• İstanbul 28 °C
  • Ankara 30 °C

D. Mehmet Doğan: Buhara’da bir “Buharalı”yı anmak!

D. Mehmet Doğan: Buhara’da bir “Buharalı”yı anmak!
Buhara 30 yıllık hasretimizdi…İlk 1992 yılında gitmiştik. Son olarak da 1993’te.

Türkiye Yazarlar Birliği heyetinin 1992 yazında Nahcıvan’dan başlayan ve Türkmenistan hariç bütün Türk cumhuriyetlerini kapsayan seyahati Taşkent’ten İstanbul’a dönüşle tamamlanmıştı. Bu geziyi “Sınırlarımızın dışına, özümüzün içine seyahat olarak” vasıflandırmıştık.[1] Türkiye’de bütün kök arayışları bizi buralara götürüyordu. Dinde, ilimde, tasavvufta, sanatta, edebiyatta ulular bu topraklarda yaşamış ve asırlar boyunca hayatımıza istikamet vermişti.

Bu defa İstanbul’dan uçakla doğrudan Buhara’ya gidiyorduk. Daha önceki gidişlerimizde Taşkent ve Semarkand’a uğramış sonra Buhara’ya varmıştık. Şimdi anlıyoruz ki, doğru yol bu imiş. Buhara’dan önce Buharî’yi ziyaret gerekirmiş. 

Buharî, “Buharalı” demek. Yüzyıllar boyunca milyonlarca “Buharî” gelip geçti. Fakat bugün Buharî denilince ilk akla gelen isim hadis ilmini yüksek mevkiine ulaştıran Muhammed Buharî’dir. Dinî muhtevamızın muayyenleşmesinde en büyük yeri olan hadis kitabının derleyicisi İmam Buharî’dir ve muhaddislerin en büyüğüdür. Onun “Sahih-i Buharî” (“Buhari’nin doğruları” denilebilir) olarak ünlenen kitabı, Peygamber Efendimizden rivayet edilen sözlerin en güçlü delilerle, senetlerle derlenmişlerinden seçilmiş. Bunlar arasında yazılı kaynaklar olduğunu da Fuat Sezgin Buhari’nin Kaynakları kitabında belirtmektedir. Bu muazzam işi, 810’da, yani Hz. Muhammed’in peygamberlikle vazifelendirilişinden iki asır sonra Buhara’da doğan, İsmail oğlu Muhammed başardı. Buharî’nin eseri Türkistan’ın islâmî ilimlerde vardığı yüksek merhaleyi gösteriyor.

Buharî, hadis ilmini bu yüksek mertebeye ulaştırmakla kalmamış, bu ilmin kendisinden sonraki iki büyük şahsiyetini de yetiştirmiştir: Müslim ve Tirmizî. İşte bu üç isim, “kütüb-i sitte”, yani “altı kitap” denilen muteber hadis külliyatlarının üçünün müellifleridir. Buharînin “Sahih”i yanında Müslim’in “Sahih”i ve Tirmizi’nin “Sünen”i...

Buharî’nin hayatı tam bir adanmışlık hikâyesi…16 yaşında ailesiyle hacca gider, annesi ve kardeşleri dönerken o Mekke’de kalır ve hadis tahsiline başlar. Hadis toplamak ve ilmini derinleştirmek için Bağdat, Basra, Belh, Şam, Humus, Kûfe, Medine, Merv, Mısır, Nişabur gibi şehirlere defalarca gider... Binden fazla muhaddisten iki yüz bin hadis toplar. Hafızası çok kuvvetlidir. Devrinde ilmiyle büyük itibar görür. Nişabur’a geleceği duyulunca halk onu üç günlük yoldan karşılar...

Muhammed Buharî, ömrü boyunca araştırdı, öğrendi ve öğretti... Yöneticilerden, mevki ve makamdan uzak durdu. Horasan valisinin sarayında sırf kendisine hadis dersi vermesi talebini reddetti. Bir devletlinin sarayına gitmek ilmi küçük düşürmekti, vali isterse gelip, mescidde veya evinde derslerini takip edebilirdi. Buhara’ya döndükten sonra Buhara valisinin sadece kendi çocuklarına ders vermesi talebini de, ilmi bir kaç kişiye tahsis etmeyeceğini belirterek geri çevirdi. Bunun üzerine belki de ömrünün son günlerini geçirmek üzere geldiği memleketinden ayrılmak zorunda kaldı. Semerkand’a çok yakın Hartenk kasabasında akrabalarını ziyaret için konakladığı sırada vefat etti (870).  Örnek ahlâk sahibi bir âlimdi. Mütevazı, az konuşan ve dünya malına değer vermeyen gerçek bir bilge...

Muhammed Buharî, ok atmayı çok severmiş, attığı oklar bir-ikisi dışında hedefe isabet edermiş. Okları isabet ettirmedeki başarısını sahih hadisleri tesbitte de gösterdiğini söyleyebiliriz. Buharî’yi biz Türk kabul ederiz. Dedesinin mecusî iken Müslüman olduğu biliniyor; bu durumda Arap olması ihtimali yok. Acaba, İranlı kavimlerden birine mi mensuptu? Ok atma merakına ve isabet ettirmedeki başarısına bakarak Türk olduğunu söyleyebiliriz!

Buharî’yi ziyarette doğru tercih bahsinden buraya geldik. Semarkand’dan Buhara’ya gidilmek istendiğinde, ilk durak “Muhammed Buharî makberesi” olur. Bu ulu şahsiyet vefat ettiği Hartenk’e defnedilmiştir. Biz ilk ziyaret ettiğimizde mütevazı kabrini görmüştük, bu defa tamir edildiği için göremedik.

Sadece onu mu? Tasavvuf ulularının hankâhlarını ve kabirlerini de…

Türkiye’de bugün de çok sayıda bağlısı bulunan Nakşibendiliğin uluları Semerkand-Buhara yolunda muayyen aralarla sıralanmışlar. İlk durak Gucdüvan. Meşhur mutasavvıflardan Abdülhalik Gucdüvanî buralı. Fakat, onun Anadolu’yla da bir bağlantısı var. Babası, yüzün üzerindeki yaşına rağmen Malatya’dan kalkıp Buhara’ya gelmiş ve Gucdüvan köyüne yerleşmiş. “Hacegân silsilesi”nin kurucusu Abdülhalik Gucdüvanî, ikinci pir Hoca Muhammed Ârif Revgarî, üçüncü mürşit Hoca Mahmud İncir Fağnavi, dördüncü Pir Hoca Ali Ramitani, beşinci Pir Muhammed Baba Semmasi ve altıncı pir Seyyid Emir Külal…Bu zatların türbeleri Semerkand’dan itibaren Buhara yolunda sıralanmış.  

İlk ziyaretimizde bu yolu takip ederek, Bahaedden Nakşiben’in kabrine varmıştık. Onun mekânına Kasr-ı Årifan deniyor. Bahaeddin Nakşıbendin türbesi yok, üstü açık bir kabirden ibaret.

Bu defa Buhara’dan kalkıp, çok yakın mesafedeki Kasrı Arifan’a giderken yol üzerinde en yakın pir Seyyid Emir Külal’ı ziyaret ediyor ve sonra Bahaeddin Nakşibend külliyesine varıyoruz. Onun yolundan giderek ilk annesini ziyaret ediyoruz. Sonra da külliyenin diğer unsurları, camiler, hankâh, kuyu ve havuzlar. Geçmişte Buhara Emirleri Bahaeddin Nakşibend’e saygılarını külliyeye çeşitli eserler ekleyerek göstermişler. Son olarak Özbekistan hükümeti bütün külliyeyi elden geçirmiş gerçek bir ziyaretgâh haline sokmuş. İlk gelişlerimizdeki terkedilmişlik havası dağılmış. Bildiğimiz kadarıyla Sovyet devrinden sonra külliyenin gerçek açılışını Turgut Özal İslam Kerimov’a telkin etmiş ve muhtemelen ilk ziyaretçi de kendisi olmuştur. Daha sonra Özbekistan’ın gelişimiyle beraber buralarda da ciddi bir gelişme meydana gelmiştir.

 Türkistan Türkiye Türk kimliğinin coğrafyaları