• İstanbul 27 °C
  • Ankara 23 °C

Bilal Kemikli: Bir Hikâyenin Parçası Olmak

Bilal Kemikli: Bir Hikâyenin Parçası Olmak
Kuruluşunun 45. Yılı dolayısıyla; ülkemizin önemli 45 edebiyatçısı Türkiye Yazarlar Birliği’ne dair önemli değerlendirmelerde bulundu. Kitap olarak da yayımlanan metinleri sırasıyla yayınlıyoruz.

***********

Son iki asırdır yaşanan kültürel değişim normal seyrinde devam etmediği için “ayrıştırıcı” ve “ötekileştirici” bir mecrada cereyan etti. Böylece ayrıştırıcı bir dilin de temelleri atılmış oldu. Bu dil, kültür ve sanat hayatını ,“eski - yeni ” yahut “alafranga-alaturka”  kavramlarıyla ayrıştırarak yeniden kurmaya çalışan bir dildir. Yeniyi ikame gayretinde olan aydın, bu dilin yargılayıcı, yok sayıcı, tezyif ve tahkir edici yönünden yararlanarak kültürel kodları yeniden kurma çabasına gitti. Bu zorunlu hal, kültür değişimleri sürecinde asırlardır bu toprağı besleyen dil, edebiyat ve sanatı “yok sayma” politikalarıyla “yeni” olanı yegâne kültürel üretim olarak tercih etmeye sebep oldu. Bu meyanda klasik şiir ve musikinin, gelenekli sanatların, mimari anlayışın, ev ve bahçe tasarımının ve şehir tasavvurunun karşılaştığı durumlara ilişkin pek çok çalışma yapıldı. Bilhassa “eski” kültürü oluşturan ocakların söndürülmesine matuf politikalar, uzunca bir dönem bize ait olan tarihten nesilleri uzağa düşürmüş oldu. Bu gidişata karşı, “yok” sayılanı var kılmaya dönük İbnülemin Mahmut Kemal, Necmeddin Okyay, Mustafa Düzgünman ve Süheyl Ünver gibi “köprü” şahsiyetlerin mütevazı gayretleri az da olsa kendi hakikatiyle buluşma çabasında olan kültür, sanat ve edebiyat ehlinin nefes almasına katkı sağladı.

Köprü şahsiyetlerin gayretleri, Necip Fazıl, Nurettin Topçu, Osman Yüksel Serdengeçti, Cemil Meriç, Seyid Ahmet Arvasi, ve Sezai Karakoç gibi “kökler”den yararlanan, ama farklı pencerelerden bakabilen düşünce, hareket ve sanat adamlarının gayretleriyle buluşarak yeni bir var oluş alanı oluşturmaya başladı. Bahse konu buluşma, konaklarda, kahvehanelerde ve bazı dergilerde sözün ve sohbetin mayalanmasına zemin hazırlayarak kendi mecrasında bir varoluş hikâyesinin oluşmasını tein etti. Elbette burada zikredilen isimlere daha başka isimler de eklenecektir; ancak ilk anda akla gelen bu isimler, sohbet halkalarında ve dergi sayfalarında birer “muhit” inşa ederek kendi tarihiyle ve kültürüyle barışık bir neslin yetişmesine katkı sunmuşlardır. Bu çerçevede başta MTTB gibi ulusal çerçevede faaliyet gösteren cemiyetler ve Büyük Doğu, Hareket, Serdengeçti, Diriliş, Türk Edebiyatı ve Mavera gibi edebiyat ve kültür dergileri, “kendi küllerinden yeniden var olmak” durumunda olan “milli kültüre” can suyu oldular. Bu gayretler bir şekilde taşraya da taşındı, kimi şehirlerde kültür dernekleri ve amatörce yayın yapan dergiler kuruldu. Bütün bu gayretleri, bilinçli olarak sönmeye terk edilen kültür “ocakları”nı uyandırma çabası olarak değerlendirilebilir.

Şunu çok iyi biliyoruz ki, ilim, kültür ve sanat muhitini bulduğunda varlık kazanacaktır. Dolayısıyla kurulan sohbet halkaları, cemiyetler ve dergiler birer muhit oluşturma çabası olarak değerlendirilebilir. Başlangıçta “köprü ve öncü şahsiyetler”, bir yandan tevarüs ettikleri sanatı istidatlı gençlere aktararak birer muhit oluşturmaya çalışırlarken, öte yandan müşteri bulamasalar da sabırla sanatlarını icra etmeye devam ettiler. Sabır, sebat, azim ve kararlılık gibi temel değerleri düstur edinen bu şahsiyetler, mazeret üreterek kûşe-i uzlete çekilmeyi ihtiyar etmediler. Bilakis onların temsil ettiği dil, kültür ve sanatı yokluğa mahkûm eden politikalara karşı, güncel politik dilin ve polemiğin tuzağına düşmeden mütevazı mücadelelerini sürdürdüler. Bu meyanda, bundan kırk beş yıl önce, 1978’de Ankara’da bir grup genç kalem erbabının buluşmasıyla kurulan TYB’nin hikâyesi dikkat çeken bir durumdur. Bu hikâyeyi, bendeniz “bir muhit oluşturma çabası” olarak nitelendiriyorum. Henüz taşrada orta mektep talebesi olarak, kitapla ve dergiyle buluştuğumuz bir dönemde yazılmaya başlanan bu hikâye, kültür tarihçilerinin dikkatini çekecektir. Nitekim TYB’yi, siyasi tartışmaların zamanla “siyasi olaylara” ve “şiddete” evirildiği bir dönemde, varoluş mücadelesini kültürel kökleri keşfederek kaybettiğimiz “birlik dili”ni kurma çabasının eseri olarak değerlendirmek mümkündür. Zira kurulan cemiyetin amacı, dil, edebiyat, kültür ve tarih tasavvuru ve yaptığı faaliyetler bahse konu dili kurma çabasına işaret eder.

Geriye dönüp baktığımda, TYB’nin hikâyesi yahut tarihi, bizzat kendi hikâyemizdir. Bunu daha sonra yükseköğrenimin Ankara’da sürdüren ve bir bakıma hayata burada atılan bir “kitap ve kalem muhibbi” olarak söylüyorum: Evet, TYB’nin tarihi biraz da bizim tarihimizdir. TYB, bir türlü kaleme alamadığım, ama yazılacak kitaplar arasında vaktini bekleyen Bizim Ankara’nın içinde önemli bir yere sahiptir. Benim Ankara serüvenim, 1984’ün sonbaharında başladığına göre, TYB’yi keşfetmem ve buradaki muhiti tanımam, o henüz altı yaşındayken olmuş. Bugün yaşları yetmişlere gelen “ağabeyleri”, yazmaya meraklı, okuyan ve yeni geldiği bu şehirde hayat tutunmaya çalışan bir taşralı olarak tanımıştım. Bu tanışmanın hikâyesine dair bazı notları, daha evvel “pirimiz” D. Mehmet Doğan için hazırlanan kitapta zikretmiştim. Tekrara kaçmadan, orada yazılanların bir bölümünü takdim emek isterim:

“Kitapçıları teker teker tavaf eder, mütevazı harçlıklarımızla alacaklarımızı alır, alamadıklarımızı defterimize kaydederdik. Ama kitap almışsak, o soğuk Ankara günlerinde cebimizde bazen çay içecek para da kalmazdı. Üşürdük.  Sokaklar bizi ısıtmazdı. Bu durumlarda yönümüzü ya Meşrutiyet’e, ya da Hatay Sokağa çevirirdik. Hatay Sokak’ta, TYB’nin bürosunda sekretarya işlerini deruhte eden Cahit Yağmur liseden sınıf arkadaşımdı… Doğrusu önceleri TYB’ye, Cahit’e uğramak için gelirdim. Herhalde daha evvel okuduğum Batılılaşma İhaneti’nin yazarıyla ilk tanışmama Cahit vesile olmuştur. O küçük ofiste çay içeriz; bazen Cahit, simit ve peynir de ikram eder, karnımızı doyururduk. Ama en önemlisi,  orada “yazar cemaati”nin kitap etrafındaki konuşmalarına tanık olur, dinlerdik. Eğer yazacaksanız, kulak sohbete, kitap etrafındaki konuşmalara doymalı. Söz bazen kitabın dışına taşar, o vakit latifeler, fıkralar, hatıralar anlatılırdı. Buranın o dönemde müdavimlerinden bir kaçı şu isimlerdir: Ragıp Karcı, M. Çetin Baydar, Bayram Bilge, Mehmet Cemal Çiftçigüzeli, Mustafa Everdi, İsmail Hacıfettahoğlu, Muhsin Mete… Daha sonra Ankara’ya taşınan Mustafa İsen.  Daha başka isimler de var; lakin belleğimden yazıya akseden ilk isimler bunlar.”

Cahit, daha sonra tıp eğitimi için yurtdışına çıktı… Ama bizim Hatay Sokağa uğrama itiyadımız inkıtaa uğramadan devam etti. Dikkat edilirse, TYB’nin o küçük ofisinde, sıcak çay ve Ankara simitlerinin yanında konuşulan yegâne konu kitaptı. Kitabı konuşmak, dili konuşmaktır, bilgiyi ve düşünceyi konuşmak. Bu sohbetlerde hangi yazarların hangi meseleye nasıl baktıklarını öğrenir, fikir edinirdim. Dikkatimi çeken kitaplar olursa, mütevazı harçlıklarımla almaya çalışırdım. Bu benim kütüphane kurmamın ilk adımlarından biridir. Kitap sevdası vardı, ama bu muhit bu sevdayı “seçici” bir sevdaya tebdil etti. Hangi kitabı niçin almalısın? Neden okumalısın? Bu kitaptan alacağın bilgi nedir? Sana ne kazandıracak? Bu konular, maalesef amfilerde tahsil edilemeyen bir derstir. Burada oturup birlikte çay içtiğiniz kişiyle tanıştığınızda onun severek okuduğunuz kitabın yazarı olduğunu görüyor, mutlu oluyordunuz. Yazarı tanımak ve kitaba dair konuşmak, gayet tabi liseden bu yana yazma merakına sahip olan bir üniversite talebesini etkileyecektir.

O günlerde, yanlış hatırlamıyorsam “pirimiz” sözlükle meşguldü. Dolayısıyla zaman zaman sözlük gündeme gelir, kelimeler ve kavramlar arasında tadına doyulmaz bir dil sohbeti başlardı. Şu hayatta “keşkelerim” çok; en çok da, bu meclislerdeki sohbetleri kayda almamama pişmanım. Bazıları “keşke” dememeli insan der; hayır, insan pişmanlıklarıyla insandır. Çok değil, birkaç sene içinde “ajanda” kavramıyla tanışmış; bazen günlük notlarımı oraya kaydetmişim… Lakin bu notlar arasında, TYB’nin Hatay Sokaktaki o küçük ofisinde cereyan eden sohbetlere dair bir malzeme bulamadım. Bir açıdan bu pek de mühim değil;  zira kudema, “satıra değil, sadra yazmak esastır” demiş. Sadra ne kadar yazıldı, bilemiyorum; fakat dil, tarih, şiir ve sanata dair düşüncelerimin oluşmasında bu muhitin katkısı çoktur.

TYB zaman içinde daha geniş mekânlara taşındı. Geniş mekân, faaliyet alanının da genişlemesine sebep oldu. Bu arada bizler de yaş almış olmalıyız ve “söz” söyleyecek kıvama gelmiş olmalıyız ki, dinleyici olmak yerine halkanın içine dâhil olmaya, bazen varsa bir bilgimiz ve düşüncemiz onları paylaşmaya başladık. Muhit, işte tam da budur; orada akıl ve gönül kandilleri uyandırılır, söz ve mana demlenir. Demini alan söz de çıkacağı zamanı bulursa çıkıp muhatabına ulaşır. Bu böyledir, ama benim TYB ile olan bağım hiç kopmasa da mezuniyet sonrası meşguliyetler, lisansüstü çalışmalar, yurtdışı programları ve bilhassa doktora tezi döneminde zayıfladı. Sonra Van ve Isparta duraklarında, sadece yazın uğrayıp dostlarla buluşma faslına tebdil etti. Yeniden bu alakanın canlanması, Bursa’yı yurt edinme süreciyle başladı. Merhum Cahit Çollak, her zaman yaptığı gibi bir emrivaki ile TYB-Bursa şubesine üye olarak kaydetti. Resmi bir görevim olmadı; fakat o vakit dernek başkanı da olan Mustafa Kara hocamızın emriyle, önce Irgandı Köprüsü’ndeki o küçük dükkânda Şeyh Gâlib okumaları ve sonra da Seyid Usul Kültür Merkezi’nde Yunus Divanı okumalarıyla devam etti. 

 

Bu haber toplam 257 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim