• İstanbul 17 °C
  • Ankara 16 °C

Ahmet Doğan İlbey : Defolu Cumhuriyeti anlatan kitap: “Türkiye Cumhuriyeti Tarihine Giriş”

Ahmet Doğan İlbey : Defolu Cumhuriyeti anlatan kitap: “Türkiye Cumhuriyeti Tarihine Giriş”
Türkiye’de çeşitli Cumhuriyet tarihi kitapları var. Atatürkçü tarihi gevşek bulan Pür-Kemalist tarih kitapları hayli şedit.

 1931’den 1950’ye kadar liselerde Kemalizm’i Cumhuriyet’in resmî dîni olarak takdim eden “Liseler İçin Tarih” kitabını ve “Nutuk” u esas alarak tarih kitapları yazan yandaş tarihçilerin kitapları devlet okullarının kitaplarından kalkmış değil.   

 Atatürkçü Cumhuriyet tarihi Mavi Sakal’ın kırkıncı odasıdır  

 Atatürkçü Cumhuriyet tarihi Mavi Sakal’ın kırkıncı odası’dır. Kırkıncı Oda’nın iç duvarlarında pozitivist ve lâdinî kanlı devrimlerin hukuksuz kararları ve dosyaları mevcuttur. Kapısı zırhlı kilitlerle kilitlidir. Bu kapıyı açıp içerideki gerçekleri öğrenerek milleti uyandırmaya çalışanlar hapislerde çürütülmüş ve istikbâlinden edilmiştir. Atatürkçülüğün, yâni Kemalizm’in ideolojisine uygun olarak yazılmış resmî Cumhuriyet tarihi zulümleri ve Müslüman Türk milletinin değerlerine yapılan düşmanlıkları gizleyen bir tarihtir.   

  Zırhlı ve kilitli bu odayı açmak yasak  

 Resmî Cumhuriyet tarihi zıhlı kilitlerle kilitli netameli bir oda. Bu odanın zırhlı kilidi açılırsa milletin zihnine zift gibi oturtulmuş doksan yıllık Kemalist Cumhuriyet tarihinin yalanları, zulümleri ve hileleri ortaya çıkacak. Atatürkçülerin korktuğu budur. Cumhuriyet tarihi resmî ideolojinin, yâni “kanla irfanla kurdukları” (irfanla Batı kültürü ve eğitimi kastediliyor) Altı Ok Cumhuriyeti’nin zulümle, baskıyla hükümferma kılındığını ve İslâmî geçmişimizin alçakça tasfiye edildiğini gizlemeye çalışan dokunulmaz bir tabudur. Bu tabuları yıkmaya cesaret etmek her tarih yazıcısının işi değildir. Çünkü yürek ister. Evvela Atatürkçü Cumhuriyetin mazlum milletin değerlerine ve İslâm medeniyetine istinat eden bir Cumhuriyet olmadığına inanmak gerek. Atatürkçü Cumhuriyet’in yetiştirdiği aydınlar böylesine netameli sahaya zaten giremezler. Bütün kaynaklara sahip olmasına rağmen akademisyenlerin gerçekleri yazan bir Cumhuriyet tarihi kitabı yazdıkları görülmemiştir. Bir kısım yazarlar fikren yeterli olsalar da 5816 Sayılı Kanundan dolayı yazdıkları kitaplar Nasrettin Hoca’nın kuşuna benziyor. Bu tarz da yazanların kitapları idrakleri ve Cumhuriyet hakkındaki resmî kanaatleri kökten değiştirici güce sahip değildir. Cumhuriyet tarihini ilgi çekici magazin tarih oyununa dönüştürerek yazanlar da var.   

  Aldatan ve “yalan söyleyen” Kemalist tarih      

 Kemalist Cumhuriyet tarihi kitaplarında Millî Mücadele’nin “Vatan-ı İslâmiyye” rûhundan kopan ve sonra Kemalist devrimlerle millete zulüm eden “önderler”, İstiklâl Mahkemeleri’nin cellâtları, maarifin ve dinî eğitimin pozitivist bürokratları milletin kurtarıcıları olarak anlatılır. İslâm “irtica” ve geriliğin sebebi olarak gösterilir. Pozitivizmin ve laikçiliğin karışımından oluşturulan Protestan İslâm modeli “çağdaş ve ilerici din” şeklinde takdim edilir. 

 Kemalist  tarihin dokunulmaz örtülerini kaldıran kitap

Resmî tarih, yâni “yalan söyleyen” ve aldatan Atatürkçü Cumhuriyet tarihi Millî Eğitimde (!) hâlen yürürlüktedir. Üniversitelerin doktora, yüksek Lisans ve önlisans programları’nda “zorunlu” olarak okutulan “Türkiye Cumhuriyeti Tarihine Giriş” ve “Türkiye Cumhuriyeti inkılâp Tarihi” kitaplarını hatırlamak gerek. İlerleyen satırlarımızda bahsedeceğimiz tabuları yıkan “Türkiye Cumhuriyeti Tarihine Giriş” kitabı isim olarak benzerleri olan kitaplardan siyahla beyaz gibi farklıdır. Cumhuriyet öncesi hâdiselerin, Cumhuriyetin kuruluşundaki ârızaların ve “Yaşasın Cumhuriyet” şeklinde takdim edilen Cumhuriyetin millî bir Cumhuriyet olmadığını, yâni gerçek yüzünün tam olarak bildirilmediği bir zamanda dimağımızı aydınlatan, gerçek bilgileri sektirmeden aktaran ve Kemalist Cumhuriyetten dâvacı olan cesaretli bir yakın tarih yazıcısı, fikir ve kültür adamı, Türkçemizin müdafîi D. Mehmet Doğan’ın Yazar Yayınları’nda çıkan “Türkiye Cumhuriyeti Tarihine Giriş” kitabı zihinleri Atatürkçü Cumhuriyet tarihiyle darbe almış ve kirlenmiş kitleleri uyandıracak bilgi ve tesbitlerle doludur.

D. Mehmet Doğan, adı geçen kitabıyla resmî Cumhuriyet tarihinin mayınlı ve netameli kısımlarına, yâni Mavi Sakal’ın Kırkıncı Odası’na giriyor ve “yasak” kapının kilitlerini haydarâne bir şekilde kırıp odadaki pozitivist kanlı inkılâplarla dökülen kan izlerini, Kemalizm’in kaatil şeflerinin tabularını bir bir açığa çıkarıyor. Cumhuriyetin nasıl ilân ettirildiğinden başlayarak bütün olup bitenleri sarsıcı bilgilerle ortaya seriyor. “Osmanlı Devleti’nin yıkılıp yerine bir cumhuriyet kurulması projesinin İngilizler tarafından yıllar önce gündeme getirildiği iddialarını da gün yüzüne çıkartıyor. Kitapta, “İngilizlerin Osmanlı’yı yıkıp yerine bir cumhuriyet kurdurarak bununla ne hedeflediklerine” dair çarpıcı bilgiler de veriyor. Kitapta şu soruların cevabını bulabilirsiniz: “Osmanlı Devleti neden yıkıldı, Cumhuriyet neden ve nasıl kuruldu? Cumhuriyet bir İngiliz projesi olabilir mi? Millî Mücadele’de halk desteğini ve yaşatıcı değerlerimizi arkasına alarak zafere ulaşan yönetim Cumhuriyet’ten sonra neden halka ve köklü değerlerimize sırt çevirdi? Millî Mücadele boyunca İngilizler Vahidetdin’i mi, M. Kemal Paşa’yı mı tuttu?”

Atatürkçü Cumhuriyet tarihi millet değerlerine ihânetlerin, alçaklıkların, baskıların yapıldığı girilmesi zor bir kaledir ki, bu hain kalede gedikler açıyor adı geçen kitap. “Yalan söyleyen” resmî Cumhuriyet ve inkılâp târihi kitaplarının yazdıklarını çürütüyor. Yakın tarih okuyuculuğunda fikir sahibi olanlar tabuları yıkan bu kitabıın kapağındaki resmi anlamaya çalışarak başlamalıdırlar okumaya. Kitabın kapağına, “üstü kalpaklı altı silindir şapkalı iskambil kağıdı” resmi konmuştur.  

Resmî tarih çarpıtılmış tarihtir    

Kitabın “Sunuş” kısmı resmî tarih faciasını bir çırpıda anlamaya yetiyor: “İnkılâp tarihi, cumhuriyet tarihi, devrim tarihi… adı ne olursa olsun, Türkiye’de nesiller yakın devir tarihi olarak neredeyse seksen küsur yıldır aynı metni okuyor. Nutuk’la başlayan ‘inkılâp tarihi dersleri’, 1930’ların başında üniversite programında yer aldı ve bu ‘ders’ başlangıçta siyasetçiler tarafından verildi. Doktrin aşılamak için, yakın tarihin nâzımı kabul edilen bir şahıs üzerinden yazılan yakın tarihin  ‘doğru’ larına alışmış bir zihin, dönemle ilgili gerçek metinlerle karşılaştığında veya olayların şahidi olanların hatıralarını okuduğunda derin bir hayal kırıklığı veya kandırılmış hissi yaşar. Eğer böyle bir hayal kırıklığı hissedilmiyorsa, iman derecesinde inanış söz konusudur. Bu kitap bu hayal kırıklıklarını erken yaşlarda hissetmiş, yükseköğretim döneminde konuyla ilgili olarak okumaya, araştırmaya ve yazmaya başlamış bir hakikat arayıcısının çalışması sonucu ortaya çıkmıştır.”                                                   İngilizler: “Cumhuriyete geçin yardım edelim” Kitabın en çarpıcı ve ibretle okunması gereken bölümünden biri de, Batılı bir Cumhuriyet’e geçişi İngilizlerin telkin ettiğini kaynaklarla anlatan bölümdür: “İngiliz temsilcisi Yarbay Rawlinson Erzurum'da Kazım Kârabekir'e ‘Cumhuriyet idaresine geçin, İstanbul'u başkent olmaktan çıkarın, İngiltere size yardım edecektir.’ diyor. Rawlinson hısımlık ilişkileri olan Lord Gürzon'a dayanarak barış yapılmamasının sebebinin Türkiye'de kuvvetli bir hükümet bulunmaması olduğunu, hakiki İngiliz dostu olacak simalarla anlaşmak istediklerini söylüyor.” Ayıca, “Türkiye'nin yine İngiltere'nin düşmanları tarafına geçmesinden endişe edildiği” belirtiliyor.

  “1918’lerde İngilizler açıkça cumhuriyetten bahsediyor”   

 Mevzuun devamında ibretle okunacak bilgiler var: “İngiliz politikacıları zaman zaman çok sarih bir biçimde ‘Türkiye Devleti’nden, hattâ zımnen ‘Türkiye Cumhuriyeti’nden söz ettikleri, Hem de 1918'lerde, 1919'larda ve 1920'lerde... İngiliz Hariciye Nâzırı Lord Gürzon, 20 Şubat 1919'da Lordlar Kamarası'nda ‘Türk ırkının elbette ki bir yurdu olmaya devam etmelidir’ diyordu. L. Gürzon aynı görüşü daha sonra da farklı şekillerde ifade etmiştir. Bir başka konuşmasında da, Türklere Avusturya'nın üç katı ve İspanya'dan ise daha büyük bir arazi (İspanya 593 bin km2) terk edileceğini, mâlî durumlarının düzeltilmesi için savaş tazminatı istenmeyeceğini küçük çapta da olsa yeniden istikrara kavuşarak dünyanın gelişmesinde yararlı bir unsur hâline gelmelerinin mümkün olabileceğini’ öne sürmüştür.” (s.51)                                                                                                                            “Cumhuriyet, İngilizlerin arzu ettiği bir sonuçtur”   

Bu bahis sayfa 51. sayfanın 79 numaralı dipnotunda şöyle açıklanıyor: “27 Kasım 1919’da İtilaf Komiseri sıfatıyla Kafkasya ve Doğu Anadolu’da faaliyette bulunan İngiliz Yarbay Alfred Rawlinson’un Erzurum’da Kâzım Karabekir’e ‘Cumhuriyet idaresine geçin, İstanbul’u başkent olmaktan çıkarın, İngiltere size yardım edecektir’ demesini nasıl yorumlamalıyız? Rawlinson aralarında akrabalık bağı olan İngiltere Hariciye Nazırı Lord Gürzon’a dayanarak şunları söylemiştir: ‘Şimdiye kadar Türkiye’de kuvvetli bir hükümet bulunmadığından barış yapılamamıştır. Hakiki İngiliz dostu simalarla anlaşmak istiyoruz. Endişemiz, Türkiye’nin yine bir gün İngiltere’nin düşmanları tarafına geçivermesidir. Padişah bunu yapabilir. Artık krallık ve imparatorluk modası geçmiştir. (Bunu krallığa bağlı bir ülkenin askeri söylüyor).”

İngiliz Yarbay görüşlerini açıktan söylüyor

İngiliz Yarbay pazarlık gücünü artırmak için Cumhuriyet meselesine dair görüşlerini açıktan söylüyor. Adı geçen kitaptan okuyalım: “Millet kendi işini kendi gören cumhuriyete taraftardır. Padişahı, hükümet ve siyasete karıştırmayıp Hâlife olarak istediği yerde oturmasına taraftar olmalısınız. İstanbul bir Türk şehri olarak kabul edilmiştir ama, Boğazlardan ötürü yabancı asker bulunabilir, Anadolu’nun idaresi ve terakkiye sevki İstanbul’dan imkânsızdır. Kâzım Karabekir o zamanki havada bu görüşlere karşı çıkar. Rawlinson, Yunanlıların batı Anadolu’yu elde tutacak yeterli maddi güce ve adama sahip olmadığını, İngiliz kamuoyunun Yunanlıların aleyhine döndüğünü, nasıl olsa İzmir’den çıkarılacaklarını, İzmir’den sonra Antalya ve Adana’nın da kolaylıkla tahliye olacağını söyler. Ayrıca Ermenilerin de hükümet teşkil edemeyeceğini, Pontus’un gerçekleşemeyeceğini belirtir. Aristokrat bir aileye mensup İtilaf Komiseri Alfred Rawlinson’un İngiltere’nin Kafkasya ve Türkiye siyasetini yönlendirme misyonu gizli tutulmuştur. Ağabeyi İngiliz Hindistan genel valiliğine kadar yükselmiş önemli bir şahsiyettir. 28 Temmuz'da Mustafa Kemal ile faydalı bir görüşme yaptığını söyleyen İ̇ngiliz subayı görüşmenin muhtevası ile ilgili ayrıntı vermemiştir. Ancak Mustafa Kemal'in Konferans'ta varılacak son ve resmî kararları kendisine bildireceğine söz verdiğine işaret etmiştir.”                                                                                                                                         “İngilizler cumhuriyete gidişi yönlendirdi” Resmî tarih kitaplarında feci bir yanlış daha var ki, cumhuriyetin ilânının M. Kemal tarafından düşünülüp tasarlandığıdır. Millî Mücadele sırasında daha önce pozitivist ve laikçi anlayışla bir cumhuriyet hayâlinin olduğunu gürültü çıkarmadan söylese de, 1923’de ilân edilen cumhuriyetin arkasında İngiliz tavsiyesinin olduğunu adı geçen kitaptan öğreniyoruz: “Cumhuriyet’e gidiş, İngilizlerin Millî Mücadele’nin başlangıcında gördüğü ve arzu ettiği bir sonuçtur. Bir adım daha giderek, İngilizlerin cumhuriyete gidişi yönlendirdiğini en azından kolaylaştırıcı şekilde davrandığını söyleyebiliriz. Cumhuriyete geçişin sırf Mustafa Kemal Paşa’nın kendine mahsus dahiyâne bir siyaseti olduğu iddiası bütün inkilâp tarihlerinde yer almaktadır. Buna karşılık, böyle bir süreç, İngilizler tarafından daha Millî Mücadele’nin başlangıcında görülmekte/öngörülmekte olduğuna dair bilgiler vardır. Sivas Kongresi’nin akabinde, yeni İngiliz yüksek komiseri Amiral Joan de Robeck’in İngiliz Hariciye Nezareti’ne raporunda şu görüş yer almaktadır: Mustafa Kemal’in hareketi Anadolu’da müstakil bir cumhuriyete doğru inkişaf ediyor.” 

   Cumhuriyetin ilânı Millî Mücadele’nin öncü paşalarına haber edilmedi    

 Cumhuriyet’in ilânı o kadar maksatlıdır ki, Millî Mücadele’nin birçok öncü paşaya haber verilmediği gerçeğini resmî târih kitaplarından öğrenmek mümkün mü?  “Cumhuriyet’in, vekillerinin yarıdan biraz fazlasının katılımı ile toplanan Meclis tarafından ilân edildiği” ifade ediliyor. “Millî Mücadele’nin yönetici kahramanlarından Kâzım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy gibi bazı paşalara haber edilmediğini” öğreniyoruz. “Ankara’da bulunan çok sayıda vekilin aykırı söz söyleme ihtimali düşünülerek Meclis’e gelmemeleri ihtar edilir ve evlerinin önüne polis dikilir. Ankara’da bulunan muhalif vekillerin katılmasına izin verilmeden ilân edilen Cumhuriyet Türkiye’de yeni bir totaliter dönemin başlangıcı olur.”                                                                                                                         

“Cumhuriyetin ilân edilişi darbe şeklindedir

“Cumhuriyetin darbe şeklinde ilan edildiği” belgelerle anlatılıyor: “Cumhuriyetin ilanı, konunun ele alınış ve yürütülüş tarzına bakılırsa, kabine bunalımının arkasına gizlenen bir oldubitti şeklinde gerçekleştirilmiştir. Meselenin tartışılması, bir uzlaşma sonucu ortaya çıkması bir yana, konudan bazı milletvekilleri ile Milli Mücadele'nin önde gelen kumandanları dahi haberdar edilmemiştir. Rauf Bey, başbakanlıktan ayrılıp seyahate çıktığı için Ankara'da değildir, Refet Paşa İstanbul'dadır, Ali Fuat Paşa siyasî hayattan ayrılmış ve 28 Ekim günü yeni görevi olan 2. Ordu müfettişliğine başlamak üzere İstanbul'a gitmiştir. Millî Mücadele sırasında Şark Cephesi Kumandanı olan ve Erzurum Kongresi'nde verdiği destekle Mustafa Kemal Paşa'nın reis seçilmesini sağlayan Kâzım Karabekir o sıralar hem mebus ve hem de ordu kumandanıdır. Cumhuriyetin ilanı günlerinde Trabzon'da bulunmaktadır. Kâzım Karabekir ‘Mustafa Kemal Paşa, artık muzaffer bir başkumandan sıfatıyla maiyyet kumandanlarına Cumhuriyeti dikte ettirmiştir. Dikkate değer mesele Meclis'in 291 azasından rey esnasında 158 inin bulunuşudur’ diyor. Mustafa Kemal Paşa da Cumhuriyet ilânına nasıl karar verildiğini Nutuk'da şöyle anlatmaktadır: ‘Çankaya'ya gitmek üzere Meclis binasını terk ederken, koridorlarda bana intizar etmekte olan Kemaleddin Sami ve Halid paşalara tesadüf ettim (iki paşanın da kendi maiyyet kumandanlarından olduğunu Kâzım Karabekir belirtir)...Benimle mülakat için geç vakte kadar orada intizarda bulunduklarını anlayınca akşam yemeğine gelmelerini Müdafaa-i Milliye Vekili Kâzım Paşa'ya tebliğ ettim. İsmet Paşa ile Kâzım Paşa'ya ve Fethi Bey'e de Çankaya'ya benimle beraber gelmelerini söyledim. Çankaya'ya gittiğim zaman orada, beni görmek üzere gelmiş Rize mebusu Fuad, Afyon mebusu Ruşen Eşref beylere tesadüf ettim. Bunları da yemeğe alıkoydum. Yemek esnasında; yarın Cumhuriyet ilân edeceğiz, dedim. Hazır bulunan arkadaşlar, derhal fikrime iştirak ettiler. Yemeği terk ettik. O dakikadan itibaren, sûret-i harekat hakkında, kısa bir program tesbit ve arkadaşları tavzif ettim. tesbit ettiğim program ve verdiğim tâlimatın tatbikatını göreceksiniz."

M. Kemal: “Cumhuriyet ilânına karar vermek için bütün arkadaşlara lüzum ve ihtiyaç görmedim”      

Sıkı durun, M. Kemal’in, Cumhuriyetin ilânı hakkındaki konuşmasının daha fecî kısmı şöyle devam ediyor:  "Efendiler, görüyorsunuz ki, Cumhuriyet ilânına karar vermek için Ankara'da bulunan bütün arkadaşlarımı davet ve onlarla müzakere ve münakaşaya asla lüzum ve ihtiyaç görmedim. Çünkü onların zaten ve tabiaten benimle bu hususta hemfikir olduklarına şüphe etmiyordum. Halbuki o esnada Ankara'da bulunmayan bazı zevat, salahiyetleri olmadığı halde, kendilerine haber verilmeden ve rey ve muvafakatleri alınmadan cumhuriyetin ilan edilmiş olmasını vesile-i iğbirar (güceniklik vesilesi) ve iftirak (ayrılık) addettiler.” (s.244)

Kitabın müellifi D. Mehmet Doğan bu konuşmayı şöyle yorumluyor: “Gerçekte cumhuriyete giden yol, saltanatın 1 Kasım 1922’de kaldırılması ile açılmıştı. Bu tarihten itibaren Cumhuriyetin ilanı beklenebilirdi. 2. Meclis, Mustafa Kemal Paşa’nın teklif ve tasvib ettiği milletvekillerinden oluşmuştu. (Tek liste dışı isim Kadirbeyoğlu Zeki Beydir). Yani Cumhuriyet Meclis’in tam kadro kabul edebileceği bir idare şekli idi. Buna rağmen, Cumhuriyetin ilanı geniş bir tabana yayılmadan yapılmıştır. Cumhuriyete evet diyecek, fakat eleştiri getirecek isimlerin dahi katılması istenmemiş, bunlara Meclis’e gelmemeleri hatırlatılmış, hatta bazılarının evlerinin önüne polis dikilmiştir. Cumhuriyetin ilan ediliş tarzı tek adam yönetimi oluşturmakla tavrı ile alakalıdır. Cumhuriyet dar bir kadro ile ilan edilmiş, böylece Türkiye’nin yakın dönem yönetici ekibi belirlenmiştir. Bu aynı zamanda, birçok önemli ismin cumhuriyetçi de olsa tasfiyesi anlamına gelmektedir.”   

 “Başkent Ankara Olacak”  

 İngiliz devletinin, kendilerine bağlı laik bir cumhuriyetin ilânını yönlendirdikleri gibi Ankara’nın “başkent” olmasını da ima ediyor:  “Osmanlı’nın yıkılıp yerine bir cumhuriyet kurulması konusunun W. Ormsby-Gore'un 13 Ocak 1918 tarihli muhtırasında yer aldığı” belirtilen kitapta, “Söz konusu muhtırada; bundan böyle Ermeni, Arap ve Yahudilerle ittifak yapılması, barışın sürekliliği için de İngiliz İmparatorluğu'nun tabiî düşmanı, Osmanlı-Türk devletinin ‘üçüncü sınıf bir devlet durumuna sokulması gerektiği’ iddia ediliyordu. Lord Gürzon'un ‘başkenti Ankara veya Bursa olacak bir Türk Devleti'nden’ sarahatle söz etmesini acaba Hariciye Nazırı'nın uzak görüşlülüğü ile mi açıklamalıdır?” deniliyor. 

   “M. Kemal’in Anadolu’ya geçişine İngilizler destek oldu”                                                           M. Kemal’i Samsun’a Padişah Vahdettin’in gönderdiği hâdisesi güneşin var olduğu gerçeği kadar belgelerle bilinmesine rağmen resmî târih kitapları bu gerçeği yazmaz. Adı geçen kitaptan bu gerçeğin üstüne, M. Kemal’in Samsun’a geçerken ayrıca el altından İngiliz desteğinin olduğunu öğreniyoruz: “Artık bazı Türkçe resmî kaynaklarda da Mustafa Kemal Paşa'yı İngiltere'nin Anadolu'ya gönderdiğine dair ifadeler yer alabildiği” anlatılıyor kitapta: “Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde doçentlik tezi olarak hazırlanan bir çalışmada, ‘Bir İngiliz Dışişleri görevlisi Mustafa Kemal'i İngiltere'nin Anadolu'ya gönderdiğini yazıyor’ denildikten sonra, Anadolu'ya gönderildikten kısa süre sonra geri çağrılmasının da İngiltere tarafından istendiği kaydedilerek bir nevi telafi yoluna gidiliyor. Resmî tarihte Mustafa Kemal Paşa’nın İngilizlerin rağmına Samsun'a çıktığı, Hatta bir İngiliz savaş gemisi yakalamak üzere onun bindiği ‘köhne’ gemiyi takip etmiştir. Halbuki Samsun'da o sırada İngiliz askerleri vardır ve maksad Mustafa Kemal'in önüne geçmekse İngilizler bu imkâna sahipti.” 

  “İngiliz Desteği Nutuk’ta da Yer Alıyor”  

 Bu mesele adı geçen kitapta şöyle anlatılıyor: “İngilizler, bilhassa devlet ve milletimizin umuru dâhiliyesine ve maksadı meşru takib ettiği tahakkuk eden harekâtı milliyemize katiyen müdahale etmeyeceklerine dair Eskişehir 'den izam eyledikleri (yolladıkları) bir hey'et-i mahsusa ile söz verdiler. Milleti murakabe-yi mukadderatında kabine ile karşı karşıya bıraktılar.”  (s.54)                                “Millî Mücadele ve Hilâfet”   

 Resmî tarih kitaplarında M. Kemal’in baştan beri Batılı bir cumhuriyetçi olduğu yalanı işlenir. Oysa M. Kemal asıl zihniyeti pozitivist modernleşme taraftarı olsa da iktidarı yakalamak için son derece pragmatist biridir. Onun hilâfetin korunması gerektiğini ve halife olmak istediğini hangi ders kitaplarında okuyabiliriz? Mustafa Kemal Paşa, Millî Mücadele’nin başlangıcından itibaren vatan ve milletin kurtarılması ile birlikte hilâfet ve saltanatın kurtarılmasını da savunmuştur. Bu Osmanlı Devleti’nin devamı demektir. Osmanlı devletini yıkmak, düşünülse bile başlangıçta bunun dile getirilmesi mümkün değildir. Millî Mücadele’nin sonraki anlatımları bunun tersini iddia eder. Baştan itibaren saltanat ve hilafetin de hedef alındığı iddiaları temelsizdir. Milli Mücadele’nin öncü kadrosu Osmanlı Devleti’nin kurtarılması, hilafetin ve meşruti sistemin devamı düşüncesini sonuna kadar muhafaza etmiştir. Değişimi en iyi anlatan örneklerden biri hilâfet meselesi. Kazım Karabekir Paşa’ya göre Mustafa Kemal, kafasına halife olmayı koymuş. 16 Ocak 1923’te şöyle der: ‘TBMM hükümeti, şer-i şerifi(şerefli şeriat) ahkâmından ibaret olan şura, adalet ve ululemre itaat esasına tevfikan (bağlı olarak) teşekkül etmiştir ve Türkiye Devleti için hilâfet mevzuu bahis olmayıp ancak bu âlem-i İslâm nazar-ı dikkate alındığı zaman var olabilir çünkü makam-ı hilâfet yalnız Türklere ait değil, yüce âlem-i İslâm’a aittir. Hilâfet meselesini hal ve tesbit edecek seviyeye vasıl oluncaya kadar TBMM makam-ı hilafeti bir nokta-i ümid olarak muhafaza edecektir.’ (…)” 

Karabekir, “M. Kemal çıkamadığı makamı yıktığını, yâni hilâfeti kaldırdığını” söylüyor 

 Hilâfetle ilgili tesbitlerin hülâsası şöyle: “7 Şubatta Balıkesir Zağanos Camii’nde öğle namazı kılındıktan sonra Mevlüt okunur ve Mustafa Kemal minbere çıkarak İslâmiyeti öven o meşhur konuşmasını yapar. 5 Şubat’ta Akhisar’da iken İsmet Paşa’dan Lozan’daki barış görüşmelerinin kesintiye uğradığı hakkında şifreli telgraf gelir. İngilizler hilâfetin kaldırılmasını isterler çünkü İslâm dünyasındaki sömürgelerinde başları derttedir. Kâzım Karabekir, Mustafa Kemal Paşa’nın çıkamadığı bir makamı yıkmaya karar verdiğini ve hilâfetin bu sebeple kaldırıldığını ifade eder.”     

    İstiklâl Mahkemeleri’nin cellâtları M. Kemal’in güvendiği kişilerdi

 Kitapta İstiklal Mahkemeleriyle alâkalı çarpıcı bilgiler mevcut: “Cumhuriyet’in kuruluş dönemi İstiklal Mahkemeleri söz konusu edilmeden tam mânasıyla anlatılamaz. İlk defa 1920 yılında bu olağanüstü mahkemeler, başlangıçta daha çok askerden kaçanları caydırmak için kullanıldı. Savaş bitince mahkemeler ortadan kaldırıldı. Cumhuriyetin ilânından sonra tekrar hilâfet tartışmaları sırasında teşkil edildi. Şapka inkılâbı sırasında bu mahkemeler çok etkin bir şekilde kullanıldı. Mahkemelerde sanığın sorgulanması hem savcı, hem de hâkim tarafından yapılıyordu. Sanık, kanuni kısıtlama olmamasına rağmen tatbikatta, avukat tutma hakkına sahip olmadığı gibi şahit de çağıramıyordu. Mahkemenin kararı kesindi, temyiz ve bir üst merci söz konusu değildi. Mahkemeler tarafından verilen ölüm cezaları Meclis’te hemen tasdik ediliyordu. Mahkemeler TBMM üyeleri arasından seçilen hâkim ve savcılardan meydana geliyordu. Uygulamada, Mustafa Kemal Paşa’nın güvendiği ve kendisine bağlı kişilerin seçildiği görülmektedir.”   

  “CHF’nın devletle özdeşleştirilmesi”     

  Cumhuriyet devleti demek, Altı Ok Chp programı demektir dediğimizde iftira attığımızı söyleyenler bu kitabın aşağıdaki satırlarını okumalıdırlar: “...1931’de CHF üçüncü büyük kongresi yapıldı. Bu kurultayda ilk defa bir parti programı kabul edildi. Bu programda ‘güçler birliği’ prensibi öne çıkarılıyor ve altı ok ilkeleri, 1927’de kabul edilen cumhuriyetçilik, milliyetçilik, halkçılık ve laiklik ilkelerine devletçilik ve inkılâpçılık ilkelerinin eklenmesiyle tamamlanıyordu. (…) Recep Bey (Peker), Parti’nin devlete hâkimiyetini inkılâp tarihi konferanslarıyla da doktrinleştirmeye çalıştı. (…) Bu sistem, tek partici, tek şefci, bürokratik-oligarşik bir siyasî ve sosyal yapı öngörmektedir. Nitekim Cumhuriyet Halk Partisi’nin 4. Kurultayında (1935) bu kesin ifadesini bulmuştur. Bu kurultayda bir parti programı değil, bir devlet düzeni programı hazırlanmıştır. Parti’nin Genel Sekreteri Recep Peker bu kurultayda şöyle söyler: ‘Türkiye Cumhuriyeti bir parti Devleti’dir.’ (…) Genel Başkan Vekili İnönü… parti ile hükümetin birleştiğini…’ açıkladı. CHP’nin altı okunun 1937’de Anayasa’ya sokulması ile Parti prensipleri devletin temel ilkeleri hâline getirildi. (…) Kemalizmin altı oku… Bunlardan devletçiliğin, inkılâpçılığın ve laikliğin kesin olarak totaliterliği öngördüğünü söyleyebiliriz. (…) Altı Ok ilkelerinin Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’na (Anayasa’ya) sokulması görüşmeleri sırasında Komisyon başkanı Şemseddin Günaltay, ‘Öncelikle bu ilkelerin Türk’ün tarihteki hayatından çıkarıldığını’ öne sürer. ‘Türk, bugüne kadar süregelen varlığını bu ilkelerle koruyabilmiştir.’ (…) Günaltay bunları Atatürk’ün ölümünden bir yıl önce, Kemalizmin tamamlandığı, son şeklini aldığı günlerde söylemektedir.”                                                                                      

“Halk Fırkası lâdinî ve lâahlakî olmalı imiş!”  

 Halk Fırkası’nın, 1937’den sonraki adıyla Chp’nin Cumhuriyet devletinin temeli ve kendisi olduğunu ve eş anlamlı bu iki müessesenin laikçilik üzerine bina edildiğini bize inanmayanlar bu kitaptan okusunlar: “Türkiye Cumhuriyeti’nin asıl karakterini en azından tek parti döneminde, tamamıyla laiklik ilkesinin ve uygulamasının tayin ettiğini söylemek mümkündür. ‘Laiklik’ en aklî olarak bir modernleşme gerekçesi olarak görülmüş ve savunulmuştur. (…) Bir nevi laiklik ideolojisi ‘laisizm’ yani ‘laikçilik’ söz konusu olmuştur. Böylece devlet dîni kontrol altında tutmakta ve laikliği uygulatmaktadır. (…) 1923-30 arasında İslâm’dan uzaklaşmaya, laikliğe mecbur edilen Türkiye, tabiî olarak şiddete ve İstiklâl Mahkemelerine de mahkûm olmuştur. Türkiye’nin dinî yapısının Lozan Konferansı’nın tamamlanmasının hemen ardından tartışılmaya başlanması ilgi çekicidir. Kâzım Karabekir konunun bu tarafına dikkat çekmektedir. Karabekir, Ankara’da Lozan’dan sonra yeni bir hava esmeye başladığını, İslâmiyetin ilerlemeye engel olduğunun üst kademelerde ve parti toplantılarında seslendirildiğini belirtmektedir: ‘Halk Fırkası lâdinî ve lâahlakî olmalı imiş! Macarlar ve Bulgarlar gibi ufak milletler bizim gibi, Almanya tarafında bulunarak mağlup oldukları hâlde, istiklâllerini muhafaza ediyorlarmış. Medeniyete girmişlermiş. Türkiye, İslâm kaldıkça, Avrupa ve hele İngiltere müstemlekelerinin çoğunun halkı İslâm olduğumuzdan, bize düşman kalacaklarmış? Sulh yapmayacaklarmış.”

Hâsıl-ı kelâm; ilkokuldan üniversiteye kadar okullarda okutulan Kemalist Cumhuriyetin yazdırdığı resmî tarih kitaplarından şüphe edenler D. Mehmet Doğan’ın “Türkiye Cumhuriyeti Tarihine Giriş” kitabını okumalıdırlar.(ilbeyali@hotmail.com)

 

Bu haber toplam 1180 defa okunmuştur
  • Yorumlar 1
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Diğer Haberler
    Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
    Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim