• İstanbul 24 °C
  • Ankara 21 °C

Uyandırmakla memur bir irfan öncüsü: Safer Efendi

Mahmut BIYIKLI

Sultanahmet ezanlarının içimize işlediği, tramvay sesinin artık bizler için musikiye dönüşen gürültüsünün her beş dakikada bir duyulduğu güzel bir İstanbul akşamında, TYB İstanbul’un “İrfan Öncüleri” programında, muhterem Ömer Tuğrul İnançer misafirimiz oldu.

Sayısız programa katılmış birisi olarak farklı bir lezzet farklı bir tat aldığım, eşsiz bir muhabbete, doyumsuz bir sohbette şahitlik ettiğim bir akşam oldu. Nasibimize çok şey düştü. Algımız yettiğince almaya çalışsak da; okyanustan bir damla nasıl alınırsa, bir bakıma bizimki de öyle bir durumdu.

YOL ÖLMEZ

İrfan Öncüleri’nin sohbetlerinin özü her zaman muhabbet olmuştur. Çünkü irfanın da temeli edep ve muhabbettir. Anadolu’nun özü nedir diye sorulsa dilimizden tek kelime çıkar; irfan. İrfanı bu topraklardan çıkarırsanız kupkuru bir bakış, ruhsuz bir anlayış, IŞİD kafalı tiplerle Taliban tarzı bir yaşayış kalır. O sebeple irfanın yurdu Anadolu’dur ve Allah’ın izniyle kıyamete kadar da öyle olmaya devam edecektir. Bu özü zedelemeye, bu hassasiyeti bitirmeye yönelik bütün projeler de delik deşik olacaktır.

Bu vatanı mayalayanlar sağlam bir maya çalmışlardır. Yol olmuşlar, yol açmışlar, yolu dikenlerden temizlemek ve yolcuların sağ salim menzillerine varmaları için ömür tüketmişlerdir. Yol hakikat yolu olduğundan yola düşenler yolda pişmişler, yoldakilere yoldaş, yolbaşçılara kardeş olmuşlardır. Yolbaşçılar nöbet tutan erlerdir, erenlerdir. Nöbetleri bitince vazifeyi devredip emaneti teslim etmişlerdir. Yolcular gibi yolbaşçılar da fanidir ama yol daima bakidir. Zira baki olan bir dava için açılmıştır bütün yollar.

Tuğrul Efendi’nin de buyurduğu gibi; öncüler, kurum olarak hep vardır, kişi olarak hep değişirler. Onun için bizim tasavvuf geleneğimizde bugün pek kullanılmamakla birlikte mürşide “baba” demek yoktur. Çünkü baba ölür ve baba ölürse yetim kalınır. Ama yol ölmez. Kadirîlik yaklaşık dokuz yüz, Rufaîlik ve Halvetîlik altı yüz, Mevlevîlik ise neredeyse sekiz yüz sene devam ederken hep yolun yolcuları değişmiş ama yol devam etmiştir. Bize kalan kutlu miras, yola ihanet etmemek; yolbaşçıya sadık, yoldaşlara vefalı olmak gerekliliğidir.

Pirlerin hepsine, erenlerin cümlesine muhabbetimiz tamdır. Bizim gözümüzde hepsi güldür. Kokusu farklı, bağları başka olsa da güllerin gönüllerimizde müstesna bir yeri vardır. Nakşî, Kadirî, Cerrahî ya da Celvetî… Hiç ayırt etmeden hepsi bizim bağımız, hepsinin gülü bizim gülümüzdür. Çizgilerin, renklerin, üslupların farklılığı sadece zenginliktir. Dava aynı dava, sevda aynı sevda, rüya aynı rüyadır. Onlar geçmişten günümüze değin milletimize ufuk açmış, gönüllerine dokunmuş güzellik ordularıdır.

Millet olarak her bakımdan zengin bir coğrafyada yaşıyoruz. Başka güzele de güzelliğe de ihtiyacımız yok. Çünkü bu vatan bize nice güzeller sunmuş, güzellikler göstermiştir. Yunuslar, Mevlânalar, Hacı Bektaşlar bu toprağın güzeli olmuşlar, bize bitimsiz örneklikler sunmuşlardır. Onların misyonunu devam ettiren muhabbet erenleri son yüzyılımızda da vazifelerini hakkıyla yapmış, iyiliğin doğruluğun hâkim olması için mücadelelerini yürütmüşlerdir. İşte onlardan birisi de “Gönül Cerrahı Safer Dal Efendi”dir.

1-041.jpg
 

YIKIK GÖNÜLLERİ İMAR EDERLER

Büyükler her dönemde yıkık gönülleri imar etmişler, nice virane kafayı ihya etmişler, iyiye ve güzele yöneltmişlerdir. Cami hocalarının, müftülerin, vaizlerin yıllarca yapamadığını bir hikmetli söz, ferasetli bir bakışla hâlletmişler, gönüllere girip gönüller yapmışlardır. İnaçer’in şu hatırası gayet mânidar:

“Çok becerikli bir zattı Efendi’m Hazretleri. Bir gün dergâhtan çıktık, ‘Beni karşıya götür, ben de sizin mahalleye geleceğim.’ dedi. ‘Tabii efendim, hayhay…’ Fakirhanenin sokağının alt sokağında virane bir ev. Durduk. Viranenin kapısı bacası belli değil. ‘Ben bu evi aldım’ dedi. Anahtar falan yok. Kapıya bir omuz vurduk, yıkık dökük molozların üstünden içeriye girdik. Ama içeriye girip de karşıya baktığınız zaman Topkapı Sarayı, Sultanahmet, Ayasofya ve bu tarafta da Dolmabahçe Sarayı o kadar şahane bir manzara. Ama ev diye bir şey yok. Eskiden evmiş. ‘Ben burayı yaparım. İyi etmiş miyim?’ dedi. ‘Tabii iyi etmişsiniz efendim ama Hacı Anne burayı bu hâliyle görmesin.’ dedim. ‘Ben bir yapayım da gör.’ dedi. O virane evden nasıl bir ev çıktı; akıllar alacak iş değil.”

BANA ORDA ÖLMEYİ ÇOK MU GÖRÜYORSUNUZ?

Bütün Hakk dostları gibi Safer Efendi’nin de kalbi Kâbe’yle atar. Efendimiz’in aşkıyla Medine kelimesi bile heyecanlandırır. Rahatsızlığının son devresinde umreye gidilecektir. Rahatsızlığını bilen bütün sevenleri, kıyamayıp yola çıkma fikrinden vazgeçirmek ister.

Kimseyi kırmaz, herkesi dinler ve kendine has edasıyla “Bana orada ölmeyi çok mu görüyorsunuz?” der.

LATİFE LATİF GEREK

Allah dostlarının sohbeti, hâlleri, hareketleri, hayatları inceliklerle doludur. Sohbetlerinde zarafet, davranışlarında letafet vardır. Efendimiz nasıl latife yapmışsa onlar da o kararda latife yaparlar, aşırıya kaçmazlar, vakardan sapmazlar. Dostlarını rahatlatmak bazen de gönüllerini almak için naif latifelerde bulunurlar. Hepsi edep timsalidir.

Tuğrul Efendi’nin, bütün dinleyicilere tebessüm ettirirken aynı zamanda tefekkür ettiren hatırası, latif insanı anlamak adına gayet etkileyici geldi dinleyenlere.

“Amerika’ya gittiğimizde sabah namazdan sonra biraz daha yattık, kuşluk vakti kalktık. Kahvaltı filan ettik. O gün bir iş yok, toplantı yok, konferans yok, ayin yok. ‘Tuğrul, hadi kalk giyin, Çin Mahallesi’ne gidelim’ dedi. Çin Mahallesi’nde de birtakım antikalar var ve bir arkadaşımız bu işten anlıyor. Mesela tespihlik ağaç ya da mercan alıyor oradan. Efendi’m de böyle şeylere meraklı ama almasını sevmez. Ben de ciddi zannettim, kalktım giyinmeye doğru giderken ‘Dur dur! Gel buraya gel’ dedi. Çin Mahallesi’nden bir şey lazımsa Doğan’a söyleriz. ‘Yahu Hacı Anne’ni özledim de onun için…’ dedi. Hacı anne merhume Tatar’dı. Böyle de latif bir zattı.”

2-037.jpg

 

GENİŞ MÜKTESABAT

Tuğrul Efendi’nin Safer Efendi’nin müktesebatına dair anlattıkları, arif zatın irfanının yanında ilminin de büyüklüğünü bizlere göstermiş oldu.

“Nurhan Atasoy Hoca’nın yazdığı Derviş Çeyizi isimli kitap bugün tasavvufi kıyafetler hakkında en önemli kaynak… O kitabın beşte dördü Safer Efendi’m Hazretleri’nindir. Verdiği malumatlar, fotoğraflar vesaire… Hatta kendisi bazı kıyafetleri giyip o kitapta yayımlanmak üzere fotoğraf bile çektirmiştir. Arz ettiğim gibi o sembolizasyonda eğitim bilgileri çok önemlidir. Daha kullanılan ve daha önde olan bir hâl…”

TASAVVUF MUSİKİSİNE BÜYÜK HİZMET

Safer Efendi’nin dolayısıyla Cerrahî dervişlerinin en büyük hizmetleri tekke musikisine yaptıkları hizmetler olmuştur. Bugün bile tasavvufa düşman musikisine muarız sayısız insan var.

Sistemin geçmişte din alerjisinden kaynaklanan düşmanlık, bugün bazı sözde İslami kesimin içinden çıkan proje hocalar tarafından devam ettirilmektedir. Dinin sosyal hayattaki ağırlığını yok etmek isteyen seküler zihinler, yakın tarihimizde İstanbul Radyosu’nda “Sultanîyegâh” makamının anılması yasaklanmış Hacı Arif Bey’in meşhur şarkısı, “Arz edemem halimi sultanıma” değiştirilerek, “Arz edemem hâlimi cananıma” olarak söylenmiş ve aslından koparılmıştır.

Tuğrul Efendi, Safer Efendi’yle birlikte Ahmet Kuddusi Hazretleri’nin anma merasimine katılırlar. Salonda ilahiler okunur. Bakanlar, valiler, devletliler salonda hürmetle ilahileri dinleyince “Nerden nereye geldik. Biz bunları gayet alçak sesle üç beş arkadaş söylerdik. Şimdi valiler, bakanlar, mebuslar seyrediyor elhamdülillah” diye iç geçirirler. Safer Efendi, o zata “O günler bir daha geri gelmesin diye gençleri yetiştirmek lazım değil mi ağabey” deyince muhterem zatın, “Bizden geçti ama senin gözünden belli, sen yaparsın kardeşim” demesi boşuna değildir.

Bugün, tekke müziğinin repertuarının çoğu Safer Efendi’nindir. 6 bin civarında eserin notaya alınmasında emeği vardır. Kayıp olmamasını temin için meydan görmüş adamlardan veya bir şekilde kulak dolgunluğu olan yaşlı teyzelerden, kocaman Grundig makaralı teyp bir tek ile ilahi almak için köy köy mahalle mahalle dolaşır. Ev, dükkân, dergâh dışında fazla dolaşmayı sevmeyen birisi olmasına rağmen bu işi kutsal bir vazife olarak görür.

Safer Efendi tekke musikisinin hayatta kalmasının ve diri olmasının, o kültürün devam açısından hayati önem taşıdığını çok iyi bilir. Bu sebeple divanlardan bestelenmemiş şiirler seçer, üşenmez onları güzel inci gibi yazısıyla yazar, beste yapma kabiliyeti olduğunu gördüklerine “Şunlara bir bakın bakalım” diye dağıtır. Kuraklığın yaşandığı bir dönemde böyle yaparak sayısız eser kazandırır. Beste yaptırmakla kalmayıp kendi de yeni besteler yapar.


3-039.jpg

YÜREKLENDİREN YÜREK ADAMI

Gönül adamlarının en mümeyyiz vasfı, gönüllerine dayanan titrek gönüllere sığınak olmaları, onları sarıp sarmalarıdır. Kendilerine gelenlerin dertlerini çözmek için gecelerini gündüzlerini feda eder, kendi dertlerini akıllarına bile getirmezler. Onları sevdirmekle, yüreklendirmekle memurdurlar. Moral vermek ve motive etmek için cümlelerini daima olumlu kullanırlar. Ümit kırmazlar, aksine ümit olurlar. Onlar için kötü olmuş yoktur, iyi olacak inşallah vardır. Güzel olanın daha güzel olması için teşvik vardır. Lalettayin bir çalışmaya bile olmamış demezler. Şurasını şöyle yapsan da demezler, “Bunu yapan daha iyisini de yapar, çok güzel olmuş eline sağlık. Allah tesir halk etsin. Eğer canlıysa zaten okunur” gibi hep teşvik, hep güzellik, hep iyilik söyler.

ADAM DOĞURAN ADAMLAR

Arkadaş olduklarına en iyi arkadaş, derdine ortak olduklarının büyük dert ortağıdırlar. Güzel olan bütün sıfatlarda ve hep güzellikte zirvededirler. Dünyalarını değiştirseler de ölmezler, gönüllerde yaşamaya devam ederler. Sevenlerinden kopmazlar. Çünkü müminler ebedî ayrılmazlar. Dünyadayken sevdiklerini güzelliğinde toplayanlar, ahiret hayatında da, ebedî hayatta da bırakmazlar. Dervişlik bu saf sevgiyle, samimi gayretle mümkün olur. Böyle imanı olmayan da zaten derviş olmaz. Deymiş olur ama derviş olmaz.

Safer Efendi de bütün yol büyükleri gibi insan yetiştirmeye ömrünü adamıştır. İnsanın en büyük eseri yetiştirdiği insandır, düsturuyla uçurumdan nice kişiyi alıp düzlüğe çıkarmış, huzuru bulmasına vesile olmuştur. Elinden tutuğu gençler vatanlarına daha bağlı, ailelerine daha sadık, ümmetin meselelerine daha duyarlı olmuşlardır.

Tuğrul Efendi’nin anlattığı şu hatıra aslında her şeyi özetliyor:

“Bir mahallede cami imamı bir zat var. Muzaffer Efendi fötr şapka giyiyor. Laf söylüyor. Sonra onun mahallesinde hakikaten ipten, kazıktan kurtulma birkaç tane delikanlı camiye devam etmeye başlıyor. Ara sıra sabah namazına filan da gidiyorlar. Ve eski hâlleri kalmamış. İmam bir gün öğle namazından sonra ‘Oturun bakalım çay ikram edeceğim. Siz eskiden camiden alayla geçerdiniz, şimdi cami kuşu oldunuz. Ne bu?’ demiş. Sonra o imam evvela pastaneye gelmiş. Efendi’ye, ‘Hakkınızı helal edin.’ demiş. Efendi, ‘Hayırdır birader, ne oldu?’ deyince ‘Ben sizin hakkınızda farklı düşünüyordum; o herifleri camiye soktunuz ya evliya olduğunuza inandım’ demiş. Efendi’min sahaf dükkânında da aynı şeyi söylemiş: ‘Ben size laf söylüyordum, hakkınızı helal edin. Ama evliya olduğunuza inandım.’ Bu nevi yetiştirdiği kişilerle eserler öğrenilir.”

DERVİŞLERE HIRLAYANLAR

Mürşidi Kamiller insan yetiştiren bir eğitmen oldukları gibi aynı zamanda sosyal iyileştiricidirler. Fertle birlikte toplumu güzelleştirir sosyal hayatı bereketlendirirler. Tabii ki bu sosyal iyileştirme çabalarını sürdürürken iftiralara uğramış, gıybetlere maruz kalmış, imtihanlar yaşamışlardır. Bu hususta Muhterem Tuğrul Efendi şu hatırayı bizimle paylaştı:

“Eskiden tramvay Bebek’e kadardı biliyorsunuz. 1953’te İstanbul’un Fethi’nin 500’üncü yılı münasebetiyle Rumeli Hisarı Adnan Menderes tarafından tamir edilmeden ve sahil yolu yapılmadan Bebek’ten sonra bildiğin taşlık kayalık. Daha ileri gideceksen, hisarın üzerinden yukarı çıkıp Nafi Baba Tekkesi’nin oradan geçeceksin aşağıya. Rumeli Hisarı’nda da bir Cerrahi Tekkesi var. Fahreddin Efendi Hazretleri ara sıra oraya gidiyor. Öyle bir şey icap etmiş, nedense akşamüstüne kalmışlar. Bebek’e kadar gitmişler. Yanında da genç bir dervişi var. Tramvaydan sonra yürürlerken hava kararınca sokak köpekleri sarmış. Derviş biraz çekinmiş. Köpekler hırlayınca genç derviş korkunca Fahrettin Efendi Hazretleri tebessüm buyurmuşlar: ‘Ne korkuyorsun birader, derviş olduğumuzu anladılar hırlıyorlar’ demiş. Çünkü öyledir, derviş kısmına sofular ‘bunlar tahta tepiyorlar, dümbelek çalıyorlar’ diye hırlar; sefihler, ‘bunlar çok ibadet ediyor’ diye hırlar.”

MÜRŞİD HAVA GİBİDİR

Yol büyüklerinin derdi dağlar kadar olur. Büyük dağın dumanının büyük olduğu gibi onların imtihanı zor ve çetindir. Sadece münkirlerden değil çoğu zaman müridlerinden de muzdarip olurlar. Söz dinlemeyen, usul bilmeyen dervişlerin kahırlarını çeker, her şeye rağmen merhametle yaklaşıp ellerinden tutmaya devam ederler. Dertleri adam toplamak değil Yeter ki yolda kalsın yeter ki yılanlara, çıyanlara yem olmasındır. Bu bir insan ustalığıdır.

En mükemmel yaratılan insan bazen en zor anlaşılacak bir varlığa dönüşebilir. İşte bu insan ustaları fazlalıklarını atıp, iyi yanlarını geliştirip, eksik yanlarını tamamlayıp mükemmel bir insan eser ortaya koyarlar. Elbette bu da büyük emek ister. Tuğrul Efendi de bu minvalde mürşidine sorar: “Bu insanlara bu kadar emek veriyorum, bir şey algılamıyorlar mı acaba? Üzülmüyor musun? Safer Efendi, Sahaflar Çarşısı’nın Beyazıt kapısından içeri girerken çeşmenin başında durur ve “Hacı” der, “Mürşid hava gibidir, astımı olmayan mübarek teneffüs eder.”

TAŞ ATANA GÜL ATMAK

Yetmiş iki milleti bir bilmenin, bir karıncaya bile ulu nazarla bakmanın ihtişamını insanlığa onlar öğretmiştir.

İrfan Öncüleri aslında sadece mazlumlara değil zalimlere de yardımcı olmuşlardır. Burada “Zalime de mazluma da yardımcı olunuz.” hadis-i şerifini hatırlayabiliriz. “Zalime nasıl yardımcı oluruz?” diye sorulduğunda, “Zulmüne engel olarak” buyrulmuştur. Düşmanlarına bile beddua değil dua eden bu medeniyet mimarlarını ne kadar çok anlamaya ve dinlemeye ihtiyacımız olduğunu Tuğrul Efendi’nin sohbetinde iliklerimize kadar hissettik. Modern insanın tek dayanağı olan aklının asla alamayacağı, alsa da tartamayacağı derinliktir bu. İncinsen de incitmeyi öğütleyen ariflerin sadece öğütte kalmayıp bizzat nefislerinde tatbik ettiği bu öğreti, işte irfan öncülerinin bu coğrafyaya nakış nakış işlediği asil bir öğretidir.

Taş atana gül atmak, ışığını söndürmeye çalışanlara ışık olmak kahramanlığı, bu dev şahsiyetlerin gündelik hayat içerisinde sıradan küçük bir ayrıntıdır. Çünkü gösteriş için değil bilakis ıslah üzerine kurulu bu muazzam ahlak anlayışını, elbette çağımızın terazileri tartamaz, seküler ve selefi kafalar anlayamaz.

BİZ UYANDIRMAYA MEMURUZ

“Her kim bana taş atarsa güller nizar olsun ana/ Çerağıma püf diyenin Hakk yandırsın çerağını” diyen er kişileri uzak geçmişte yaşanmış bitmiş olarak görüp sorumluluk üstlenmek de nefsin bir oyunudur. Zira bu yazıda yüzyıllar önce yaşamış, dağ başına tekkesini kurmuş münzevi bir hayat süren dervişten bahsetmiyoruz. Bu çağda, bizimle şehrin merkezinde kirlenmeden ve kirletmeden, aksine yıkarak ve arındırarak örneklik sergilemiş bir yiğitten bahsediyoruz. Soyut sorumsuzluğumuza bahane üreten nefisimizin reddedemeyeceği somut sorumluğumuza vazife çıkaracak bir hayattan bahsediyoruz.

“Biz söndürmeye memur değiliz, uyandırmaya memuruz.” diyen bir mürşid-i kâmil Safer Efendi. Bakınız Tuğrul Efendi ne anlattı:

“‘Efendi’ciğim yarın öğle namazından sonra gelin de Tosun’a gidelim.’ Tosun Baba geldiği zaman Kanlıca’da oturuyor. Haber verdik, geleceğiz diye. Tosun Baba rahmetlinin de aklında tam kalmamış, ‘Bugün Efendi’nin doğum günü değil mi?’ dedi. ‘Evet, bugün doğum günü’ dedim. Allah rahmet eylesin çaylar kahveler filan. 20 Ağustos günü hava iyice kararmaya yakın pasta geldi, hanımı Cemile Hanım üstüne birkaç tane mum filan koymuş. Tosun Baba mumları yaktı, ortaya koydu. ‘Buyurun efendim’ dedi. Cümleye bakın. ‘Biz söndürmekle memur değiliz, uyandırmakla memuruz.’ Mumlara üflemedi. Sonra bana ‘Dinlendir’ dedi. Dinlendirdik.”

6-010.jpg
 

İZ BIRAKANLARIN İZİNDE

Tuğrul Efendi’nin şefaate getirdiği yorum da çok önemliydi. Şefaati bu nevi büyük zevat-ı kiramı iyi tanıyıp kendine örnek alarak dünyadaki davranış biçimini düzeltmek olarak anlamak gerektiğini belirterek “Ben Efendi’mi çok sevdim” diyerek bizi de bu asil sevgiye şahit tuttu. Safer Efendiyi dinlemek bile içimizi ışıttı. Gönlümüz aydınlandı. Adının anılması içimize bu kadar huzur yayıyorsa, yıllarını bu büyük aşk ırmağının yanında geçiren Tuğrul Efendi’nin Ben Efendimi çok sevdim sözünün kudretini daha iyi anlamamız için önemli bir işarettir.

Söyledik yine söyleyelim. Bu topraklardan Mevlâna’yı, Yunus’u, Hacı Bayram Veli’yi, Hacı Bektaş’ı çıkarırsanız, bu memleketi neşesiz, neşvesiz, yaşanmaz kurak çöle çevirirsiniz. Çünkü bu hakikat önderleri her dönemin bağnaz kafalılarına karşı durmuşlar; akl-ı selim, kalb-i selim, zevk-i selimle hareket ederek içinden çıktıkları topluma incelikli bir hayat tarzı sunmuşlardır. “İrfan öncüleri” milletimizin gönlüne yurt kurmuş, daima iyiliği, doğruluğu, güzelliği öğütlemişlerdir. Bulundukları mahalleyi, yaşadıkları şehri tesiri yüksek sözlerle, gönüllere dokunan sohbetlerle imar etmişlerdir. Çağın imha edici silahlarına karşı insanı merkeze alan, insanı ötelemeyip aksine önemseyen ve önceleyen bir usul geliştirerek şifa olmuşlar, ufuk açmışlardır. Bugün modernist ilahiyatçıların, selefilerin, proje kafaların bulandırmaya çalıştıkları zihinleri onlar irfani bir metotla orta yola çekmeye devam etmektedirler.

Geleneğe saldıranlar, aslında bu toprakların özüne saldırmakta, hizmet sattıkları odaklara borçlarını ödemeye çalışmaktadır. Bugün kuru gürültüyle gündem olmayı başaran fıtrat düşmanları, yarına kalmadan unutulup gideceklerdir. Oysaki sırat-ı müstakimi gözeten gönül erleri, aziz milletimizin kalbinde derin sevgiyle, sarsılmaz saygıyla ebedîyen yaşamaya devam edecektir.

Bu vesileyle Merhum Safer Efendi’yi hasretle ve muhabbetle anıyor, Muhterem Tuğrul İnançer Efendi’ye de uzun ömürler diliyorum.

 

mucerret.com

Bu yazı toplam 189 defa okunmuştur.
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim