• İstanbul 27 °C
  • Ankara 22 °C

Yurdal Kılıçer ile Mavi Marmara ve Charlie Hebdo

Yurdal Kılıçer ile Mavi Marmara ve Charlie Hebdo
Türkiye’nin en çok konuşulan gündemlerinden olan Mavi Marmara ve Charlie Hebdo davalarını davaların avukatlarından Yurdal Kılıçer ile konuştuk:RÖPORTAJ: FATMA GÜLŞEN KOÇAK

Mavi Marmara Davası’nda gelinen süreci ve alınan kararı nasıl yorumluyorsunuz?

Mavi Marmara bize göre ümmetin ve insanlığın vicdanıdır. Çünkü Mavi Marmara insanlığın yükünü taşıyıp insanlığın vicdanı ve ruhunu taşıyıp onu zulüm altında yaşayan Müslümanlara Filistinlilere götürme misyonu vardı. Bu geminin içerisinde Yahudiler, Hristiyanlar, Ateistler yani ortak paydaları insan ve vicdan olan insanlar toplanmıştı. Ama katiller uluslararası sularda, uluslararası hukuka göre Türk toprağı diye kabul edilen bir gemiye savaş ve özel birliklerle operasyon yapıp, ellerinde çakı bile olmayan bu insanlara karşı özel birliklerle kurşunlar sıktılar. Onu aşkın şehit, onlarca yaralı gazimiz var. Dolayısıyla bu anlamda bu davanın bir insani boyutu var. Bunu hiç kimse ve hiçbir mahkeme düşüremez. Ama bir de hukuki boyutu var. Bu dün itibariyle ilk perdesi bitti. Malum, İsrail-Türkiye anlaşması gerekçe gösterilerek mahkeme heyeti tarafından davanın düşürülmesine karar verildi. Bunun temyiz veya istinaf mahkemesinde itiraz vesaire hukuki yolları var. Bunlar devam edecek, bir sonuç çıkar, çıkmaz o konuda bir şey söylemek çok mümkün değil. Avukat arkadaşlar ve bu davanın takipçisi olan İHH başta olmak üzere sivil toplum örgütleri ve gönüldaşlar, o Mavi Marmara’da gazi olan arkadaşlar bu mücadeleyi elbette sonuna kadar devam ettirecekler.

Peki, bundan sonraki süreç nasıl olur?

Savcı Türkiye-İsrail arasındaki anlaşmayı gerekçe göstererek düşürülmesini istedi. O arada bizi, yani davanın avukatları ve davada gazileri ve şehit yakınlarını konuşturmadı. Dolayısıyla yargının hukuki boyutunun ortadan kalktığını görerek biz karar açıklanmadan cübbelerimizi bırakıp salondan çıktık. Bizden sonra karar, muhtemelen baro tarafından tayin edilen sanıkların müdafilerine ve duvarlara karşı okunmuş ve düşme kararı verilmiş. Yeni çıkan kanuna göre buna istinaf mahkemelerinde itiraz edilecek ve ondan sonra da şu süreçte, tabi ki mağdur müştekilerin takdiridir, eğer istinaf mahkemelerinde de itiraz kabul olmazsa Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine gidip gitmemek o mağdur müştekilerin vereceği karara bağlı olarak şekillenecektir.

Şehit ailelerinin karara karşı tutumu nasıl oldu?

Karı-koca Mavi Marmara gemisine binip kocası şehit olmuş ve kendisi gazi olmuş bir bayanın sözünü aktarayım. Heyete dönerek “15 Temmuzda bu tankların önünde biz durmasaydık, bugün o kürsüde olamayacaktınız” dedi. Evet, o insanlar Mavi Marmara gemisine de bindi, 15 Temmuzda tankların önüne de çıktı. Başka bir örnek vereyim. Galiba bir polis amiri polisten oradaki kalabalığa müdahale etmesini istemiş. Oradaki polislerden birinin ağlamaklı bir ses tonuyla “amirim, 15 Temmuzda bunlar olmasaydı biz bugün burada olmazdık” dediğini arkadaşlar duymuş. Dolayısıyla böyle sahneler yaşadık. Bir isyan vardı. Çünkü insanlar sadece insan olma bilinciyle hareket ettiler. Karşı taraf katilcesine özel birliklerle ve savaş helikopterleriyle gemiye inip direk hedef göstererek, kasten kurşunlarla öldürdüler, katlettiler, şehit ettiler. Kadın çoluk çocuk bakmadan kurşunlar sıkıldı. Furkan Doğan genç yaşta şehit oldu. Bana göre affetmek sadece mağdurların ya da mağdur yakınlarının elindedir. Özellikle ölümle sonuçlanan bir suçta af hakkının hem hukuken hem de insani olarak sadece mağdurların ve mağdur yakınlarının hakkı olduğunu düşünüyorum. Bu şekilde mağdur yakınlarına sorulmadan, onların rızası alınmadan bu davanın düşürülmesi kamu vicdanını rahatsız etmiştir.

 Devlet İsrail ile niçin anlaşmak zorunda kaldı? Ayrıca Devletin dengeler adına hareket etmesi reel politiki gözetmesi devletin doğası gereği normal değil mi?

Devletin kendi uluslararası menfaatleri, konjonktürü vardır, reel politiği vardır. Bazen yapmak istemediğini yapmak durumunda kalabilir. Bu ayrı bir şeydir ve bunu eleştirebiliriz, sözlerimiz olabilir. Ama bir devlet kararıdır. Bu noktada da müdahil olabilme şansımız belli bir yere kadardır. Bu ayrı bir şeydir. Ben başta Cumhurbaşkanımız olmak üzere bu anlaşmaya hiç kimsenin kalbi mutmain ve gönül rahatlığıyla imza attığını düşünmüyorum. Buna inanmak istemiyorum. Coğrafyanın ve ülkemizin yaşadığı süreç itibariyle, devletin ali menfaatleri belki böyle gerektirmiş olabilir. Bu ayrı bir şeydir. Ama mağdurların acısı insani bir şeydir. Bu daha ayrı bir şeydir. Bunun ikisini ayırmak gerekiyor. Biz olayın elbette gerekçeyle ve hangi ali menfaatlerle bu anlaşmaya imza attığını bilmiyoruz. Bilmediğimiz için de biz olayın insani ve vicdani tarafında duruyoruz. Dolayısıyla mağdurların ve müştekilerin acılarının ve onlara adalet duygusu verecek tarafta duruyoruz. Durmamız gereken duruşta muhtemelen böyle bir şeydir. Bu anlamda da anlaşmanın imzalanmasının “bir zaruret” olarak imzalandığını düşünüyorum ve inanıyorum ve böyle düşünmek ve inanmak istiyorum.

 

 Charlie Hebdo karikatürlerini Cumhuriyet gazetesi niye destekledi? Bu tür karikatürleri niye destekliyor?

Cumhuriyet gazetesinin misyonu ve ne yapmak istediği ile ilgili malumun ilanına çok fazla gerek yok. Özellikle bu süreci şimdilerde daha iyi anlıyoruz. O dönemde neden böyle bir şey yaptığını anlıyoruz. Can Dündar’ın 15 Temmuz vakasından sonra açığa çıkan Cumhuriyet’e karşı FETÖ’nün ele geçirme operasyonu açığa çıktığında esasen tüm bunları neden yaptığını da daha iyi anlamış oluyoruz.

 O karikatürler Fransa’da yayınlanan karikatürlerdir. Ama Türkiye’de bunun yayınlanmış olması, Cumhuriyet gazetesinde aynı gün iki tane gazetecinin köşesinde ikisinde birden yer almış olması 15 Temmuza gidilen süreçte bir sosyal hazırlık, bir adım gibi olduğunu şuan itibari ile düşünüyorum.

Davada gelinen süreç nedir?

Davada, Ceyda Karan ve Hikmet Çetinkaya hakkında karar verildi. İkişer yıl ceza verildi. Temyiz şu anda Ankara’da, onlar da temyiz etti biz de temyiz ettik. Biz daha fazla alması gerektiği yolunda temyiz ettik, onlar suç oluşmadığı düşünce ve fikir özgürlüğü anlamında değerlendirilmesi gerektiğini dolayısıyla suçun oluşmaması nedeniyle beraat etmesi gerektiği noktasında temyiz ettiler.

Ceyda Karan’ın ve Hikmet Çetinkaya’nın savunması nedir?

Ceyda Karan’ın savunması biraz net konuşmak gerekirse, Ceyda Karan Hikmet Çetinkaya’ya göre kendi inanç ve düşüncesi anlamında daha dik bir savunma yaptı. Dedi ki “Ben Müslüman değilim. Dolayısıyla beni bu Müslüman olanların kutsalları benim kutsalım olmadığı için bu anlamda yargılayamazsınız” dedi. “İslam’ın Peygamberinin çizimini veya karikatürize edilmesinin bana göre her hangi bir olumsuz yanı yok”. Bu anlamda bir savunma yaptı. Hikmet Çetinkaya ise aynı gazetede ve aynı gün aynı karikatürü yayınlamış olmasına rağmen orada karikatürize edilen portrenin Resulullah olduğunu bilmediğini söyledi. Ama Ceyda Karan “Bunu biliyordum, bilerek yaptım. Ama suç olduğunu düşünmüyorum” dedi.

İslami değerlere saldırılar yaparak batı ne yapmak istiyor?

Soğuk savaş sonrası gerek Fukuyama’nın gerek Huntington’un tezlerinde yeni düşman olarak İslam ve Müslümanlar var. Dolayısıyla bu düşman algısını beslemek için de bu tür şeyleri o anlamda batının yeni paradigmasının bir gereği olarak düşünmek gerekir. Onlar için düşman algısı bu şekilde elinde silahlı İŞİD, El Kaide, Taliban gibi İslam’ı ve Müslümanları bu şekilde göstererek o düşman algısını dünya kamuoyuna yerleştirmek istiyorlar. Bu soğuk savaş sonrası batı dünyasının yeni paradigmasının bir gereğidir.

Peki, batının İslam düşmanlığına Türkiye’den destekçi bulmasını nasıl yorumluyorsunuz?

Benim son dönemde çok sık kullandığım bir şey var. “Bu milletin haini de kahramanı da bitmez” Bu topraklar zaten hainler ve kahramanların mücadelesinin tarihi olmuş, maalesef. Belki de bizi güçlü ve diri tutan da budur. Bu topraklarda hem dışarıdan hem içeriden devamlı mücadele devamlı ayakta kalmak ve var olmak için mücadele veriyor olmanın diriliği bizi bin yıldır bu topraklarda tutmuştur. Bizim dışımızda hiç kimsenin bizi istememesine rağmen var olma nedenimiz belki de bu içerideki ve dışarıdaki düşmanlara karşı mücadele ede ede oluşturduğumuz o diri mücadele geleneğidir.

Türkiye’deki aydınların bu milletin değerleriyle barışık olmamasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Sanatçı ve yazar özellikle kendileri açısından, bu topraklarda sanatçılar ve yazarlar kendi kendilerini kutsuyorlar. Dolayısıyla kendilerine eleştirilemez, ne yapsalar kabullenilmesi gerekir gibi kutsal bir şeye koyup kendilerine payeler veriyorlar. Onların açısından böyle bir sıkıntı var. Bu milletin geleneği ile bu toprağın kadim kültürü ile bir alakaları yok. Maalesef Batılılaştırılma denilen 150 yıllık bir projenin Türkiye’de, İbrahim Kalın’ın “ Sosyetik Batıcılık” diye bir tabiri var. Dolayısıyla Türk aydınları bu anlamda kendilerini bu toplumdan yukarıda gören, toplumu kendilerine göre ilkel ve çağ dışı görüp, çağdaşlaştırma misyonu üstlenen sosyetik batıcılardır bunlar. Dolayısıyla bu topraklarla bağları yok. Bu insanları aşağılayan, bu insanları küçümseyen bir akıl, düşünce ve inanç dünyaları var. Burada sanırım yapılması gereken yeni bir aydın, yeni bir sanatçı, yeni bir entelektüel kültürünün bu topraklara ait ve bu topraklardan beslenen yeni bir kültürün oluşması için ciddi bir emek gerekiyor. Bunun mücadelesini vermek şu anda herhalde en öncelikli şeydir diye düşünüyorum.

Bu haber toplam 243 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim