• İstanbul 1 °C
  • Ankara 1 °C
  • İzmir 6 °C
  • Konya -2 °C
  • Sakarya 2 °C
  • Şanlıurfa 3 °C
  • Trabzon 7 °C
  • Gaziantep 2 °C
  • Bolu -3 °C
  • Bursa 2 °C

“Anayasa doğru Türkçe ile yazılmalı, komisyonda Türkçeyi güzel kullanan yazarlar da bulunmalı”

“Anayasa doğru Türkçe ile yazılmalı,  komisyonda Türkçeyi güzel kullanan yazarlar da bulunmalı”
Türkiye Yazarlar Birliği Anayasa konusunda görüşlerine TBMM başkanı Cemil Çiçek’e sundu. Yeni anayasa ile ilgili çalışmalara bir katkı da Türkiye Yazarlar Birliği’nden geldi.

 

TYB Raporunda, “devrim kanunları”nın anayasa ile dokunulmazlaştırılmasına karşı çıkılarak, dini görüş farklılıklarının ifade edilebileceği bir yapılanmaya izin verilmesi üzerinde duruluyor. TYB’nin tesbitine göre, alevî açılımı tekke ve zaviyelerin kapatılması ile ilgili devrim kanununda tıkandı. Çözüm, dini görüşlerin, eğilimlerin meşru zeminlerde ifadesinin yolunun açılması. Bu şekilde cem evlerine ve diğer dergâhlara izin verilmesi gerekiyor.

TBMM Başkanı Cemil çiçek’e sunulan TYB raporunda, Anayasanın hukuk normu olarak yeri, uzunluğu kısalığı, hâkimiyetin kaynağı, bir dil ve edebiyat metni olarak anayasa, meşruiyet tanımlamasının doğru yapılması, ideolojik meşruiyet tanımlamasının terk edilmesi, inkılâplar ve yeni anayasa, aktüelin baskısı ve anayasa, laiklik kelimesinin durumu, kalıcı kelimelerin ve kavramların kullanılması, kimlik tanımlamasının vatan kavramı çerçevesinde yapılması, resmi dilin Türkiye’nin tabiî anlaşma dili olan Türkçe olduğunun belirtilmesi, Anayasa metni oluşturulurken sadece siyasiler, hukukçular ve teknisyenlerin değil, dilciler ve yazarların da heyette olması vb. konular yer alıyor.

TYB raporunda yer alan hususlardan biri de İstiklâl Marşı ile ilgili. İstiklâl Marşı’nın anayasanın ruhu olması gerektiği belirtiliyor. Raporda bu konuyla ilgili şu görüşe yer veriliyor: Tarihimizden kaynaklanan gerçek bir millî mutabakat metni olan İstiklâl Marşı, yeni anayasanın muhtevasında hissedilmelidir. İstiklâl Marşı, Türkiye’nin ruhudur, milletimizin varoluşunu en iyi anlatan metindir. Anayasa’da mutlaka İstiklâl Marşı vurgusu yapılmalı, mensubiyet, aidiyet ve millet tanımlarında esas ittihaz edilmelidir.

 

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

TÜRKİYE YAZARLAR BİRLİĞİ’NİN

YENİ ANAYASA İLE İLGİLİ GÖRÜŞLERİ

  2 Nisan 2012

Sunuş      

Anayasa’yı olağanüstü dönemlerin metni olmaktan çıkaracak güçlü bir başlangıç için iki binli yılları beklemek gerekti. Türkiye’de sivil anayasa hiç bir zaman bu kadar yakınımızda olmadı. Anayasa olağanüstü dönemlerde yapılır, darbecilerin oluşturduğu “kurucu meclis”ler tarafından hazırlanır ve halka tasdik ettirildikten sonra sivillere onu uygulamak ve kısmen de değiştirmek kalırdı.  

Anayasa çalışmaları yapılırken, siyasi partiler, gönüllü kuruluşlar hatta şahısların görüşleri alınıyor. Geniş bir zeminde anayasanın tartışılması daha önce benzeri olmayan güzel bir başlangıç. Fakat, ortaya çıkan hâsıla henüz tatminkâr görünmüyor. Farklı kesimler, bilhassa siyasî kurumlar gerçek niyetlerini ortaya koymuş değiller.  

Türkiye Yazarlar Birliği, muhtelif zeminlerde yeni anayasa ile ilgili görüşlerini dile getirdi ve getirmeye devam ediyor. İstanbul’da Gönüllü Kuruluşlar Vakfı’nın düzenlediği toplantıda, görüşlerimiz Türkiye’nin çok sayıda dernek ve vakıf yöneticileri ile paylaşıldı. 24 Mart’ta yapılan Genel Kurulumuzda, yeni Anayasa da tartışma konularımızdan biri idi.  

Başkanlığa sunulan anayasa çalışmaları ile ilgili görüşlerimiz D. Mehmet Doğan başkanlığında Ercan Yıldırım, Öner Buçukcu ve Atilla Mülayim tarafından hazırlandı.  

TYB madde madde anayasa taslağı teklif etmiyor. Temel konular ve prensipler üzerinde duruyor.  

Anayasanın hukuk normu olarak yeri, uzunluğu kısalığı, hâkimiyetin kaynağı, bir dil ve edebiyat metni olarak anayasa, meşruiyet tanımlamasının doğru yapılması, ideolojik meşruiyet tanımlamasının terk edilmesi, inkılâplar ve yeni anayasa, aktüelin baskısı ve anayasa, laiklik kelimesinin durumu, kalıcı kelimelerin ve kavramların kullanılması, kimlik tanımlamasının vatan kavramı çerçevesinde yapılması, resmi dilin Türkiye’nin tabiî anlaşma dili olan Türkçe olduğunun belirtilmesi, Anayasa metni oluşturulurken sadece siyasiler, hukukçular ve teknisyenlerin değil, dilciler ve yazarların da heyette olması vb. konular metnimizde yer alıyor.

Kısacası, hep aynı çerçeveler içinde dönüp duruyor hissi uyandıran anayasa tartışmalarına, TYB zihin açıcı bir metinle katılıyor.  

Temel konular, tesbitler ve teklifler

1. Anayasa metni mümkün olduğu kadar kısa olmalı  

1876’dan 2012’ye 136 yıl…5 anayasa, sayısız değişiklik… Osmanlı anayasası (1876) uzun süre uygulanamadı, Cumhuriyet anayasaları ise uygulanmadı…  

En iyi anayasa olmayan anayasa! Örnek İngiltere! Ondan sonra en iyiler, en kısa olanlar.  

ABD anayasası 7 maddedir. Her madde temel bir konu ile ilgili. 12 sayfalık bir anayasa. 1964’e kadar 24 değişiklik yapılmış, değişiklikler ana metne ilave babında. 9 sayfa da o tutuyor. Toplam 21 sayfalık biri metin.  Haklar ve hürriyetler, 1776 Bağımsızlık Bildirisi’nde yer alıyor. Devlet kurucuları niyetlerinin hâlisliği konusunda Allah’ı şahit tutuyorlar. Ulu Tanrı’nın himayesinde tam bir güvenle dolu olarak bu devlet için her şeylerini ortaya koyduklarını belirtiyorlar.  

Bu “Anayasa”da uzun uzadıya hiç bir hak veya hürriyet tanımlanmıyor.  

Osmanlıların da İngilizler gibi anayasası yoktu… Osmanlı siyasî ve sosyal sistemi kendine mahsus dengeler kurmuştu. Bir taraftan padişahın da üstünde olan dinî hukuk, diğer taraftan toplumun geleneğinden gelen “ürf ü âdat” belirleyici idi.  

Padişah ne dinî hukuku, ne de örf ü âdatı değiştirebilirdi. Bugünkünden farklı ve güçlü bir “hukukun üstünlüğü” anlayışı söz konusu idi.  

2. Mahmud’dan sonra Osmanlı sistemi değişim geçirdi, padişahların gücü arttı. Batıcı yönetici sınıf, bürokrasi; padişahın gücünü sınırlamak, kendi konumunu sağlama almak için Anayasa yapmak için harekete geçti.  

Kanun-ı Esasi 119 madde idi, fakat 16 sayfa tutuyordu!

1920 Metni 24 madde ve 4 sayfa.

1924 Teşkilat-ı Esasiye’si, 105 madde, 16 sayfa.

1960 Anayasası 157 madde 60 sayfa

1980 Anyasası 175 madde 106 sayfa!  

“Temel metin” sayılan anayasa gittikçe büyüyor, hatta şişiyor! Yeni bir anayasa hazırlanırken, bu husus bilhassa dikkate alınmalı.  

136 yıl içinde Anayasa büyüdükçe ne büyüdü?  

Hukukî niteliği büyümedi! Haklar ve hürriyetler genişlemedi. Vatandaşın fizikî ve ruhî varlığı teminat altına alınamadı.  

Anayasadaki ayrıntılı düzenlemeler işleyişi rahatlattı mı? Bu sorunun cevabı da ne yazık ki olumlu değil.  

2. Hâkimiyet Anayasa’da değil, millette olmalı

1960 Anayasası’na kadar, hâkimiyeti elinde bulunduran TBMM en üstte idi. 1960 Anayasası ile Anayasa metni en üste konuldu. Millî irade emaneti TBMM’de; asıl irade, yönetim iradesi Anayasa’da. Anayasa’yı yorumlamak yetkisi de Anayasa Mahkemesi’nde. Dolayısıyla, Anayasa Mahkemesi millî iradenin üstünde!  

1961 Anayasası’ndan itibaren oluşturulan sistem kamunun ortak aklına güvenmeme esasına dayanıyor. Halk her zaman hata yapabilir, öyleyse bütün yetkiler onun reyine bırakılmamalı! Bu aynı zamanda seçkinlerin vatan kurtarma misyonunun üst bir metinde tanınması anlamına geliyor.  

1961’den sonranın güvenlikçi anayasaları toplumun, ortak aklın, iradesine güvenmedikleri gibi, halkın sağduyusuna da güvenmiyorlar.  

1960 sonrasına çok da haksızlık etmeyelim, 1924 anayasası, millet adına bürokrasinin bütün yetkileri kullanması şeklinde uygulandı. 1950’den sonra, bürokrasinin yetkileri kısıtlandı, çünkü Meclis’i artık o oluşturamıyordu. 1960 darbesi, bürokrasinin yetkilerini üst bir metne yazma hamlesidir. Anayasa’da bürokrasi resmen iktidarı belli ölçüde halkın seçtikleri ile paylaşmaya razı oldu. Fakat dizginleri elinde tutmak için gerekli mekanizmaları da oluşturdu.  

Yeni Anayasa metni, bütün bu sakıncalar dikkate alınarak, hâkimiyeti tamamıyla halka verecek şekilde yazılmalıdır.  

3. Anayasa doğru ve güzel bir Türkçe ile yazılmalı

Dil devriminden en büyük yarayı “hukuk” aldı, dersek asla mübalağa etmiş olmayız. Hukuk, normatif bir ilim olarak, kelimeler üzerine kurulur ve nüansları ıskalayamaz. “Lâfız”, “söz” asla önemsiz değildir. Hukukî bir metinde noktanın, virgülün, hatta bu işaretlerin yerinin, bile önemi vardır.

Öztürkçecilik, dilin farklı anlam taşıyan birçok kelimesini tasfiye etti, unutturdu. Birçok anlam bir kaç kelimenin sırtına bindirildi. Temel kelimelerden örnekleyelim: Hukuk, dâva, adliye, mahkeme, hüküm, kaza… Neredeyse bütün bunların yerine tek bir kelime kullanılıyor artık: Yargı!  

Gerçekten sözünü ettiğimiz kelimeler bir tek kelime ile ifade edilebilir mi? Dâva ile mahkeme aynı olabilir mi? Kaza ile hukukun farkı yok mu?  

“Anayasa” kelimesi Dil Kurumu’nun 1945’te yayınlanan ilk Türkçe Sözlüğü’nde yer almıyor. Sözlüğün yayınlandığı yıl Teşkilat-ı Esasiye Kanunu, “Anayasa” adı verilerek sadeleştirildi. 1952’de ise isim ve metin eski haline çevrildi.  

Türkiye “anayasa” ile 1877’de tanıştı. O zamanlar adı “Kanun-ı Esasî” idi. Yani “temel kanun”, “esas kanun”. Cumhuriyet’ten sonra adı “Teşkilat-ı Esasiye Kanunu” oldu. Aslında en doğru adlandırma bu olmalıdır: Temel teşkilat kanunu. Devletin yapısıyla ilgili temel kanun… Sonra ne olduysa, adı “anayasa” oldu. Anayasa “Teşkilat-ı Esasiye”yi aşan bir anlama işaret ediyor. Bütün kanunların anası olan bir kanun!..  

Bu kavram kargaşalığının 1960’larda kökleştiği ortada. Türkiye’nin en ünlü Teşkilat-ı Esasiye hocası, rahmetli Ali Fuat Başgil idi. 1960 darbecileri onu dışarıda tutarak zamanın bazı üniversite hocalarına Anayasa hazırlattılar. Bu anayasaya göre Başgil cumhurbaşkanı adayı olduğunda da, ölümle tehdit ettiler! Demek ki, Türkiye’de Anayasa denilen metinler darbe ürünü ve onun nasıl yorumlanacağı konusunda asıl söz sahibi olan da darbeciler!  

4. Anayasalarda tarihî değişmezler korunmalı

Türkiye’nin 1876’da hazırlanan ilk anayasası, “Kanun-ı Esasî” ile sonraki anayasalar ve şu an yürürlükte bulunan Anayasa’da değişmeyen birçok hüküm mevcut. Bu durum yüz otuz küsur yıldır bazı temel konularda ve kabullerde süreklilik bulunduğunun emaresi olarak kabul edilebilir.  

İlk anayasada, Osmanlı Devleti gibi çok dinli, uluslu ve merkezî idare dışında “eyalet-i mümtaze” denilen “özerk” eyalet yönetimleri bulunan bir devletin anayasasında, “Memalik-i Osmaniye’nin (Osmanlı ülkesinin) yekvücut (bir bütün) olduğunun ve hiç bir sebeple tefrik (bölünme) kabul etmeyeceğinin belirtilmesi bilhassa ilgi çekicidir.  

İlk anayasadan bugüne değişmeyen bazı temel hükümler şöyle sıralanabilir:

Vatandaşlık esası (bütün teb’a hangi din ve mezhepten olursa olsun, istisnasız Osmanlı veya Türk); herkes şahsî hürriyete sahip, şahsî hürriyetin sınırı başkalarının hürriyetine dokunulmaz, ancak kanunla sınırlanabilir; matbuat (basın-yayın) kanun dairesinde serbest; ticaret sanat, tarım maksadıyla şirket kurma serbest; şikâyet hakkı var, öğrenim serbestisi var ve ilköğretim zorunlu.  

Değişmezler bunlarla sınırlı değil: Kanun önünde eşitlik; mülkiyet/mesken dokunulmazlığı, tabiî mahkeme prensibi var; müsadere, angarya, işkence, eziyet yasak... Resmi dil ise Türkçe.  

Mevcut Anayasa ile ilk Anayasa, yani Kanun-ı Esasî arasında bazı farklar da var elbette. Ama en önemli fark, ilk metnin dili ile son metnin dili arasında. İlk anayasanın sağlam, oturaklı bir Türkçe / Osmanlıca ile yazılmasına karşılık, 1982 anayasasının Türkçesi dikkat çekecek kadar bozuk. Sırf bu yüzden bile 1982 anayasasının değişmesi şart!  

5. Anayasa kanunların esası olmamalı.  

“Kanunların esası olan bir kanun!” Anayasa böyle tarif edilebilir mi?

Anayasa esasında, devletin yapısını, işleyişini belirleyen; devlet yönetimi ile hak ve hürriyetlerle ilgili umumî hükümler ihtiva eden bir metin olmalıdır. Yani tam tabiri ile ve 1924 anayasasına verilen adla “Teşkilat-ı Esasiye Kanunu!” Bu başlık sonradan “Esas Teşkilat Kanunu” olarak sadeleştirilerek kullanılmıştır.  

Bunu öztürkçeleştirmek cinayetini işlemekten yana değiliz ama nasıl komik bir başlık çıkacağının görülmesi için deneyeceğiz: Temel Örgüt Yasası!  

Türkiye’nin anayasanın tam da böyle bir metin olmadığına fark etmek zor değildir. Her halde mevcut anayasa dünyanın en uzun anayasalarından biridir ve bazı maddeleri kesinlikle dünyanın en uzun anayasa maddeleridir.  

Anayasa’nın bazı maddelerine bakarsanız, “bu hükümler kanunda düzenlenmeliydi” dersiniz. Yetmez, “tüzükte veya yönetmelikte düzenlenmeliydi” diyeceğiniz maddeler de çıkar!  

Anayasa, 1960’dan sonra kesin olarak kanunların üstünde görülmeye başlanmıştır.  Sebebi basit: Kanunları TBMM yapar. Fakat 1960 ve 1980 anayasalarını askerlerin denetiminde, özel olarak oluşturulan Meclisler yapmıştır.  

Bu meclislerin halk iradesiyle, millet hâkimiyetiyle alâkası yoktur ve askerler tarafından belirlenmişlerdir. Anayasa yapıldıktan bir süre sonra dağıtılmışlardır. Darbe otoritelerinin yaptığı, yaptırdığı anayasalar, Meclis’in ve Meclis tarafından yapılan kanunların üstünde sayılmıştır.  

Anayasaya aykırılık konusunu ele alan özel yetkili bir yüksek mahkeme (Anayasa Mahkemesi) oluşturulmuştur. Bu kurumun yaptığı, Osmanlı döneminde şeyhülislamlığın yaptığına benzer, onun ideolojik bir versiyonudur.  Fakat burada mesele şu: Şeyhülislam, ne Meclis’in, ne de mevcut iktidar güçlerinin yapmadığı bir metni esas alır. O padişahın da, Meclis’in de üstündedir. Elbette kanunların da! Kur’an ahkâmı, herkesi bağlar!  

Darbecilerin anayasası –hâşâ- laik bir Kur’an mı ki? Kur’an, 1400 yıldan beri korunan ilahî bir metin. Anayasa Mahkemesi önce 1960 darbecilerinin metnini, sonra 1980 darbecilerinin metnini değişmez, değiştirilemez olarak gördü. Ona göre hükmetti. Sadece değişmez, değiştirilemez denilen maddelerini değil, onun arka planındaki ideolojiyi de öyle gördü.  

Fakat ideoloji bitti! 20. Yüzyılın başında dünya sisteminin Türkiye’ye dayattığı mağlubiyet ideolojisinin sonuna gelindi. 21. yüzyılda yeni şeyler söylemek zorundayız. Elbette bunu söylemenin dilini de bulmamız lâzım. Gerek meşrutiyetçiler, gerekse cumhuriyetçiler anayasa yaparken zamanlarının sağlam Türkçesini esas aldılar. Onların metinlerinde diyebiliriz ki, Türkçe kusuru yok. Çünkü Osmanlı anayasacıları gibi Cumhuriyet anayasacıları da köklü bir Osmanlı geleneğinden süzülmüş zengin bir dile sahiptiler. 1960 yılına gelindiğinde durum değişmişti. Artık o sağlam dil kaybedilmiş, dil devrimi Türkçeye büyük hasarlar vermişti.  

6. Anayasa yazılırken sadece siyasiler, hukukçular, teknisyenler değil, dilciler ve yazarlar işin içinde olmalı  

Mevcut Anayasa’nın dili kelimenin tam manasıyla “berbat”tır! Hele o bugüne kadar hiçbir milletvekilinin kürsüde sürçmeden okuyamadığı meşhur yemin metni! Bozuk bir “askerî Türkçe” ile kaleme alınmıştır! Maalesef askerî Türkçe, 28 Şubat metinlerinde de görüldüğü gibi, Türkçe sınıflamasında asla güzel Türkçe değildir!  

1980 Anayasası’nda bir nesilde değişimin bu anlamda hangi noktalara geldiğini görmek zor değil. Türkçesi 1960 Anayasa’sından daha bozuk bir anayasadır 1980 Anayasası. Kısacası en bozuk Türkçeli Anayasa, 1980 Anayasası’dır!  

Yeni anayasa sadece kaideler toplamı değil, güzel bir Türkçe numunesi olmalıdır. Doğru ve zengin Türkçe, metni güçlendirir, yanlış anlamaları önler.  

Bir hukuk dili kurmak kolay değildir. Osmanlı bunu yüzyıllar içinde yaptı, Ahmet Cevdet Paşa 19. Yüzyılda Osmanlı hukuk dilini Mecelle ile şahikasına çıkardı. Yeni anayasa yapılırken, işin içinde elbette öncelikle siyasiler, hukukçular, teknisyenler olacaktır. Onların yanında, dilciler ve sağlam Türkçeli yazarlara da ihtiyaç vardır. Dildeki bozulma, daralma ve zaafiyet, 2012 Anayasası’nın 1980 Anayasası’ndan daha berbat bir metin olmasına yol açabilir.  

7. Meşruiyet tanımlaması doğru yapılmalı, ideolojik meşruiyet tanımlaması terk edilmeli

Bütün anayasalar meşruiyet tanımlaması ihtiva eder. Türkiye anayasalarında bu ikinci maddede düzenlenmiştir. Cumhuriyetin kurucu anayasasında devletin dini, dili ve başkenti yazılıdır.  

Bu o zaman için bir durum tespitidir. Meşruiyet de bu çerçevede tanımlanmıştır. Uygulamada bir süre sonra din meşruiyet tanımlamasının unsuru olmaktan çıkarılmıştır. Bu 1928’de fiile dönüştürülmüştür. Artık resmen de din meşruiyet tanımlamasında yer almamaktadır. Fakat yerine neyin konulacağı belli değildir.  

Aslında “parti devleti”ne dönüşmüş olan Cumhuriyet’te dinin yerine neyin konulacağı, parti tarafından belirlenmiştir. 1928’de parti ilkeleri olarak ilan edilen 6 ok, 1937’de Anayasa’ya ithal edilmiştir.  

Türkiye 1937’den itibaren resmen bir “ideoloji devleti”dir. Çok partili hayata geçtikten sonra tek partinin ideolojisi anayasadaki yerini korumuş ve DP’nin meşruiyeti ideoloji çerçevesinde sorgulanmıştır.  

Bu sorgulama, 1960 darbesine gerekçe oluşturmuştur.  

1960 anayasası, devletin ideolojik meşruiyet zeminini daha kuvvetli şekilde çizmiş, muhtemel demokratik gelişmelere karşılık da, kuvvetler ayrılığını etkin hale getirmiş, bürokratik yapıyı ve bu yapıyla ilintili yargıyı siyasetin üzerine yükseltmiştir.  

1980 darbesinden sonra aynı yönde bir hamle daha yapılmıştır. İdeoloji her iki anayasada 2. Maddenin sınırlarından taşmış, bütün metne sirayet ettirilmiştir. Bunun neticesi olarak temel hak ve hürriyetlerin esas kısıtlama çerçevesi bu meşruiyet tanımı çerçevesinde yapılmıştır.  

8. Sisteme meşruiyet kaynağı oluşturan ideolojik ibareler Anayasa metninden ayıklanmalıdır.

Şu raddede yapılabilecek olan, Anayasa’nın ideolojisizleştirilmesi ve meşruiyet için halk oyunu esas almak olmalıdır.  

Hâkimiyet milletindir, sistemi onun reyi belirler. Meşruiyet kriteri olarak halk iradesinin alınması, demokratik yapıyı güçlendirecektir.  

Böyle bakıldığında, yüz veya doksan yıl öncenin inkılâpçı anlayışının bugüne ne söylediğini sorgulamak zorunlu hâle gelir.  

Bilindiği gibi, 1924 Anayasası’nın ardından gelen anayasalar, inkılâp kanunlarının anayasa aykırılığının iddia edilemeyeceği hükmünü ihtiva etmektedir. Bu açıkça “bu kanunlar anayasaya aykırı” demektir. Bu anakronik durumdan kurtulmanın yolu, bu hükmün yeni anayasada yer almamasıdır. Böyle bir koruma olmadığında, bugün için geçerliliği kalmayan kanun hükümlerinin yok sayılması veya değiştirilmesi kolaylaşacaktır.  

Gerçi bu kanunların anayasaya aykırılığı iddia edilememektedir ama bu durum değiştirilebilmelerini engellememektedir. Nitekim bu kanunlarda 1950’li yıllardan beri muhtelif değişiklikler yapılmıştır.  

9. Dünün inkılâpları, bugünün gerçekleri ile örtüşmüyor, akılcı yol seçilmeli.  

Türkiye’de dinî farklılıkları ifade açısından önemli kurumlar olan tekkelerin, dergâhların kapatılması 1920’li yıllarda câzip inkılâpçı bir tutum olarak görülebilir, bugün ise, bilhassa kendini Bektaşî veya Alevî olarak tanımlayan halk için çözümsüzlüklere yol açan bir tutum alıştır.  

Türkiye yeni anayasasında bu konuyu cesaretle almalı, ileri demokrasiyi hedefleyen bir toplumda dinî görüşlerin, eğilimlerin sivil topluma yansıması olacak kurumlaşmaların yolunu açmalıdır.  

10. Anayasa, günün, aktüelin baskısından azade olarak hazırlanmalı.

1876’da padişahın yetkilerini kısıtlamak, 1924’de Cumhuriyeti meşrulaştırmak, 1960’da hükümeti ve Meclis’i kısıtlamak, 1980’de anarşi, ideolojik yapıyı tahkim, şimdi terörizm ve etnik söylemi karşılamak…  

Yeni anayasa hazırlanırken günün, aktüelin baskısını en aza indirmek veya yok saymak şarttır.

11. Laiklik anayasada kelime olarak yer almamalı.

Bu kelimenin toplum hayatımızda kötü hatıraları var. Laiklik halk nezdinde kirlenmiş/kirletilmiş, “siyasallaştırılmış” bir kelimedir. Anlam karışıklığına yol açmaktadır. “Laiklik dini men eder, dışlar, dinarlığı yasaklar” gibi bir anlam alanı teşekkül etmiş. Bu tamamen kendini “laik” olarak niteleyenlerin anlam dünyasında böyledir.  

Bu kelime konulmaksızın, çoğunluğun ve azınlığın (ve inanmayanların) din ve vicdan hürriyetini teminat altına alıcı hükümler konulmalıdır.  

12. Dayanıksız kelimeler yerine, köklü kelimelere yer verilmeli

Anayasa metninde, kelimeler sürekli değişiyor. Eğer toplum aynı ise, onun temel kelimeleri de değişmemeli. Mesela, millet yerine ulus, kanun yerine yasa, hürriyet yerine özgürlük, hâkimiyet yerine egemenlik denilmemeli.  

Bazı maddelerin başında geçen “herkes” ibaresinden vazgeçilmeli. Bu Osmanlı anayasasında “Osmanlı” idi. Cumhuriyetten sonra “her Türk” yapıldı. Sonunda “Türk” kaldırıldı. Bu tür hitaplarda “bütün vatandaşlar, vatandaşlar” denilebilir.  

13. Kimlik “vatan” üzerinden tanımlanmalı  

“Vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür” ibaresi, kabulleri dikkate almayan bir tariftir. Türk sadece etnik bir tanımlama değildir. Cumhuriyet’ten sonra böyle bir yola gidilmiştir.  

Türk - Müslüman kavramlarının içi içeliği, anayasadan din maddesi çıkarıldıktan ve laiklik konulduktan sonra bir kenara atılmıştır. Kendini Türk hisseden farklı etnik menşelerden gelse de, Türk’tür. Bu ırka indirgenerek yorumlanamaz. Türkiye’de farklı etnik menşelerden çok sayıda vatandaş, kültürel olarak kendini Türk saymakta ve etnik menşeini de saklamak mecburiyeti duymamaktadır. Türklük konusu sosyolojinin konusudur, anayasanın konusu değildir.  

Esas olan vatan toprağı ve millet varlığıdır. Devletin hiyerarşik yapısı, ilkeleri, kanunları, işleyişi konunun dışındadır.  

“Vatandaşlık bağı ile bağlı olan Türk’tür” ifadesi, Lozan’ın kabul ettiği Müslim - gayri Müslim tefrikini yok saymak demektir.  

Türkiye’nin bin yıllık varlığı, değerler dünyası ile anayasada yer almalıdır. İslâm’a atıfta bulunmadan bir millet tarifi yapmak, imkânsızdır.  

14. İstiklâl Marşı anayasanın ruhudur.

Tarihimizden kaynaklanan gerçek bir millî mutabakat metni olan İstiklâl Marşı, yeni anayasanın muhtevasında hissedilmelidir. İstiklâl Marşı, Türkiye’nin ruhudur, milletimizin varoluşunu en iyi anlatan metindir. Anayasa’da mutlaka İstiklâl Marşı vurgusu yapılmalı, mensubiyet, aidiyet ve millet tanımlarında esas ittihaz edilmelidir.  

14. Resmî dil, anayasada vurgu yapmaya gerek olmayacak şekilde, bu ülkenin bütününün ortak anlaşma dili olan Türkçedir.

Eğitim, öğretim, iletişim Türkçe olarak yapılır. Diğer diller, devlet desteği ile veya gönüllü olarak öğrenilebilir / öğretilebilir. Devlet Türkçe dışındaki dillerin yasaklanması yönünde bir tutum takınamaz.

 

Bu haber toplam 1392 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim