'Sanat daima hayatı takip eder; hayat öndedir, sanat onun izinden gelir.' diyor edebiyatçı yazar Dursun Ali Tokel.
Saat değişirse, hayat değişir, peşi sıra sanat ve edebiyat...
Bu nedenle bir dönemin edebiyatına bakmak, o dönemin yaşayış biçimini, değerlerini ve dünyaya bakışını görmek demektir.
Osmanlı toplumunda din, gündelik hayatın belirleyici unsuruydu. Bu durum özellikle Ramazan ayında daha belirgin hâle gelirdi. Divan şairlerinin eserlerine bakıldığında, Ramazan ayı –Dursun Ali Tokel hocanın tabiriyle- adeta bir kamera hassasiyetiyle kaydedilmiştir.
Oruç tutan insanlar, iftar ve sahur vakitleri, teravih namazları, Kadir Gecesi, camiler, mahyalar, kandiller ve bayram sevinci; zengin konaklarındaki iftar sofralarından fakirlerin mütevazı yemeklerine, sokaklardaki telaştan tiryakilerin oruç hâline kadar toplumun her kesimi, her hâli şiire, edebiyata yansımıştır.
Ne var ki Tanzimat'la birlikte hayatın ekseni değişmeye başlar. Din kamusal hayatta geri çekildikçe, edebiyattaki temsili de zayıflar. Beşir Ayvazoğlu'nun (günümüze gönderme yaparak) "modern edebiyatımız Ramazan fukarasıdır" demesi bundandır.
Ramazan artık hayatın merkezinde yaşanan bir gerçeklik değil, hatırlanan bir iklimdir.
Mesela Ahmet Rasim, eski İstanbul Ramazanlarını büyük bir canlılıkla anlatır; fakat bu anlatımda geçmiş zaman duygusu vardır. Anlatılan şey, yaşanan değil; hatırlanandır.
Yazının devamı için: https://www.aksam.com.tr/yazarlar/bedir-acar/tenha-sokakta-kaldim-orucsuz-ve-nesesiz/haber-1646661































Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.