• İstanbul 17 °C
  • Ankara 16 °C

Yavuz Bahadıroğlu: “Yazmasan ölür müsün?”

Yavuz Bahadıroğlu: “Yazmasan ölür müsün?”
Yirmili yaşlarda iken kendimi “şair” sanırdım. Bir gün yazdıklarımı gerçek bir şaire götürdüm. Koca bir kâğıt tomarını eline tutuşturdum. Evirdi-çevirdi, baktı, okudu ve geri uzattı: “Yazmasan ölür müsün?” diye sordu.
“Yoo” dedim, şaşkın-şapıldak…
 
“O zaman yazma” dedi, “oku!”
 
Ve ilk âyetin neden “Oku” olduğunu anlattı. Okumanın sadece şiir yahut kitap okumakla sınırlı olmadığını, hayatı okumak olduğunu, okumaktan kavramaya, kavramaktan idrak etmeye, ondan sonra da yaşamaya geçildiğini çok sonra anladım.
 
Hâlbuki o gün şairin benden korktuğunu, korktuğu için de yetişmemi istemediğini düşünmüştüm. Zavallı ben!
 
Geçmişte çektiklerimi unutmadığım için, genç yazarlara mümkün mertebe “el verme”ye çalışırım. Bu şekilde edebiyat dünyamıza kazandırdığım yazarlar olmuştur. Tabii yazdıklarını okumak için harcadığım zamana acıdığım da olur…
 
Zaman zaman yazma hevesli gençlerle karşılaşırım. Romanlarından, şiirlerinden, hikâyelerinden bahseder, kimsenin ellerinden tutmadığından, yol vermediğinden yakınırlar.
 
Bunlardan biri geçenlerde ziyaretime geldi. On civarında dosyayı masama bırakırken: “Romanlarım” dedi, “ama hepsi bu kadar değil,yirmi romanım var, kimse elimden tutmadığı için yayınlatamıyorum.”
 
Resmen, “Elimden tut, yazdıklarımı yayınlat” diyordu. Öteden beri gençlere kıyamam. Çünkü vaktiyle ben de az yayınevi dolaşmadım. Kimisi kaybetti dosyamı, kimisi okuma tenezzülünde bile bulunmadı, kimisi ise beni kabul dahi etmedi. 
 
Karşımdaki delikanlı henüz on dokuzunda idi. Bir yaşında yazmaya başlasa, her yıla bir kitap düşer…
 
Yazmaya başlayabilmesi için en az on beş yaşında olması gerektiğine göre, her yıl beş roman yazmış demektir ki, bu “vehbî” ilimlere mazhar olanlarda bile görülebilen bir hız değil.
 
İlkokuldan sonra okumamış. İlhamen yazıyormuş. Özel bir “yetenek”miş. Bir kitabını bastırırsam, görecekmişim. Roman filan da okumazmış, sadece yazarmış. Çünkü “Allah vergisi” bir kabiliyeti varmış.
 
Şöyle bir karıştırdım onun “roman” dediği dosyaları, ne giriş var, ne cümle var, ne tasvir var, ne diyalog: Çalakalem karalamalar…
 
Ben dosyalarda dolaşırken, o beni çok sevdiğini, çok takdir ettiğini anlatıyordu. Teşekkür ettim ve ne iş yaptığını sordum. Ayakkabıcı kalfasıymış. Aklıma meşhur Fransız şair Voltaire’le (1694-1778) şair olma heveslisi ayakkabıcı komşusu geldi. 
Bu haber toplam 111 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim