D. Mehmet Doğan: Düşünen “öğretmen”, “öğretmenler günü”nü kutlar mı?

D. Mehmet Doğan: Düşünen “öğretmen”, “öğretmenler günü”nü kutlar mı?
"Milletimin istiklâlini kazandım, mektebimin istiklâlinden vaz geçtim" diye öğünmek sade bir vatan kaatiline yakışırdı.”

Nureddin Topçu'nun dikkat çektiği konu önemli aslında. İktisadî bağımsızlıkta ısrar edenler "eğitimde bağımsızlık" konusunu es geçiyorlar. Bunun sebebi var elbette, Türkiye'nin  kesin ve nihai batılılaştırılması projesi uygulanacaktır. Yeni rejim "milli hâkimiyet" prensibini bayraklaştırmakla beraber, milleti dayanak yapacak durumu yoktur; çünkü milleti tutan değerler baştan aşağı yıkılacaktır.

Bunun için, yoğun bir propaganda ve öğretme faaliyetine ihtiyaç vardır. İşte Tevhid-i tedrisat (yani öğretim tekeli) bu şekilde doğmuştur. Demokratik, çoğulcu eğitim terk edilerek, totaliter eğitime böylece geçilmiştir. Tevhid-i tedrisatı "tevhid-i neşriyat"ın takip etmesi gerekiyordu. Cumhuriyet yönetimi, çok kısa zamanda bütün muhalif yayınları susturarak tam bir "yayın tekeli" kurmuştur.

Ve alfabe inkılabı ve dil devrimi! İşin doğrusu: Dilimizle oynadık, yabancı dile alan açtık! Şimdi “maarif” desem, kaç kişi anlayacak? Hatta “maarifçiler” bu kelimeyi bilecek mi? Artık bilinmezler arasına atılan bu kelimenin anlamı üzerinde düşünmek zorundayız.

Ya “terbiye”?

Bu kelime unutulmadı, unutturulamadı. Onun yerine uydurulan kelime “eğitim”di. Sokakta “eğitimli” fakat “terbiyesiz” çok sayıda insanın varlığı bu kelimeyi yaşatıyor!

Şimdi maarif yerine de “eğitim” kullanılıyor! Çünkü Maarif Vekaleti oldu “Eğitim Bakanlığı” hem de “milli”! “Maarif”i ne eğitim, ne de öğretim karşılıyor.

Maarif esasen, “marifetler, bilgiler” demek. Anlam tahsisi olarak kullanılırsa, “tahsille elde edilen bilgi” oluyor. Fakat maarif aynı zamanda kültür kelimesine karşılayan bir anlam taşır. 

Bakanlık maarifden eğitime geçti. Fakat Talim ve Terbiye Hey’eti ne oldu? Talim ve Terbiye Kurulu!

İşte bir kelime daha: Talim!

Esasına bakarsanız, öğretim ve eğitim kurulu denilmesi gerekiyor. Çünkü kelimeler arkaplandaki anlam zenginliği dikkate alınmadan böyle basitçe değiştirildi.

Talim gerçekten zengin anlamlı bir kelime. Bir işi öğrenmek veya alışmak için yapılan çalışma, yani “meşk” demektir talim. Bunun yanında Öğretme, belletme anlamı var. Yetiştirme, ders verme, tedris, öğretim anlamına da geliyor. Hat talebesinin öğrenmek maksadıyla yazdığı yazı da “talim”. Talimin eskiden halk arasında en yayın anlamı, askerî birliklere, harbde vazifelerini yerine getirebilmeleri için tâlimname maddelerinden kendilerine lüzumlu olan şeylerin kısmen nazarî, kısmen tatbikî sûrette öğretme, askerî eğitimdi.

Bütün bunlar kafa karıştırıcı!

Maarif’i kullanırsan, ârif de yaşar. Marifet de, irfan da!

Yeni dilde ârifin karşılığı ne? Ülkede ârif kaldı mı?

Söylediklerimizi ârif olan anlar!

Maarif gibi, marifet de unutuldu, marifet iltifata tâbi olduğundan, iltifat da!

Talim ilimle aynı kökten! Ya eğitim? O da eğmek masdarından!

Diyebiliriz ki, yalnız Nureddin Topçu, eğitimin, öğretimin, daha doğrusu “maarif”in ruhunu vukufla kavranmış ve ona göre düşüncelerini derinlemesine ifade etmiştir.

Benim aklımdan hiç çıkmayan bir sözü: Öğrenmek zekânın, yapmak ahlâkın işidir… Eğitimin yalnız bu cümlede ifade edilen hükme göre tanzimi mümkündür.

Millî eğitim, ismine bakmayın, esasında “öğretim” bakanlığıdır. Eski yeni, gerekli gereksiz bilgilerin genç beyinlere aktarıldığı devasa bir cihazdır. Bu aktarma işinin ne derecede başarılı olduğu ayrı bir mesele, fakat bu bilgilerin gençlerde tecessüs uyandırarak araştırmaya sevk etmesi durumuyla fazla karşılaşmıyoruz. Gençlerin ite kaka dahi olsa kitap okumaya, ufuklarını genişletmeye yönelik bir tutumlarının olmaması en güçlü delilimiz.

Her şeyi öğrenebiliriz. Burada iyi, kötü, doğru yanlış, faydalı faydasız ölçüleri olmayabilir. Kapasitemizin yettiği yere kadar öğrenebiliriz. Topçu, “çocuğa herşeyi öğreten mektep onu ne kadar düşüncesiz yapabiliyor” diyor.

Öğrendiklerimizi uygulamaya gelince bu noktada mutlaka bir ayırım yapma, bir ölçü getirme mecburiyeti vardır. Bilgi bize bu mecburiyeti öğretmez. Mesela, öğrendiklerimiz insanları en kolay nasıl öldüreceğimizle, yok edeceğimizle ilgili olabilir.  Mesela, atomu parçalama bilgisini öğrenir ve atom bombası yapabiliriz. Bu yüzbinlerce, milyonlarca insanı bir çırpıda yok ecek bir cihaz yapmak anlamına gelir. Bunu kullanmaya kalkıştığımızda, düşüncemizi harekete dönüştürdüğümüzde ne yapacağız?

İşte bu noktada “ahlâk” devreye girecektir. İyiyi, güzeli, doğruyu, olumluyu, insanlığın hayrına olanı yapmak bir seçme işidir. Bu seçim için millî eğitim müfredatı gençlerimize yeterince yardımcı oluyor mu?

Ahlâk hür beyinlerin işidir. Mektep hür olmayı, hür düşünmeyi öğretmelidir. Ancak hürriyet insanı sorumluluk sahibi yapar. Sorumluluk ahlâkın temel kavramlarındandır.

Esıl “eğitim” bilgi öğretme değil, değer kazandırmadır. Millî eğitim gençlerimize hangi değerleri kazandırıyor?

Nureddin Topçu, eğitim sistemi içinde değer kazandırıcı müfredatın nasıl bir değişim geçirdiğini şöyle özetliyor: “…İnsanı düşündürecek felsefe kültürü okullarda şöyle bir inkılâp geçirdi. Önce metafiziğin Allah bahsi lise programlarından çıkarıldı, sonra Allah’a götürüyor diye ruh bahsi de atıldı. Daha sonra varlık üzerinde düşündürdüğü için bütün metafizik bahisleri lise felsefe programlarından çıkarıldı. İnsanı tanıtan ahlâk bahsi lise felsefe programlarının ufak bir köşesine sıkıştırıldı…”

Topçu, ömrünü milletinin memleketinin meselelerine hasretti. Mesleği “muallimlik”ti. Muallim kelimesinin çağrışım derinliği karşısında öğretmen “sözcüğü” ne kadar âcizdir!

Bir mürebbî olarak şöyle söylüyordu: “Gencimizin ruhu sarsıntı halindedir. Gençler spor, siyaset ve kazançtan ibaret üçüzlü hayat maddeciliğine daha beşikten başlıyarak meftun yetişmektedirler. Bu üçüzlü belâ onların ruhunda güneş ve tabiat, aşk ve miraç yaşatmıyarak, varlığını maddenin altında ezilmiş bir iskelet halinde beşikten mezara kadar takip ediyor ve bir çelenekle sarıp toprağa teslim ediyor.”

Türkiye’de eğitim öğretim sistemi devasa bir cihaz. Bir öğretme cihazı, bir “test” cihazı…Öğretim var, eğitim yok.

Gelelim “öğretmen günü”ne!

Öğretmenlerimizin büyük çoğunluğu darbelere ve derbecilere karşıdır.

Darbeye, darbecilere karşı olmak, aynı zamanda onların icraatlarınla da karşı olmayı gerektirmez mi?

Öğretmenler darbeci bir generalin ihdas ettiği öğretmenler gününe neden karşı çıkmazlar?

 

Bu haber toplam 542 defa okunmuştur
  • Yorumlar 1
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Diğer Haberler
    Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
    Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim