Yunus'un çığlığı gibi şehre varmadıkça..

Yunus'un çığlığı gibi şehre varmadıkça..
Müslümanlara yönelik dehşetengiz bilanço, Yunus’un çığlığı gibi bir feryatla şehre varmadıkça da sürecek gibi görünüyor. Sadık Yalsızuçanlar yazdı..

Kastım budur şehre varam/ Feryad u figan koparam’(*) Yunus Emre’nin bu dizesini ne zaman hatırlasam, Nietzsche’nin pazar yerinde bağırarak dolaşan Meczub’u gelir aklıma. Ne diyordu Meczup? Tanrı’yı öldürdünüz! Çürüttünüz. İçiniz çürüdü… Meczub’u hatırlayınca da, Moğol istilasının cehenneme çevirdiği Anadolu’da, ‘çok aradım bulamadım şöyle garip bencileyin’ diyerek dolaşan Yunus gelir.

Tanpınar, ‘Yunus’un hanedanı kendisiyle başlar’ der.

Bu, Heidegger’in Kıryolu’nu anımsatıyor.

Yunus yol açıcı bir şair.

Bilgelerin, şairlerin ve meczupların ruhları kardeştir.

Zulümle sancıyan bir iklime göktaşı gibi düşerler, içindeki şehre varırlar, içte olup biten dışa da yansıdığından en umutsuz anda muazzam bir umut belirir, onların dilinden dalga dalga yayılır, toplumun vicdanını hareketlendirir. Şiirsel bilincin böylesi diriltici bir soluğu vardır.

Türkiye’nin içinden geçtiği sancılı süreç, Yunus’un diyâr-ı Rum’u kara bir dalga gibi saran Moğol istilalarının ürettiği ortama benziyor. Türkiye özgürleşmeye çalıştıkça ve bu yönde mesafe aldıkça hasımları artıyor. Postkonvansiyonel bir savaş olanca hızıyla sürüyor. Daha inceden hazırlanmış planlar devreye sokuluyor. Bu kaotik ortamda Yunus’un o diriltici soluğuna ne denli ihtiyaç duyduğumuz yeterince açık değil mi?

Zulümden rahmet çıkıyor, celalden cemal

Tanpınar’a kulak verelim: “Moğol istilasının kan ve ateş çağında, o bitmez tükenmez ıztırap, ölüm, hastalık, açlık ve ümitsizlik cehenneminde yaşayan insanlar bu sevgiye, tahammülü imkansız realitenin ötesinde açılan bu geniş ve rahmani ümit kapısına ekmek ve su kadar, rahat yastık ve uyku kadar muhtaçtılar.”

Tanpınar bununla yetinmiyor, Osmanlı’nın kuruluşunda da Yunus izleri buluyor.

Doğrudur, coğrafyayı altüst eden, gündelik yaşamı bile zehirleyen o istila yani celal sürecinde dört cemâl belirir: Biri, Mağrip’ten gelen ve Şeyh-i Ekber (en büyük şeyh) olarak ünlenen Muhyiddin Arabi. Biri, Nişabur (Horasan)’dan hareketlenerek o zamanki adıyla Sulucakarahöyük’e (bugünkü Hacı Bektaş ilçesi) bir turna gibi konan Hacı Bektaş-ı Veli. Biri ise, bugün acılı bir coğrafyanın, Afganistan’ın virâneye dönmüş bir yerinden, Belh’ten kalkarak yine Horasan üzerinden Konya’ya (ilkin karaman’a, Larende’ye) yetişen Hz. Mevlana. Son olarak, Sivrihisar’ın Sarıköy’ünden pür bir köylü derviş, Yunus Emre…

Devamı: https://www.dunyabizim.com/mercek-alti/yunus-un-cigligi-gibi-sehre-varmadikca-h17555.html

Bu haber toplam 232 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim