısınız demedi, kaç lira telif vereceksiniz demedi, salonda kaç kişi olacak demedi. Yeri geldi beş kişiye konuştu, yeri geldi beş bin kişiye hitap etti. Beş kişiye konuşurken de beş bin kişiye konuşurken de aynı aşk, aynı şevk, aynı neşe vardı.

Her programın aranan ismi olmasına, ilminin derinliğine, hayat tecrübesinin zenginliğine rağmen kendinde olanları, dünyalık biriktirmek için kullanmadı. Devleti Kuran İrade’nin yazarıydı, devleti yönetenlerin hocasıydı ama buna rağmen hiçbir şeyi menfaatine çevirmeyi düşünmedi, hep düz yürüdü, düz yaşadı, düzgün bir miras bıraktı.

Uzak şehirlere gittiğimizde nazlanmaz, kapris yapmaz, yemek seçmez, arabanın markasına takılmazdı. Biz hürmetimizi eksik etmemize rağmen aradaki sınırları ve yılları kaldırır, aynı dönemde liseyi okumuşuz gibi muhabbete başlar, bazen geçmiş âlimlerin çözemediği çetrefilli bir konuya muazzam bir yorum katar, bazen ilk defa anlatıyorum dediği bir hatırasını nakleder, bazen de meclisi kahkahaya boğan fıkralar anlatırdı. Binlerce yıl yaşasanız, binlerce şehre yolculuk yapsanız sizi yormayacak, yargılamayacak bir insan güzeliydi. Onun yanında sıkılmak, daralmak, darlanmak zaten mümkün değildi. Hem harbî, hem hasbîydi.

TASAVVUF MEDENİYETİ

Günümüzde sözü sohbeti dinlenen nadir insanlardandı. Sözü tesirli, sohbeti hikmetliydi. Hemen her sohbetinde tasavvuf medeniyetinin engin okyanusuna dalar, bize damlalar sunardı. Emin Hoca muhabbet meclislerinde gönül sultanı şahsiyetlerin eteğine yapışmanın bir nimet olduğunu, kitaplardan bilgi öğrenileceğini, fakat kitap okuyarak hâl sahibi olunamayacağını sürekli vurguladı.  İnsanı, hâl sahibi yapacak olanın, yine hâl sahibi başka bir insan olduğu gerçeğini hatırlatarak ulu kişilerin önünde diz kırmanın nefse hoş gelmese de insanı olgunlaştıracağını tatlı tatlı anlattı.  Onun için peygamberlere ve onların vârisi olan velilere, mutlak ihtiyaç olduğunu söylemekten çekinmedi. Tasavvuf karşıtı söylemleriyle zevksiz, ruhsuz bir İslâm anlayışını topluma sunanlara karşı söylenmesi gereken okkalı sözleri de bulunduğu meclisin atmosferine göre lisan-ı münasiple söylemekten imtina etmedi. Eğer dost ortamındaysa hak ettikleri küfürleri de sahiplerine gönderdi.

Dinin sadece kuru bilgi olmadığını, iyi bir hâlin tonlarca kuru bilgiden faydalı olduğunu tarihten misaller getirerek izah etti. Tıp fakültesi öğrencilerine birlikte sohbete gittiğimizde de konuyu bir veliye bende olmaya getirerek ‘Her meslek, o işin ustasından öğrenilir. Sadece tıp kitapları okuyarak, tabip olamazsınız. Çünkü işin bir de amelî (pratik) yönü var.” demişti gençlere. Sarılacak bir el, tutunacak bir pir eteği bulmalarını, modern hayatın kanattığı yaralarını saracak bir tabip aramalarını salık vermişti.

AHLÂK DAVASI

Hocanın en sevdiğim yanlarından biri birikimlerini paylaşmaktaki cömertliğiydi.  Programların bitiminde etrafını saran gençlere konuşmaya devam eder, bilindik partilerin, derneklerin rozetleri yakasında olan gençlere özellikle yönelir, “Türkiye’nin bir tane davası vardır, ahlâk davası. Başka bir davası yoktur. Bu ahlâk maalesef kitaplardan öğrenilmiyor, insanlardan öğreniliyor. Bin cilt kitap okumaktansa bir ahlâk sahibi insanla bir saat sohbet etmek daha verimli ve daha büyüktür.” derdi. Kendisi bu konuda talihlilerdendi. Emin Hoca son yüzyılımızın dev şahsiyetleriyle “güzel insanlar” olarak gördüğümüz yol büyükleriyle mânâ önderleriyle mütefekkirlerle üstatlarla tanışmak şerefine ermiş, Rabbimizin salih insan ikramından doya doya nasiplenmişti.

HERKESİ EVLİYA BİLMEK

Emin Hoca karıncaya bile ulu nazarla bakmasını bilenlerin sırrına vâkıftı. Muhabbet halkasında her renkten, her meşrepten insan olması, onun yaratılanı yaratanın hatırına sevmesinin işaretiydi. Kendisinden yaşça büyük olanlara da akranlarına da gençlere de, çocuklara da eşsiz bir muhabbetle yaklaşıp herkesin gönlüne girip saygılarını kazanmıştı. Bir seferinde elini öpmeye çalışan birinin elini Mevlevîlere has asaletle öpünce meclistekilerden birisi o kişinin bu kadar değere layık olmadığını ima etti. Emin Hoca kalın kaşları daha da ortaya çıkacak şekilde tebessüm edip Gemuhluoğlu’yla olan şu diyalogunu anlattı:

“Fethi Ağabey, ‘Eminciğim ben insanlara, büyüklerime bir evliyaymış gibi hürmet ederim.’ derdi. Elini öperdi. Yahu buna lüzum var mı dediğim zaman da ‘Eminciğim ben insanlara evliyaymış gibi hürmet ederim. Evliya ise zaten hakkıdır, Evliya değilse layık olsun pezevenk.’ derdi.”

SÖZ EFENDİSİ

Emin Hoca farklı bahçelerden gül toplamış bir büyüğümüzdü. Bu sebeple üzerinde gül kokusu eksik olmazdı. Gemuhluoğlu’nun gülü de Topçu’nun gülü de diğer bahçe sahibi büyük zatların gülleri de yakasında şık dururdu. Gül alıp gül satılan, gülden terazi kurulan, gülün gül ile tartıldığı, çarşı pazarın gül olduğu zamanları yaşamış bir gül ustasıydı. Mevlânâ Hazretlerinden Abdulaziz Bekkine Hazretlerine kadar uzanan farklı çağlarda yaşamış gönül medeniyetinin öncülerinden feyiz alan, aldıklarını günümüz insanına vermeyi hiç ihmal etmeyen bir aşk adamıydı. Mevlevî şeyhiydi. Görmesini bilene mânâ güzeliydi. Kendisinde olanı paylaşmakta cömertti. Almasını bile hâl aktarımcısıydı. Gitmesini bilene yol rehberiydi. Dinlemesini bilene söz efendisiydi. Son devrin abide şahsiyetleriyle olan yaşanmışlıklarının hiçbirine kıymet biçilemez ama ben Emin Hoca’yı tenha bulduğumda en çok Gemuhluoğlu ve Topçu’ya dair sorular sorar, hatıralarını dinlerdim. Uzun zaman Topçu’yu yazacağını söyledi. Ahir ömründe sözünü tutup Çağdaş Bir Derviş’in Dünyası ismiyle Dergâh Yayınları’ndan çıkardı. Nurettin Topçu’yu yeni nesillerin anlamasına adına hem eşsiz bir hizmet sunmuş oldu hem de hocasına vefasını göstermiş oldu. Erken göçen isimlerden Selçuk Eraydın, Mehmet Çavuşoğlu, Erol Güngör gibi isimlerden bahis açılınca da aydınlık yüzünü hüzün kaplardı. Bunun yanında bana mı öyle gelirdi bilmiyorum ama en çok Topçu ve Gemuhluoğlu’ndan bahis açılınca neşesi artardı. Farklı mizaçlardaki bu iki öncü şahsiyete dair henüz kitaplara girmemiş yaşanmışlıklarını paylaşırdı. Gemuhluoğlu’nun Topçu’ya bazı noktalarda eleştiri getirdiğini, özellikle hikâyelerinde din adamlarını yermesini kabullenmediğini belirtip “Zaten herkesin ezmeye çalıştığı bu insanları bizim de ezmemiz onları perişan etmektir, keşke yazmasaydı” dediğini söylemişti.

YERLİ VE MİLLÎ

Yerli ve millî bütün değerlerle barışık Müslüman Türk’ün asırlardır devam eden büyük kavgasında safını net çizenlerden biriydi. Türkiye’nin meselelerine karşı duyarlılığı, Türkçe’ye olan hassasiyeti her hocada ve her ilahiyatçıda bulamayacağımız derinlik ve nitelikteydi. TYB’nin kırkıncı yılı dolayısıyla kültürümüze hizmeti geçen kırk şahsiyete şükran beratı verdiğimiz vefa gecesinde yaptığı tarihî konuşmada şöyle demişti:

“Birçok faaliyet gösteriliyor ama hepsi sahipsiz. Dil konusunda çabalar var fakat dilin sahibi yok, sahip çıkanı yok. Bir hayli vakıf, dernek işte millî değerler, millî sanatlar, tarihimiz, kültürümüz üzerinde çaba gösteriyorlar ama bir tesiri yok. İlahiyat fakültelerimiz var ama dindarlık yok.’’

Bu haykırışı hükûmete “dile sahip çıkın” çağrısı yaparak bitirmişti. Duyuldu mu? Elbette duyulmadı. Ama kalbi Türkiye’yle atan her namuslu münevver gibi hakikati haykırma sorumluluğunu yerine getirdi.

Hoca’nın yerlilik anlayışına dair şu hatıramız manidardır. Beraber yaptığımız televizyon programında, kökü dışarıda, gözü Batı’da olan gruplara çatmış, bu topraklara has kokuyu duymadıkları için onlara kızarak “Kardeşim yerli olun. Hatta o kadar yerli olun ki mesela içecekseniz yerli rakı için. Bu kadar net konuşuyorum anlaşılsın diye” demişti. Tabii ki biz reklâm arası vermek zorunda kalmıştık ama hocanın sözü yönetmenin uyarısından önce milyonlara  çoktan ulaşmıştı. Niyetini samimiyetini bildiğimiz için tebessüm edip geçtik. Buna benzer misallerine alışkındık. Ama kaba softa ham yobaz bir takım çevreler bazı yorumlarını anlmadıkları için hoca aleyhinde konuşmalarını cenaze günü de sürdürdüler.

PROFESÖR OLMADI ARABA ALMADI

Emin Işık Hoca’nın, çağrıldığı televizyonlarda, katıldığı panellerdeki duyuru afişlerinde isminin önüne hemen profesör sıfatı eklenirdi. Hocaların hocasıydı. Nice profesörün önünde el bağladığı bir kişiydi ama profesör değildi. “Profesör olmakla değil adam olmakla büyük olunur.” derdi. 90’lı yıllarda ilahiyatta talebesi olan bir arkadaşım söylemişti: Talebeleri hocam ne zaman profesör olacaksınız diye sorduklarında İstanbul’a gelirken profesör olmamaya ve araba almamaya söz verdiğini, sözünde duracağını, profesör olmadan emekli olacağını söylermiş. Gerçekten de araba da almadı profesör de olmadı. Fakat profesörlük peşini bırakmadı. Misafir ettiğimiz programların birinde sunum yapan arkadaşımız profesör olarak takdim edince tebessüm etmiş, söze başlarken Mahmut Kemal İnal’a filan profesör ordinaryüs oldu sözlerine karşılık İnal’ın da “Beter olsun” dediğini nakletmişti. Kaderin cilvesi olsa gerek bazen kaçtıklarınız peşinizi bırakmaz, bazen arkasına koştuklarınız elinize geçmez. Hoca “profesör olmayacağım” dese de vefatını duyuran basın kuruluşları ve ajanslar onu profesör olarak okuyucuya sundu.

GÜZEL ŞAHİTLİK

Cenazede koluma giren bir yazar arkadaş geçen ay vakit namazını kılmak üzere geldiği Şişli Camii’nde Hoca’yı gördüğünü, elbiseleri paramparça yoldan geçen insanların korkudan uzak durduğu bir kişinin Emin Hoca’nın yanına gittiğini, Hoca’nın hemen o kişinin elini öpüp kucakladığını ve kucaklarken de cebine para sıkıştırdığını söyledi. Üniversiteye söyleşiye gittiğimde tanıştığımız bir genç de cenazede kendi talebi olmamasına rağmen Hoca’nın burs verdiğini, destek olduğunu anlattı. Herkesin güzel şahitliği vardı.

“Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz” sırrına uygun olarak güzel yaşadı güzel öldü. Hayattayken nasıl güzel yaşanacağını öğrettiği gibi ölürken de nasıl güzel ölüneceğini gösterdi. Ölümüyle de öğretmenlik, mürşitlik yaptı. Evlâd-ı Mevlânâ, Cuma bayramında, Kurban arefesinde, kutlu bir vakitte evvel giden ahbabına kavuştu.

Mezarlıkta muhterem isimlerin çoğunun cenaze namazını kıldıran merhumun namaz sonrası tok sesiyle yaptığı kısa ama sarsıcı konuşmalar aklıma geldi. Her seferinde “Bu musallada kendi yattığınızı düşünün, farz edin ki sizin cenaze namazınız kılınıyor” derdi. Bu sözlerle ağızların tadını bozan ölüme hazırlıklı olmayı, dünyaya kanmamayı, nesfin bitmeyen arzu ve isteklerine teslim olmayıp hırslara boyun eğmemeyi öğütlemiş olurdu. Ölümüyle de öğüdüne devam etti. Menzili mübarek, mekânı cennet makamı âli olsun.

Hafız Mesnevihan Işık Hoca’mızın bir gönül adamının son yolculuğunda ettiği duaya kendisini de katıp gönülden âmin diyerek yazımızı bitirelim: “Allah’ım seni sevenleri tanımak da seni tanımak kadar güzel. O seni severdi, seni sevenleri de severdi. Kendisine ihsan ettiğin akıl ve zekâyı hep senin yolunda harcadı. Sen de ona rahmetini ve cennetini esirgeme, nasip et.”

Âmin...

Mücerret.com

7694f203-50f5-4f1a-9eb5-6ef5a033ed20.jpge19d007a-6db0-4455-8e53-fc0ca9e7abe0.jpg42cbb8f3-790b-40dc-ba1d-352626a1b5ad.jpgd1694c43-354c-4c50-b4ff-f797e3960c90-(1).jpg

Bu yazı toplam 168 defa okunmuştur.
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim