25 Temmuz Cumartesi
Sabah kahvaltısını müteakip yola koyulduk.
Beraberimizde Erzincanlı şair ve yazarlar da var.
Hedefimiz Kemaliye.
Eski adı Eğin; hâlâ da halk arasındaki daha çok Eğin kullanılıyor.
Ermenicede, göz, su kaynağı, pınar anlamlarına geliyormuş.
Gidip de ilçede ne kadar çok akarsu, çeşme, pınar olduğunu görünce Eğin denilmesinin sebebini anladım.
Dilime, çocukluğumdan hatırladığım meşhur bir Eğin türküsünün sözleri geliyor:
"Eğin dedikleri bir küçük şehir
Ana ben cahilem çekemem kahir
Yediğim içtiğim ağuyla zehir
Ya ben ağlamayım kimler ağlasın
Bu garip gönlümü kimler eylesin"
Kemaliye ismine gelince...
Kurtuluş Savaşı sırasında Eğin halkı Mustafa Kemal'e bir telgraf gönderip 500 atlı asker ile kendisinin yanında olacaklarını bildiriyor.
Bunun üzerine o da “Eğinliler, siz kemale ermiş insanlarsınız. Bu yüzden adımı size veriyorum.” diyor ve ilçenin adı Kemaliye oluyor.

Yol, yüksek dağlar arasında, uzun, kıvrımlı, inişli çıkışlı.
Dağlar genellikle ormanla kaplı.
Sık sık tünellerden geçiyoruz, akarsularla, nadiren de küçük köylerle karşılaşıyoruz.
Otobüsün ön koltuğuna oturmuş olan Erzincan Şube Başkanımız Halil İbrahim Özdemir bize rehberlik ediyor.
Buraların tarihi, kültürü, sosyal ve ekonomik yapısı ve yetiştirdiği ünlü isimlerle ilgili detaylı bilgiler veriyor.
Sık sık da Erzincan'ın "efsane" valisi Recep Yazıcıoğlu'ndan ve onun yaptığı hizmetlerden söz ediyor.
Yol üzerinde bir de altın madeni var, ama şimdi kapalı.
Nihayet Eğin/Kemaliye.
Daha girer girmez güzelliği ile çarpıyor insanı.
Yeşillikler içinde.
Tarihi dokusunu büyük ölçüde koruyor.
Sakin, sessiz.
Pardon, ses var; çırçır böcekleri muazzam bir koro halinde hiç durmadan ötüyor.
İlk anda Ege kasabalarına benzetiyorum; ama sonra kendime geliyorum; Doğu'yu ne kadar görmüşüm ki!
Burası gibi kim bilir daha nice saklı hazineler vardır.
Ama her durumda Eğin'in çok özel bir yer olduğu muhakkak.
İlçe, bütün bu özellikleri dolayısıyla UNESCO'nun Dünya Kültürel Mirası Geçici listesine alınmış.
Aynı zamanda, bizim Halfeti gibi, Cittaslow yani "Sakin Şehir" hareketine dâhil.
Sonradan öğrendim ki 2013 yılı yapımı "Düğün Dernek" filmi de burada çekilmiş.
İlk durağımız Şehir Kulübü.
Asırlık çınar ağaçlarının altında ve muazzam bir manzaranın eşiğinde birleştirilmiş masaların etrafına sıkışıyoruz.
Az sonra ilçe kaymakamı Emirhan Arıkan, daha sonra Vali Yardımcısı Mehmet Emre Canpolat katılıyor aramıza.
Sonra da İlçe Belediye Başkanı Erdem Atmaca.
Üçü de ekibimize büyük bir ilgi gösteriyor.
İlçe ve ilçeye esas geliş sebebimiz olan Nurettin Topçu üzerine koyu bir sohbet...
Sonra hep beraber harekete geçiyoruz.
Sırada programın en önemli ayaklarından biri var.
İlçe Belediyesi, ana caddeye açılan sokaklardan birine "Nurettin Topçu Sokağı" adını vermiş.
TYB'nin merhum Kurucu Genel Başkanı D. Mehmet Doğan'ın bir hayali ve çabasının meyvesi.
Törenle levhası asılıyor, kurdelası kesiliyor.
Her konuşmacı Nurettin Topçu ve Mehmet Doğan'ı dualarla anıyor.
Ne güzel!
Daha sonra yokuş yukarı ilçenin sokaklarında yürüyüşe geçiyoruz.
Evlerin hepsi çok eski.
Yıpranmış ahşap döşemeler tarih kokuyor.
Mecburen yapılan müdahaleler de orijinal dokuya uygun, hiç sırıtmıyor.
Yine her yerde su pınarları, çeşmeler çıkıyor karşımıza.
Zaten ilçe de Fırat'ı oluşturan iki akarsudan biri olan Karasu'nun kıyısına kurulmuş.
Güzelliğin tarifi mümkün değil; görmek lazım.
Bu yeşillikler arasında her çeşit meyve ağacı da var.
En çok da dut ve elma.
18'den fazla dut, 20’den fazla elma türü varmış.
Sağda solda sürekli "lök" ismi geçiyor.
Benim bildiğim "lök" deve demek, ama böyle bir yerde deveyi düşünemiyorum.
Meğer burada kuru dutu cevizle birlikte taş dibeklerde döverek elde ettikleri tatlıya lök tatlısı diyorlarmış.
Bu tatlının yapıldığı yere de lökhane deniliyor.
Etrafta çok sayıda lökhane var.
İçine girdiğimiz büyücek birinde bize de ikram ediyorlar.
Gerçekten çok güzel.

Yokuşun sonunda Orta Cami var.
Hemen yanında da bir dere.
Ama ne dere!
Çıkış yeri hemen caminin üstü.
Bembeyaz köpük olarak yokuş aşağı akıyor.
Buz gibi.
Çok güzel.
Yanı başımda Trabzon Şube Başkanımız Kamuran Tuna, "Herkes bu sulara hayran oluyor, ama benim hiç ilgimi çekmiyor; çünkü bizim oralarda bunlardan çok daha fazlası var." diyor.
Haklı; herkes olmayana özlem duyuyor.
Biz suya hasret diyarların insanıyız.
Bir ara Vehbi Bey (Uzundağ) "Bir şey dikkatimi çekiyor; burada hiç çocuk yok." diyor.
Gerçekten öyle.
Erzincan'da da pek yoktu, Eğin'de hiç yok.
Öğrenci azlığından okul kapanma aşamasına gelmiş.
Ortalama nüfus 4.000; kışın çok azalıyor, yazın birkaç misli artıyormuş.
Dönüşte, kültürel amaçlı hizmet veren küçük tarihi bir hamamın sıcaklık bölümünde mola verdik, şerbet içip sohbet ettik.
Sonra yine ahşap güzel bir konakta, Kemaliye Kültür Merkezi’nde toplandık.
Programın en önemli bölümü: "Felsefe Okulu" kapsamında, "Nurettin Topçu ve Maarif Meselemiz" başlıklı panel.
TYB Genel Başkanı Prof. Dr. Muhammet Enes Kala’nın yönettiği panelde; Şeref Başkanı Prof. Dr. Musa Kazım Arıcan, Prof. Dr. Ali Utku, Prof. Dr. Bekir Berat Özipek, Dr. Yunus Emre Aydınbaş ve doktora öğrencisi Şeyda Özgül, Nurettin Topçu’nun değişik yönlerini anlattılar.
Herkes Nurettin Topçu'nun fikri mirasına sahip çıkmaktan söz ediyor.
Gezinin her aşamasında bizimle birlikte olan ilçe kaymakamı ve belediye başkanı da bu konuda iddialı vaadlerde bulunuyor.
Aşırı yorgunluk dolayısıyla bir ara uyuklamışım; Vehbi Hoca fırsatı kaçırmayıp kayda almış.
Panel sonrası yemek, sonra yolculuk.
Bu sefer hedefimiz Nurettin Topçu'nun doğduğu Yuva Köyü.
Topçu'nun babası Erzurumlu, annesi Eğinli.
Ormanın içinden kıvrılarak ulaştığımız Yuva Köyü de ormanın bir parçası.
Topçu, ileri yaşlarda her yaz buraya geliyor, bu gürül gürül akan çeşmede abdest alıyor, bu küçük camide namaz kılıyor, buralarda dolaşıp dinleniyormuş.
Çeşmenin hemen önünde, yoğun dut ağaçlarının altında kurulu, üzeri çeşitli hamur işi ve meyvelerle dolu masaların etrafına diziliyoruz.
Çırçır böceklerinin korosu kesintisiz devam ediyor.
Az sonra Topçu'nun köylüsü ve arkadaşının kızı emekli öğretmen Fatma Tülay Özer ile yeğeni olduğunu söyleyen akrabası Emine Gürsoy, Topçu ile ilgili hatıralarını anlatıyorlar.
Çok ilginç özellikleri varmış.
Mesela temizlik konusunda o kadar hassasmış ki kaşık ve çatalını koynunda taşırmış.
Ben de oracıkta abdest alıp o camide namazı kıldım.
Uzun sohbet faslından sonra veda.
Sırada Erzincan Binali Yıldırım Üniversitesi Kemaliye Hacı Ali Akın Meslek Yüksekokulu bünyesindeki Prof. Dr. Ali Demirsoy Doğa Tarihi Müzesi var.
Kemaliye'nin ünlü turist rehberi Şevket Gültekin rehberliğinde geziyoruz.
Ülkemizin değişik bölgelerinden ve Kemaliye çevresinden alınan mineral, taş, toprak örneği, çeşitli hayvanlar, 800 bitki, 2000 böcek fosili sergileniyor.
Bir de Anadolu Parsı'nın kürkü.
Şevket Bey bölgede Anadolu parsının hâlâ yaşadığı söyledi.
Ama dikkatimizi en çok kocaman bir filin iskeleti çekiyor.
Şevket Bey anlatıyor:
1950 yılında çocuklar Doğan Kardeş dergisi aracılığıyla devrim Hindistan Başbakanı Nehru'ya bir mektup yazıp bir fil göndermesini istiyorlar.
O da Mohini adlı bir fili gönderiyor.
Gemiyle İstanbul'a gelen fil, oradan trenle Ankara'ya getirilip Atatürk Orman Çiftliği Hayvanat Bahçesi'ne yerleştiriliyor ve kısa zamanda Hayvanat Bahçesi'nin simgesi oluyor.
1996 yılında ölünce nedeni toprağa gömülüp kemikleri Hacettepe Üniversitesi bünyesinde muhafaza ediliyor.
Nihayet ünlü bilim insanı Prof. Dr. Ali Demirsoy'un girişimleriyle Mohini'nin kemikleri 2008 yılında Erzincan'a nakledilliyor.
Burada titiz bir şekilde monte edilip Doğa Müzesinde sergilenmeye başlıyor.
Ne ilginç hikayeler var!
Günün kapanış programı muhteşem oldu:
Karanlık Kanyon...
Karanlık Kanyon, Kemaliye'nin sınırları içinde yer alan, 25 kilometre uzunluğa ve 1.000 metreyi aşan sarp kayalara sahip dünyanın en büyük ikinci kanyonuymuş.
Fırat Nehri'nin bir kolu olan Karasu Nehri tarafından binlerce yıl içinde yontulmuş.
Yazın belli tarihler arasında güneşin doğuşu sırasında karanlık bir görüntü oluştuğu için bu adla anılır olmuş.
Bir tekneye doluşup yer yer 9-10 metreyi bulan bu masmavi sularda süzülmeye başladık.
Her türlü paraşüt, atlama, dalma, kano, rafting, kanyoning, kaya tırmanışı gibi etkinliklerin de yapıldığı bu gerçekten görülmeye değer manzarada tadına doyulmaz bir tur attık.
Bir genç de klarnetinin sesiyle eşlik etti bize.
Yoğun istek üzerine biz de Urfalılar olarak "Urfa'nın Etrafı Dumanlı Dağlar" türküsünü söyledik ve herkese söylettik.

Bu arada, kanyona paralel olarak hemen kıyı boyunca uzanan Taş Yol'dan kısaca söz edeyim.
İnsan eliyle ve basit aletler kullanılarak 132 yılda oyulduğu ve üzerinde 38 tünel olduğu söyleniyor.
Biz aşağıda sularda ilerlerken yukarıdaki yolda da bir görünüüp bir kaybolan turistler vardı.
Erzincan'a dönüşte otobüs yine şakrak.
Varınca son akşam yemeğimizi yedik.
Üst üste olunca insan etten de kavurmadan da usanıyor.
Hele biz Urfalılar, iki gün içinde acıyı, isotu özlüyoruz.
Bizimkinin yerini tutmuyor, ama özlemimizi kaşık kaşık pul biberle gidermeye çalışıyoruz.
Yemekten sonra veda vakti.
Erzincan Şube Başkanımız Halil İbrahim Özdemir ve ekibi, bizi çok iyi ağırladı, çok yoruldu.
Herkes gibi biz de çok çok teşekkür edip ayrılıyoruz.
Erkenden yola çıkacağımız için erkenden odalarımıza çekiliyoruz.
Yine "pert" olmuşuz.































Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.