Şu bilgi de hoş; kaybolup gitmesin: Merhum Şerif Benekçi ile Zaman Gazetesi’nde bir mülakat yapılıyor. (Mâlûmunuz kendisi imam idi; romanları da “hidâyet romanı” sayılır bu yüzden). Gazeteci şuna yakın bir soru soruyor: “Hocam, Müslümanlar roman, film gibi imkânlardan faydalanmakta biraz geç kalmadılar mı?”
Cevâbı âdetâ ezberledim: “Hangi mevzûda geç kalmadık ki... Bir kuşlukta uyandık. Bir de baktık ki namaz geçmiş. Namazı kazâ etmenin telâşıyla tâdîl-i erkânı da terk ettik. Oysa düşünmedik ki kazâda da tâdîl-i erkân gerekir.”
“Tâdîl-i erkânı terk etmek”... Bu, bir taraftan “vaaz”ın terki, öbür taraftan işini adam gibi yapmanın terki olarak anlaşılabilir. (Kendisinin, daha çok “işi tekniğine göre yapmamayı” kastettiğini sanıyorum) Hakîkaten geç kalmışlığın telâşıyla yazılan Oğlum Osman, Kızım Ayşe gibi roman denilmeye şahit isteyecek karalamalar meçhûlümüz değil. Ama bunların bile vaaz bakımından bir vazîfe gördüklerini, birçok insanı müspet yönde etkilediğini söylemek, hakkı teslîm etmektir.
Tâdîl-i erkânı terk etmeyelim. Yani bir taraftan adam gibi roman yazalım; dost düşman kabûl etsin bunu... Ama öbür taraftan asıl mes’ûliyetimiz olan “vaaz”ı, “nasîhat”i de unutmayalım. “İslâmî” bir roman olacaksa, onu İslâmî yapacak olan başka nedir? Bize dudak bükeceklermiş, büksünler! Kimden utanıyoruz, kimden korkuyoruz yahu! Biz mü’miniz... Başkaca her şey ayağımızın altındadır!
Yazının devamı için:https://www.yeniakit.com.tr/yazarlar/ahmet-talib-celen/musluman-yazarin-vaaz-mesuliyeti-2-51631.html?page=3































Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.