Zaman Köprüsündeki Adam

Zaman Köprüsündeki Adam
Ahmet Hamdi Tanpınar Tanpınar’ın amacı, yazdığı eserlerle bütün insana doğru bir adım atmaktır. O, romanla varacağı noktada bu bütün insanı arar. Çünkü etrafında bulduğu her şey, kendi roman kahramanları gibi paramparçadır.

Ahmet Hamdi Tanpınar

Tanpınar’ın amacı, yazdığı eserlerle bütün insana doğru bir adım atmaktır. O, romanla varacağı noktada bu bütün insanı arar. Çünkü etrafında bulduğu her şey, kendi roman kahramanları gibi paramparçadır. Bu parçalılık ki modern bireyin kendi ötekililiğini yücelttiği noktada en büyük düşmanın yine kendisi olduğu bilinci de bireyi bir gölge gibi takip ederken bütün insan düşüncesi ve Anadolu arasında bir köprüde duran Ahmet Hamdi Tanpınar, bir müşahit olarak hep bakış mevkiindedir...

Eğer sanat ve hayatın gayesi, zamanı yenmekse, biz bu tecrübeyi ancak bu sanatkârın elinde ve bu ocakta yaparız. Aşk, ruhun ebediyete doğru yaptığı geniş hamlede kendi kendisini ikrarı, zamanı yenmek için insan iradesinin muhtaç olduğu teksif kudretine ve iradeye erişmesidir” diyerek sanat ve hayatın gayesini açıklayan Ahmet Hamdi Tanpınar, tam 44 yıl önce aramızdan ayrıldı. Ahmet Hamdi Tanpınar, 23 Haziran 1901’de İstanbul’da doğmuştur. Ortaöğrenimini, Vefa, Kerkük, Antalya sultanîlerinde; yüksek öğrenimini ise Edebiyat Fakültesi’nde tamamlamıştır. Erzurum, Konya, Ankara liselerinde, Gazi Eğitim Enstitüsü’nde ve Güzel Sanatlar Akademisi’nde edebiyat öğretmenliği yapmıştır. Güzel Sanatlar Akademisi’nde estetik ve sanat tarihi dersleri vermiş, daha sonra İstanbul Edebiyat Fakültesi’ne Yeni Türk Edebiyatı profesörü olmuştur. Maraş’tan milletvekili seçilmiş, bir süre Millî Eğitim müfettişliği yaptıktan, Akademi’deki eski görevinde çalıştıktan sonra Edebiyat Fakültesi’ndeki kürsüsüne atanmıştır. Bu görevde iken 24 Ocak 1962’de İstanbul’da ölmüştür.

Tanpınar, zamanın keskin uçlarıyla kuşatıldığı bir noktada bulunduğu yeri sağlamlaştırdıktan sonra geçmişe, şimdiye ve geleceğe bakabilme ve bunların sonuçlarını en iyi şekilde yorumlayıp imkânlarını genişletmek zorunda hisseden bir müşahittir. Hayatı ve insanı en geniş anlamıyla tanımaya kendini mecbur hisseden bir müşahit. O, bu müşahit niteliğinin yanında bir romancı, hikayeci, şair, deneme yazarı, edebiyat tarihçisi, eleştirmen, senaryo yazarı; kültür ve düşünce tarihi üzerine yazılarıyla, musıkî, plâstik sanatlar, mimarî, hat sanatı, resim ve diğer plastik sanatlarla içli dışlı bir sanatçıdır da. Bir diğer deyişle o, düşünceyi ve sanatı yapay sınırlarla ayırmak yerine kendi mecralarında akan bu ırmakları düşünce sanat dünyamızın engin denizine akıtmanın peşindedir.

Geçmiş ve gelecek arasında köprü...

Tanpınar’ın amacı yazdığı eserlerle bütün insana doğru bir adım atmaktır. O, romanla varacağı noktada bu bütün insanı arar. Çünkü etrafında bulduğu her şey, kendi roman kahramanları gibi paramparçadır. Modern insanın kendisinde bulamadığı şeyi bir başkasında aramaya çalışması yahut bir başkasındaki eksikliği, keskin bir alaycılıkla ortaya çıkarma çabası, onun romanları ve hikayelerindeki kahramaların da parçalılığını gündeme getirir. Bu parçalılık ki modern bireyin kendi ötekililiğini yücelttiği noktada en büyük düşmanın yine kendisi olduğu bilinci de bireyi bir gölge gibi takip ederken bütün insan düşüncesi ve Anadolu arasında bir köprüde duran Ahmet Hamdi Tanpınar, bir müşahit olarak hep bakış mevkisindedir. Ve bu köprüden hem insana hem de Anadolu’ya bakar.

Anadolu, bu bağlamda yalnızca bir coğrafya değildir. O, kültürdür, gelenektir, geçmiş ve geleceğimizdir. Tanpınar için Anadolu, başlı başına bir sahnedir de. Daha da genişletilerek ifade edildiğinde biz’i oluşturan bütün değerler, bu sahnede yerini alır. Sahneden silinen ya da silinecek ne varsa varlığını, bu değerlere borçlu olan Anadolu, geleceğin de çıkış noktasıdır. Bu yüzden kültürüyle, aydınıyla her şeyiyle bir bütün olmak zorundadır. Bu bütünlük Tanpınar’a göre elbette ki geçmişle tamamlanmalıdır.

Geçmişle, yani geleneğin öngördüğü tarihî mirasla. Doğru okunma zorunluluğu dışında hiçbir yüceltmeye ya da değersizleştirmeye ihtiyaç duymayan geçmiş, insan ve Anadolu’ya açılan ikinci bir zamanın kapısıdır.

Tanpınar, şiddetle ihtiyaç duyduğu bu zorunluluklarla romancısından aydınına, sokaktaki adamdan politikacısına kadar herkesi bu köprüye çağırır. Ancak bu köprüde olunabilmek için birtakım şartlar söz konusudur. Buna göre eski ile yeni, Cemil Meriç’in “idrake giydirilmiş deli gömleği” olarak tanımladığı ideolojilerle değil sahnenin içinden yani Anadolu insanının yüreğinin ve sağduyusunun gereği gibi okunması olarak anlaşılmalıdır. Sanat da köprüde bu anlayışla yerini almalıdır. Retorik bir dile yaslanmayan ve Anadolu’yu -onu oluşturan tüm değerleri de- bir malzemeden ibaret görmeyen bir anlayışla. Kelimelerin görüntüleriyle değil, içerdiği düşüncelerle ilerleyen bir sanat şuuruyla.

‘Huzur’una yakından bakmak!

Bu açılardan bakıldığında Tanpınar’ın 1949 yılında yayımladığı Huzur, bu çalışmada öne sürülen düşüncelerin çıkış noktalarını barındırır. Dört bölümden oluşan kitabın her bölümü, dört kahramanın, İhsan, Nuran, Suat ve Mümtaz’ın adlarıyla verilir. Ancak, romanın ana karakteri Mümtaz’dır. Yazar, diğer üç karakteri de Mümtaz’la olan ilişkileri çerçevesinde tanıtır bize. Roman, bir olayı anlatmak için değil, karakterlerin ruh ve düşünce dünyalarını anlatmaya yöneliktir. Yine de kısa bir özet yapılması gerekirse, Mümtaz’ın Nuran’a olan aşkı vardır romanın merkezinde. Daha doğrusu öyle görünür. Mümtaz ve Nuran birbirini sevmekte ve evlenmeyi tasarlamaktadırlar. Nuran, herhangi bir kadın değil, aksine özellikle İstanbul ve Şeyh Galib üzerine konuştuklarında aynı düşünce çehresini takınan iki kişiye dönüşüverdiği aynasıdır. Bu arada ümitsizliğe düşen Suat ise yalnızca Mümtaz’la Nuran’dan değil, bu aşk anlayışından intikam almak istercesine kendini asarak intihar eder. Bu trajedi nedeni ile Nuran’dan ayrılan Mümtaz’ın iç dünyası yıkılmıştır. Radyoda II. Dünya Savaşı’nın başladığı haberi verildiği sırada, Suat’ın hayalini gören Mümtaz merdivenin başında yığılır.

Bize göre romanı oluşturan asıl nokta ise, Tanpınar’ın, merkeze yerleştirdiği bu trajik aşk figürüyle birçok eleştirmenin gözden kaçırdığı Şeyh Galip kitabını yazmaya çalışan Mümtaz’ın bu kitapta aşka yüklediği anlamda düğümlenir. Bir diğer deyişle Nuran’dan ayrı düşünemediği “Üçüncü Selim devrinin bu iç romanı”yla Mümtaz, “kendi”liğine ait bir roman olarak tasarladığı Şeyh Galib’de aşkın ezeliliğini gündeme getirir. “Belki hayatı zemin gibi alması, onu birkaç kişinin etrafında toplaması yeter. Şeyh Galib, bu zemin ve gruplar üzerinde birkaç ruh haleti ile, ömrünün birkaç safhası ile görünse kafi... Sonra karşı kıyılara bakarak ilave etti- Şu şartla ki... -Hangi şartla Mümtaz? -Bizi izah etsin, bizi ve etrafımızı...” (Huzur, s. 177)

Tanpınar, “biz” ve “etrafımız” kelimeleriyle ezeli aşk düşüncesini derinleştirmeye, yazmaya ve yaşamaya çalışan Mümtaz’la olması gerekeni ifade ederken Suat’la inkitaya uğrayan şuuru, olanı anlatır. Bu açıdan romanın ve dolayısıyla da Tanpınar’ın asıl hedefi, bir şuur karşılaştırmasıdır. Denilebilir ki Tanpınar’ın bütün eserlerinde anlatmak istediği şey değişmelerle parçalanan, kopan, ötekileşen bu şuura ait tezahürlerdir. Dolayısıyla gözlerden kaçan bu ikinci husus, Mümtaz’ın Nuran ve Suat’la olan bağıntısı, Tanpınar’ın da hayata ve sanata bakışını özetler mahiyettedir. Suat, modern şuura sahip taraflarıyla, bütün insan düşüncesinin başlangıcını oluşturan aşkın karşısında yerini alır. Onun köprüde olması mümkün görünmemektedir. Mümtaz’ın Nuran’la el ele verdiği sonsuzluk arayışında aşkın hüküm-ferma olduğu bir dünya söz konusudur. Suat, bu anda hem istasyona geç kalan bir parçalı bir öteki hem de aşkın anlamını yalnızca bedensellikle sınırlayan bir şuurdur.

Bir yığın tezat arasında gidip geldi...

İnsanlık o kadar kendine geç kalmıştır ki Suat, bu geç kalan insanı temsil eder. Kendiliğine de bencilce davranarak nihilizmin kıyısında her şeyi reddeden hatta insanlığın bütün ümitlerini reddeden bir noktaya ulaşır. Burası, hiçliktir. İhsan, Suat’ı yalnızca kelimelerden ibaret sayarak ona kelimelerle cevap yetiştirmeye çalışır. Oysa Mümtaz bunun farkına varmış, Tanpınar’dan aldığı anlatıcı vasfıyla da Suat’ın nereye varmaya çalıştığını sezmiştir. Nuran, Mümtaz için nasıl ezelî aşk düşücesinin temsili ise Suat da Mümtaz’ın ötekiliğe ait şuurunun ifadesidir. Bir diğer deyişle Suat, Mümtaz’dan ayrı bir kişilik değil, Mümtaz’ın Şeyh Galip kitabından, gelenekten, geçmişten, bu topraklardan uzaklaşan tarafıdır. Mümtaz, Nuran’la bütün insana tutunmak ister. Ancak başarılı olamaz. Mümtaz, Nuran’ı kaybetmiştir. Şeyh Galip kitabı ise bir daha yazılmamak üzere tozlu raflara atılıvermiştir. Bir diğer deyişle modern hayat, değişme uğruna ezelî aşk düşüncesiyle bütün insan düşüncesinin de bulunduğu bu köprüyü yıkmakta tereddüt etmemiştir.

Aslında Mümtaz’ın şuurundaki Suat tarafı kötü biri değildir. Şartlar ve insanlar, onu olduğu noktaya doğru adeta sürükleyerek çekmiştir:

“Herkes az çok bir veya birkaç insanın yüzünden kötüdür. Emin olun buna... Her düşüşün altında bir başkası vardır. Ve herkes kendinin mezarıdır.” (Huzur, s. 275)

Suat, bu satırlardan biraz evvel, etrafında bulunan herkese; ama daha çok alayla hakir gördüğü Mümtaz’a dönerek kendi geleceğini özetlemiştir bile:

“Tren yakında kalkıyor. İşin fenası nedir, biliyor musunuz? Tam hareket zamanını bilmemek; hep bugün, yarın diye düşünmek. Ve böylece bu havadan gelen zamanı en manasız şekilde harcamak! (...) Biraz sonra o, belki hepiniz bana nasihat vermeye kalkacaksınız. Bütün ömrümce nasihat dinledim. Düşünmüyorlar ki ben gara erken gelmiş insanım; tabiatıyla hayatım büfenin önünde geçecek... Başka ne yapabilirim sanıyorsunuz?” (Huzur, s. 269)

Olayların sakınılmaz akışı, Nuran’ı eski kocasına, Suat’ı mezara, Mümtaz’ı da cinnete -kim bilir belki ölüme- sürüklerken, romanın sayfaları bir başka başlangıcı, İkinci Dünya Savaşı’nın başladığını haber vererek sona erer. Bu yönüyle roman, Mümtaz’ın Nuran’a ait tarafıyla değil Suat’ın temsil ettiği cinnet tiradının tek ve en dehşet sonucuyla biter:

“Radyo, evin sessizliği içinde tek başına, hadiselerin gür sesiyle, herkes için konuşuyordu.”

Değişimin şartlarını tartıyordu

Artık savaş başlamıştır. Bütün insanlık, yalnızca eşyaya bağımlılıkla kendini mağdur olarak gören insanlık susmuş, cinnetin zamanı başlamıştır. Nuran’dan ve Suat’tan koparılan şuur, elbette ki çıldıracaktır. Daha doğrusu geçmiş ve gelecek düşüncesini yitiren şuur, kendiliğini de yitirecektir. Bu bedel, çok ağır sonuçlar doğursa bile. İşte bu yüzden bütünlük köprüsünde zamanın ve dolayısıyla değişmenin bütün şartlarını elinde tutan bir insan arayışı Tanpınar’ı hep meşgul etmiştir. Bu azabı en keskin taraflarıyla bile aktarmak zorundadır Tanpınar. Çünkü o, yalnızca bu köprünün yıkılmaya yüz tuttuğu bir zamanı değil geçmişi de musikisiyle, değerleriyle, hülasa bütün çehresiyle yaşamış ve hissetmiştir. Yapılması gereken şey, köprünün her iki tarafında bir müşahit olarak gördüklerini, hissettiklerini vakit geçirmeden yazmaktır.

“Zamanı yenmek için insan iradesinin muhtaç olduğu teksif kudretine ve iradeye erişmesi” yazmak ve yaşamak arasında gidip gelen bir müşahit için aşılması kolay bir engel değildir. Tanpınar, bu engeli aşabilmek için Suat’ın değil Mümtaz’ın Nuran’la temsil ettiğini düşündüğü ezelî aşk tarafında, bütün insan etrafında safını tutmak arzusundadır.

Ancak hatıratının son sayfalarında belirttiği gibi “bir yığın tezat içinde” yaşayan Tanpınar, tıpkı roman kahramanları gibi kendisini de eşikte bırakan Suat şuurunu; bugüne her an yeniden, yeniden yazılması için bir “Şeyh Galip” kitabının taslağını bırakarak yok etmek istemiştir. Geçmiş, şimdi ve gelecek köprüsünde zamanı bekleyen Ahmet Hamdi Tanpınar’ı anlamak demek bütün insanı, geleneği ve bunların hülasası olan aşkı anlamak demektir.

HAYRETTİN ORHANOĞLU
KARADENİZ TEKNİK ÜNİVERSİTESİ

Bu haber toplam 518 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim