6 Şubat depremlerinin ardından yalnızca yıkılan binaları değil, altüst olan, yarım kalan hayatları da ayağa kaldırmayı başardı Türkiye.
Bir ülke büyüklüğünde konut inşa etmek, yalnızca teknik bir başarı değildir; bu, millet olmanın, acıda kenetlenmenin, "yalnız değilsin" deme iradesinin modern bir destanıdır. Demek ki destan dediğimiz şey, illa dizelerle yazılmaz; bazen vinçlerin gölgesinde, gece gündüz çalışan işçilerin nasırlı ellerinde yazılır.
Ancak deprem, bize yalnızca dayanışmayı değil, ihmali de hatırlatıyor. Türkiye'nin deprem gerçeği tartışma kaldırmayan bir millî meseledir. Marmara'da, Kahramanmaraş'ta yaşanan acılar hâlâ tazeyken, şehirlerimizi afetlere dayanıklı hâle getirmek bir tercih değil, mecburiyettir. Hal böyleyken, gerekli adımları atmaktan kaçınan, sorumluluğu erteleyen bazı belediyelerin kayıtsız ve sorumluluktan kaçan tutumu akıl kârı değildir. Bu noktada siyasi inatlar, ideolojik restleşmeler anlamını yitirir. Muhalefet olarak hükümetle her konuda tartışabilir, inatlaşabilirsiniz; ama deprem konusunda asla! Çünkü depremin yıkıcılığı, kimlik sormaz; bina çürük mü değil mi ona bakar.
Ne var ki mesele yalnızca "yık-yap" değildir. Evet, şehirlerde bir inşa süreci var ama mahallemizde, sokağımızda gördüğümüz manzara iç açıcı değil: Tek tek yıkılan binaların yerine, aynı sakillikte, aynı ruhsuzlukta beton yığınları dikiliyor. Bitişik nizam, nefessiz sokaklar, güneşi bile paylaşamayan daireler... Oysa ada/parsel bazlı dönüşümler, hem güvenli hem de insani bir şehirleşmenin kapısını aralayabilirdi. Bugün mahalle aralarında yaptığımız şey çoğu zaman yalnızca riskli yapıyı sağlam yapıyla değiştirmek; ama çirkinliği, ruhsuzluğu ve yalnızlığı aynen muhafaza etmek.
Yazının devamı için:https://www.aksam.com.tr/yazarlar/bedir-acar/gunesi-bile-paylasmayan-ev/haber-1641193































Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.