ab. Kitabeler (yazıtlar, anıtlar).
bb. Uygur metinleri.
- İslâmî devir.
- 19. Asır sonrası (modern zamanlar).
- Günümüz.
Giriş
Türklerin edebiyatı (sanatı, tarihi vs.) sözkonusu olduğunda, bir taraftan tarihî derinliğin doğurduğu müşküller, diğer taraftan da coğrafî yaygınlığın meydana getirdiği güçlüklerle karşı karşıya kalınması kaçınılmazdır.
Binlerce yıllık bir tarihî geçmişten gelen ve üç kıt’aya yayılmış bir kavmin edebiyat mahsullerinden söz etmek kolay bir şey olmasa gerek.
Hiçbir kavim, Türkler kadar yaygın coğrafyalarda yaşamadı. Dolayısıyla çok farklı kültürlerle, medeniyetlerle karşılaşmadı veya iç içe, yan yana yaşamadı. Doğu Türkistan’dan Avrupa ortalarına, Afrika’nın batısına, “mağrib”e kadar yayılmış, halen bazı bölgelerde hayatiyetini kaybetmiş önemli bir kısmında yaşamaya devam eden köklü bir insan unsurundan söz ediyoruz.
Tarihî kader bir taraftan, coğrafî çeşitlilik öte yandan, müşterekleri zaafa uğratıcı bir rol oynuyor.
Coğrafya değiştikçe, tarihî geçmiş farklılaştıkça, dil ve ona bağlı olarak edebiyat da farklılaşıyor.
Buna rağmen, bütün Türk topluluklarının ortak hafızasını oluşturan edebî verimlerden söz edilebilir.
Sözlü devir: Destanlar, sagular, koşuklar, savlar
Başlangıçta, yani sözlü-şifahî devirde oluşan destanlar, efsaneler, masallar, mitolojik anlatılar elbette ortak bir zemin oluşturuyor. Fakat bu devirle ilgili yazıya geçirilebilmiş ve günümüze ulaşmış çok fazla şey yok. Hiçbir Türk destanını tam metin olarak orijinal hâliyle göremiyoruz. Hülasaları, bazı parçaları daha çok farsça ve arapça kaynaklarda bulunabiliyor. Reşidüddin’in Camiü’t-tevarih’i, Melik Ata Cüveyni’nin Tarih-i cihanküşa’sı, Mes’udi’nin Mürucü’z-zeheb’i, Firdevsi’nin Şehname’si…
Alper Tunga destanını bir parçası Kaşgarlı Mahmud’un Divanü lügati’t-Türk’ünde bulunabiliyor. Oğuz Kağan destanının Uygur harfli bir parçası Paris Millî Kütüphanesi’nde bulunuyor. (W.Bang ve R.Rahmeti tarafından yayınlandı, 1936). Ebülgazi Bahadır Han’ın Şecere-i Terakime’sinde Oğuz Kağan Destanı’nın İslâmî varyantı yer alıyor.
Yaratılış destanı-Türeyiş destanı, Alp Er Tonga destanı, Şu destanı, Oğuz Kağan destanı, Ergenekon destanı, Göç destanı…
Bu sözlü devre ait verimler, zaman içinde unutulmuş, tesirini epeyce yitirmişken, 19. Yüzyılda yaygınlaşan Türkoloji çalışmaları sonucu yeniden zihin muhtevamıza katılmıştır. Türkiye dışında bunun ne ölçüde yapıldığını tesbit etmek kolay değil.
Yazılı devir
Yazılı devrin ilk verimleri taş üzerine kazınmış olanlardır. Bunların en bilineni “Orhun yazıtları”dır.
“Köktürk Bengü taşları-Orhun âbideleri” de denilen bu metinler ve adına dikildiği şahsiyetler: Bugut (Mahan Kağan), Çoyın, Hoytu Tamir,Ongin (İşbara Tamgan Tarkan), İhe-Hoşutu (Köl İç Çor), İhe-Aşete (Altun Tamgan Tarkan), Bayon Çokto (Tonyukuk), Birinci Orhun (Kültigin), İkinci Orhun (Bilge Kağan), Nalaya, İhe-Nur, Hangiday ve Talas.
Bu yazılı kültür verimleri, 8. Yüzyılda dikilmiş fakat sonraki yüzyıllarda unutulmuştur.
Türklerin de unuttuğu bu metinler asırlar sonra, 18. Yüzyıldan itibaren keşfedilmeye, 19. Yüzyıldan itibaren okunmaya, çözümlenmeye başlandı.
İlk olarak 1893’te Danimarkalı Vilhelm Tomsen bu âbidelerin dilini çözmeye muvaffak oldu. Hazırladığı metin 1894’te Danimarka’da yayınlandı. 5 sene sonra (1889) Türkiye’de ilk yayın Necip Asım (Yazıksız) tarafından yapıldı.
Orhun Yazıtları’nın okunması bütün Türklerin dil ve edebiyatları açısından büyük önem taşıyor. Eğer böyle bir keşif yapılması idi, yazılı edebiyatımız bu kadar eski tarihlere götürülemeyecekti, köklerimizden haberdar olamayacaktık.
Orhun yazıtlarından sonra, tarihen Uygur metinleri geliyor. Uygurlar Köktürklerin halefidir. 9.yüzyılın ortalarında Kırgızların baskısıyla eski Türk yurdunu terk etmek durumunda kalan Uygurlar daha güneydeTarım havzasına yerleşmişlerdir. Bu arada Mani dinini benimseyen Uygurlar daha sonra Budizmi, hatta hıristiyanlığın bir mezhebi olan Nesturuliği de denemişlerdir. Uygur metinlerinde manicilik ve burkancılık (Budizm) var. Manici edebiyatta ilk Türk şairinin adına ulaşılıyor: Aprınçur Tigin.
İslâmî devir
Türkler İslâmiyetin ikinci asrında (M.8. yüzyıl) müslümanlaşmaya başladılar. İslâmın 3.asrında bir Türk hükümdarı Müslüman oldu. Daha önce müslüman olup “Abdülkerim” adını almış olan Satuk Buğra Han M. 926’da Karahanlı tahtına çıktı. Bu yalnız Türkler için değil, bütün dünya için tarihî bir dönüm noktasıdır.
Doğuda Karahanlı tahtına bir müslüman hükümdar otururken, daha batıda Müslümanlık Türkler arasında yayılıyordu.
İslâmiyet’in temel kitabı Kur’an ve onun üzerine bina edilmiş ilimler Türk ülkelerinde yaygın bir ortak kültür meydana getirdi. Bu bir süre sonra edebiyata da yansıdı. İşte ilk edebî verim, Balsagunlu Yusuf Has Hacib’in Kutadgu bilik isimli dinî-ahlâkî -felsefî eseridir. M.1069’da tamamlanmış olan aruz vezni ile yazılmış bu mesnevî, 6645 beyittir. Elimizde bulunan metnin olgunluğu, daha öncesinde başka edebî verimlerin olabileceği düşüncesini doğurmaktadır.
Karahanlı sahasında ortaya çıkan ve günümüze ulaşan ikinci edebî eser, Atabetü’l-hakayık’tır. Yüknekli Edib Ahmed’in bu eseri Kutadgu bilik’den yarım asır sonra kaleme aldığı sanılıyor. Bu eser de ahlâkî mahiyettedir.
Bu arada bütün Türk dünyasının ortak mirası olan Divanü Lügati’t-Türk’ü bilhassa zikretmek lâzımdır. 1072-1074 yıllarında Kaşgarlı Mahmud tarafından halifenin şehri Bağdat’da Araplara türkçe öğretmek için yazılmış olan bu eser, geçmiş yüzyıllara ait bir çok edebiyat verimimizi kayda geçirmesi bakımından bilhassa önem taşımaktadır.
Divanü Lügati’t-Türk’ün 20. Yüzyılın başında neredeyse tesadüfen İstanbul’da ortaya çıkması, bütün Türklerin dil ve edebiyat tarihleri için en büyük ilahî lütuflardan biri olarak kabul edilmelidir.
İlk Türkçe edebî eserler neden Karahanlı sahasında yazıldı?
Bunan kolaylıkla açıklanabilir sebepleri var. Uygurlar Köktürklerin devamı. Uygurlar Köktürk yazılı kültürünü sürdürdü, şehirlere yerleşti. Din ve yeni hayat tarzı arayışına girdi ve sonunda İslâm’a ulaştı. Uygurlar, İslâmî dönemde Arap elifbasını kullandılar fakat Uygur yazısını da kullanmaya devam ettiler. Uygur alfabesi Cengizoğulları tarafından da kullanıldı. Fatih devrinde Osmanlı divanında Uygur yazılı metinler oluşturulduğu biliniyor.
Bu sırada Oğuzların Kınık boyundan Selçuk Bey, kabilesiyle ata yurtlarından daha güney ve batıda Cend şehrine gelmiş ve burada 915 yılında Müslüman olmuş, teb’asını da Müslümanlığa sevk etmiştir. Selçuk oğulları, oradan daha güneye Horasan’a ve İran’a yönelir. Bu arada Karahanlılar da Buhara’yı ele geçirip Samanî devletini ortadan kaldırmış ve Harizm’e, Horasan’a yönelmiştir. Gazneliler Karahanlı ilerleyişini durdurmuşlar fakat 1040’da, Merv’e yakın Dandanakan’da Selçuklulara yenilmekten kurtulamamışlardır. Böylece Selçuklu devletinin önü açılmış, bütün Ortadoğu tesir alanlarına girmiştir. Selçukluların bu sırada yazılı kültürün içinde olmadığını düşünebiliriz. Merkezî ve batı Türkistan şehirleri çok sayıda farsça konuşan unsurlarla dolu idi. Türklerin Müslüman oluş sürecinde bu yüzden birçok farsça kelime din dilimize girdi: Namaz, oruç, abdest, peygamber gibi.
Selçuklular maliye ve yazıcılık hizmetlerinde Fars unsurları istihdam etti ve yazışma dili olarak farsçayı kullandı. Selçuklulara Anadolu kapısını açan Malazgirt zaferi kazanıldığında Kutadgu bilik yazılalı iki yıl olmuştu. Divanü lügati’t- Türk ise bu zaferden bir yıl sonra yazılmaya başlandı.
Türkçe yazılı kültür doğuda Karahanlı sahasında başladı, fakat asıl batıda Anadolu sahasında kendini gösterdi, kesintisiz olarak günümüze kadar güçlü bir edebiyat olarak ulaştı.
Kaşgar’a çok uzak olmayan bir yerde, Sayram’da doğan Ahmet Yesevî, Anadolu’da ortaya çıkan dinî tasavvufi edebiyatın yol açıcısı olarak görülebilir. 11. Asrın sonunda Yesi’ye (Şimdi: Türkistan) yerleşen Hoca Ahmed “Hikmet” adı verilen şiirleriyle göçebe Türkler arasında güçlü bir tesir meydana getirdi.
Türk dünyasının ortak isimlerinden biri Dede Korkut, Korkut Ata ve onun hikâyelerinden oluşan Kitab-ı Dedem Korkut da ortak temel metinlerimizdendir. Dedem Korkud’un kitabı 9-12 yüzyıllara tekabül eden olayları anlatmaktadır.
Yine Nasreddin Hoca ve lâtifeleri bütün Türk dünyasına mal olmuştur. Nasreddin Hoca, Azerbaycan’da Molla Nasreddin, Özbekistan’da Efendi, Türkmenistan’da Ependi, Kazakistan’da Koja Nasır ve Uygurlar arasında yine Efendi olarak anılır.
12. ve 13. Asırlarda farsça yazmış iki önemli isim, Türk dünyasının ortak değerleri arasında zikredilmelidir. 12 asırda yaşamış olan Genceli Nizamî, ilk hamse sahibi şairdir. 13. Asırda Mevlâna Anadolu sahasında yaşadığı için “Rumî” olarak anılan büyük bir şahsiyettir. Mesnevi ve diğer eserleri ile günümüze kadar tesirleri ulaşmıştır.
13 asrın sonu ile 14. Asrın başında yaşayan, Türkçenin Anadolu’da ilk büyük şairi Yunus Emre, Osmanlı ve civar bölgeler yanında, Azerbaycan ve Türkmenistan’da bilinen bir şairdir. 20. Yüzyılda bütün Türk dünyasına mal olmuştur.
Süleyman Çelebi (14. Asrın sonu, 15. Asrın başı) Mevlid’i ile Osmanlı ve yakın çevresinde yaygın bir şöhret kazanmıştır.
İslâmi devirde iki destan:
Manas Destanı: Kırgız sözlü edebiyatının uzun soluklu mahsülü, kendine mahsus bir şekilde, “manasçı” denilen kişilerce okunur. Kırgız halkının tarihi, kültürü bu destanda başarılı bir şekilde ortaya konulmuştur.
Alpamış Destanı: 10-11. Yüzyılda Özbekistan sahasında ortaya çıktı. Özbek, Kazak, Karakalpak ve Tatarlar arasında farklı varyantları vardır. Destan kahramanlık, mertlik, vatan sevgisi yanında, aile, sevgi, sadakat gibi değerler de güçlü bir şekilde işlenmiştir.
14. yüzyılda yaşayan Seyf-i Serayî, İdil bölgesinde doğmuş, Türkistan, İran ve Türkiye’yi dolaştıktan sonra Mısır’da yerleşmiş, kıpçakca Gülistan tercümesi ile tanınan önemli bir şahsiyettir.
Batıda, Türkiye’de 14 ve 15. asırlarda güçlü bir edebiyat oluşurken, 15. asrın ikinci yarısında Türkistan’da Ali Şir Nevai hem eserleriyle hem de Türkçe vurgusuyla büyük bir tesir meydana getirmiştir. İlk Türkçe hamse onun tarafından tertip edilmiştir. Türkçenin savunması sadedinde “Muhakemetü’l-Lügateyn” isimli eseri yazmıştır.
Cihangir bir hükümdar olan Babür Şah, Nevaî’den sonra Çağatay sahasının önemli bir ismidir. Divanı ve Babürname olarak anılan hatıraları bilhassa önemlidir.
16. yüzyılın başında Bağdat civarındı yaşayan Fuzulî Türk dünyasına mal olan büyük bir şair olarak unutulmamalıdır.
Köroğlu, Koroğlu, Goroğlu olarak bütün Türk dünyasının benimsediği bir efsane kahramanıdır. Çoğu 15-16 asırlarda ortaya çıkmış olan halk hikâyeleri, Âşık Garip, Kerem ile Aslı, Ferhad ile Şirin, Tahir ile Zühre…yine bütün Türk dünyasının ortak hâfızasında yer almıştır.
Anadolu’da Karacaoğlan (17.a.), Türkmenistan’da Mahtumkulu (18. Yüzyıl) ortak değerler arasında zikredilmesi gereken isimlerdendir.
19. asır, dünyanın dönüşümünün hızlandığı bir yüzyıldır. Coğrafî keşifler, sanayi devrimi ve ardından hız kazanan büyük devletlerin sömürgeci yayılma siyaseti ve bu arada yeni iletişim vasıtaları bu yeni dünyanın açıklayıcı unsurlarıdır.
Türk dünyasının doğusu, büyük ölçüde müstakilliğini kaybetmiş, Türkistan Rusya ve Çin arasında paylaşılmıştır. Osmanlı Devleti batı ile mücadelede yüzyıldır geri çekilmektedir. Buna rağmen 19. Yüzyıl aynı zamanda bir uyanış devri olarak kabul edilebilir. Bu devirde modernlikle karşılaşan bilhassa Osmanlılar ve Azerbaycan halkı buna göre yeni tarz bir edebiyat oluşturmak yönünde çabalar içinde olmuşlardır.
“Türk dünyası” kavramı, 20. yüzyılın başında çok canlı ve heyecan verici bir şekilde ortaya çıktı. 20. yüzyılın başında hem Rusya sınırları içinde kalan Türk topluluklarında, hem de Osmanlı devletinin aslî unsuru olan Türkler arasında böyle bir yaklaşım belirdi. Bunun sadece Türkçülükle, Turancılıkla izah edilmesi de mümkün değildir. İslâmcılık da Türk dünyası kavramını önemsemiştir. Hatta diyebiliriz ki, başlangıçta, Rusya’da yaşayan Türkler, kendilerini Müslüman olarak nitelemeye özen göstermişlerdir. Kırım’da, Kazan’da veya başka bölgelerde ortaya çıkan yayınlar bu çerçeveyi esas almışlardır. Türkiye’de de İslâmcılığın yayın organı olarak kabul edilen Sırat-ı Müstakim (sonradan Sebilürreşad) başlangıçta, Türk Derneği’nin yayın organı konumundadır. 1909’da kurulan derneğin kuruluş nizamnamesi bu dergide yayımlanmıştır. Yine Rusya sınırları içinde kalan bölgelerden Abdürreşid İbrahim, Yusuf Akçura, Ahmed Agayef, Alimcan İdrisi gibi isimler de önce Sırat-ı Müstakim dergisinin yazarları arasında yer almışlardır.
Neredeyse tamamı Müslüman olan Türkler arasında, din bağının, diğer kültürel farklılıklar, dil farklılaşmaları yanında en istikrarlı zemini oluşturduğu görülebilmektedirr. O sırada bütün Türk dünyasının kullandığı “Arap alfabesi” iletişim birliğini sağlama bakımından önemli bir rol oynamıştır. Eski yazıda imlâ birliği, kelimelerin farklı okunuş ve söylenişlerini önemsizleştiriyordu. Bu yüzden İstanbul’da, Bahçesaray’da, Kazan’da veya Taşkent’te yayımlanan dergiler ve kitaplar bütün Türk dünyasına yayılabiliyordu.
Gaspıralı İsmail’in 19. yüzyılın sonlarından yayımlamaya başladığı Tercüman gazetesi Rusya sınırları içinde kalan Türk toplulukları arasında rağbet gördüğü kadar, Türkiye’de, İstanbul’da da ilgiyle karşılanıyordu. Sırat-ı Müstakim’in de daha sonra benzer bir rol oynadığını, bütün Türk dünyasına yayıldığını, ciddî tesir uyandırdığını biliyoruz. Dünya Türkleri arasında Osmanlı devletinin başkenti İstanbul çok güçlü bir atıf merkezi hâlindeydi.
19. yüzyılın sonu ile 20.yüzyılın başında Türk dünyasına mal olan yeni isimlerden söz etmek mümkün olabiliyor. Fazla ayrıntıya girmeden belli başlı bazı isimlerden söz etmek istiyoruz.
Mirza Fethali Ahundzade (Azerbaycan, ilk dram yazarı modern Azerbaycan edebiyatının kurucusu, 1812-1878), Abay Kunanbayulu (Kazakistan, yazılı Kazak edebiyatının büyük başlatıcısı, 1845-1905 ), İsmail Gaspıralı (Kırımlı, 1883’te Bahçesaray’da yayınlamaya başladığı Tercüman gazetesi bütün Türk dünyasında etkili olmuş, ortak bir dil, ideal ve hareket tarzı oluşturulması yönünde güçlü bir tesir uyandırmıştır, 1851-1914), Elekber Sabir (Azerbaycan, yeni bir mizahi şiir dili meydana getirmiştir, 1862-1911), Mehmet Âkif Ersoy (Türkiye, İslâmcılık akımının yayın organı Sebilürreşad’ın başyazarı. Sebilürreşad bütün Türk dünyasına yayılmış ve dikkatle takip edilmiştir. Mehmet Âkif şiirleri ve mücadelesi de Türk dünyasının ilgi alınına girmiştir, 1873-1936). Ziya Gökalp (Türkiye, Turancılık ve Türkçülük akımının ideologu olan Gökalp zamanında Türk dünyasında ciddi tesir meydana getirmiştir, 1876-1924). Yusuf Akçura (Kazan-Türkiye, Türk dünyasına yönelik fikirleri ile tanınmıştır, 1879-1935), Ömer Seyfeddin (Türkiye, Türkçülük akımı içinde yar almış, bilhassa güçlü bir hikâyeci olarak yol açıcı olmuştur, 1884-1920), Yahya Kemal Beyatlı (Türkiye, Şiirleriyle ve fikirleriyle Türkiye’de büyük tesir uyandırmış, Türk dünyasınca da tanınmıştır, 1884-1958), Abdullah Tukay (Kazan, Tatar şiirine yenilik getirmiş, Türkiye Türkçesine yakın durmuştur, 1886-1913), Reşat Nuri Güntekin (Türkiye, romanca, Çalıkuşu romanı Sovyetlerde defalarca basılmıştır, 1889-1956), Abdurrauf Fıtrat (Özbekistan, Türkiye’de tahsil gören Fıtrat, ülkesinde edebi uyanışın öncüsü olmuştur, 1886-1938), Mağcan Cumabayulu (Kazakistan, Kazak millî şairi, Türklerin birliğini savunan kişiliği ile dikkati çekmiştir, 1893-1938), Abdülhamid Çolpan (Özbekistan, şair ve çevirmen olarak hizmet etmiş, Türk dünyasında hürriyetçi şiirleri ile tanınmıştır, 1897-1938).
Sovyet dönemine kadar böyle bir özet yapılabilir. Bu listede ölüm tarihi 1938 olan şair ve yazarlar, Stalin’in büyük yazar ve aydın kırımı sırasında katledilmiştir.
Bolşevik ihtilâlinden bir süre sonra Türk dünyası ile ilişkilerin imkânsız hâle geldiğini görüyoruz. Sovyetler Birliği’nin sınırları kapatması yanında, Türk topluluklarının ortak alfabesini değiştirmesi, önce Lâtin harflerine geçirmesi, sonra her lehçe ve şive için Kiril esaslı alfabeler icad etmesi, Türk dünyasının müştereklerinin, iletişim imkânlarının daralmasına yol açtı. Türkiye’de takip edilen dil devrimi veya arı dilcilik faaliyetleri de neredeyse aynı tesiri uyandırdı. Bugün Türk dünyası ile dil yakınlığını, Türkiye’de uydurulan kelimelerle sağlamanın mümkün olmadığını görmüş bulunuyoruz.
Türk dünyasının Sovyetlerde harf ınkılâbı yapılıncaya kadar çok önemli bir müşterek unsuru vardı: Alfabe. Bütün Türk dünyası Arap asıllı alfabe ile yazıyor ve okuyordu. Bu alfabe fonetik (sescil) olmadığından, kelimenin yazılışı aynı olsa da farklı lehçe ve şivelerde değişik şekilde okunabiliyordu. Böylece alfabe birliğine bir kolaylaştırıcı unsur olarak imlâ birliği de eklenebilir.
Sovyet sonra dönemde alfabe birliğini sağlamak için Latin harflerine geçiş konusunda bazı hamleler yapılmış ama bütün ülkelerde sonuca ulaştırılamamıştır.
20. yüzyılda Sovyet sisteminin yerleşmesinden sonra, Türk topluluklarının yetiştirdiği şahsiyetlerin Sovyet dünyasında tanınması kolaylaşmışken, Türkiye’ye bu şöhretlerin ulaşması pek fazla mümkün olmamıştır. Bu dönemde yetişen bir kısmı Rusça yazan ve bir kısmı Sovyetlerde bazıları da bütün dünyaca tanınan bazı isimler: Berdi Karababayev (Türkmenistan), Aybek (Özbekistan), Samet Vurgun (Azerbaycan), Bahtiyar Vahapzade (Azerbaycan), Muhtar Avezov (Kazakistan), Cengiz Aytmatov (Kırgızistan), Olcas Süleyman (Kazakistan), Abdullah Aripov (Özbekistan), Anar Rızayev (Azerbaycan).
Kırımlı Cengiz Dağcı (1920-2011)Tatarların büyük sürgününü anlatan eserleriyle bütün Türk dünyasında tanınmayı hak etmiş bir şahsiyettir. Mehemmed Hüseyin Şehriyar ise İran Azerbaycanı’nın son devirde yetiştirdiği büyük bir şair olarak Türk dünyasına mal olmuştur (1906-1988).
Türk dünyasının Türkiye’den Cumhuriyet sonrası tanıdığı isimler de ancak sistemin elemelerinden geçirilenler olmuştur. En belli başlıları Nâzım Hikmet (aynı zamanda sovyetik bir figürdür), Yaşar Kemal, Aziz Nesin’dir.
Türkiye, Sovyet imparatorluğunun yıkılmasından sonra Türk dünyasının yakın dönemde oluşmuş edebiyatını tanıma yönünde bir hayli gayret sarfetmiş, bir hayli ismin eserleri Türkiye Türkçesine aktarılmıştır. Buna karşılık Türkiye’de yetişen değerlerin tanınması konusunda aynı gayret Türk cumhuriyetlerinde gösterilememiştir.
Türk dünyasının edebi değerlerinin tanınması konusunda bir örnek uygulama: Türkçenin Uluslar arası Şiir Şöleni.
Türkiye Yazarlar Birliği’nin ilkini 1992’de Osmanlı’nın ilk başkenti Bursa ve Anadolu Selçuklu başkenti Konya’da yaptığı Türkçenin Uluslar arası Şiir Şöleni, geçen sene (2011) Kosova-Prizren’de yapılanla 9 rakamına ulaşmıştır. İki yılda bir geçekleştirilen şölen, önümüzdeki yıl 10 defa yapılacak.
Bursa ve Konya’dan sonra Şölen duraklarımız:
2. Şölen: Almatı/Kazakistan
3. Şölen: Aşgabat/Türkmenistan
4. Şölen: Girne/Kıbrıs
5. Şölen: Strazburg/Fransa-AB
6. Şölen: Akmescit/Kırım-Ukrayna
7. Şölen: Üsküp/Makedonya
8. Şölen: Bakü/Azerbaycan
9. Şölen: Prizen/Kosova
Dokuz şölen boyunca, Türkçenin çeşitli lehçe ve şiveleri ile şiir yazan ülkesinde bilinen tanınan şairler bir araya getirilmiş böylece yüz yüze tanışma yönünde kararlı adımlar atılmıştır. Her şölene 20 ila 25 ülke ve bölgeden 50-100 arası şair katıldığı düşünülürse, bu süre içinde ne kadar yaşayan şairin bir araya getirildiği anlaşılabilir.
Diğer taraftan, tarih boyunca Türkçenin değerleri arasında yer almış büyük şahsiyetler adına büyük ödüller verilerek geçmiş değerlerle yaşayan değerlerin bir arada anılması sağlanmaya çalışılmıştır.
Her şölende üç büyük şahsiyet adına ödül verildiği düşünülürse, 30 büyük şahsiyete adanan 30 ödül günümüzün yaşayan şairleri ile buluşturulmuş demektir.
Türkçenin Uluslar arası Şiir Şöleni edebiyat sahasında süreklileşmiş her defasında başka bir ülkede yapılan bir faaliyet olarak tektir. Karşılıklı tanımayı sağlamak bakımından böyle faaliyetlerin çoğaltılması, çeşitlendirilmesi gerekmektedir.
TÜRKÇE’NİN ULUSLARARASI ŞİİR ŞÖLENLERİ BÜYÜK ÖDÜLERİ
1- Türkiye-Bursa ve Konya ( 21-24 Mayıs 1992)
Firuze Memmedli – Azerbaycan ( Ali Şir Nevaî Büyük Ödülü)
Erkin Vahidov- Özbekistan ( Yunus Emre Büyük Ödülü)
Tomanbay Moldagaliyev – Kazakistan ( Fuzulî Büyük Ödülü)
2- Kazakistan – Almatı ( 15-21 Eylül 1993 )
Bahattin Karakoç- Türkiye (Abay Kunanbayulı Büyük Ödülü )
Raisa Sarbi – Çuvaşistan ( Necip Fazıl Büyük Ödülü)
Murat Avazov – Dağıstan ( Seyyid Nesimi Büyük Ödülü)
3- Türkmenistan – Aşgabat ( 18-21 Mayıs 1994 )
İlhami Emin - Makedonya ( Mehmet Âkif Büyük Ödülü)
Şîr Muhammed Yeniş- Afganistan ( Kaşgarlı Mahmud Büyük Ödülü)
Mehmet Âkif İnan-Türkiye (Mahtumkulu Büyük Ödülü)
4. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti-Girne (16-22 Ekim 1996)
Ergeş Uçkun-ABD/Afganistan (Babür Şah Büyük Ödülü)
Atamurat Atabayev-Türkmenistan (Şeyh Galip Büyük Ödülü)
Şâkir Selim-Kırım (Ârif Nihat Asya Büyük Ödülü)
5- Fransa- Strazburg (16-18 Ekim 2003 )
İlhan Berk – Türkiye (İngiliz şarkıyatçı E.J. Wilkinson Gibb Büyük Ödülü)
Muhtar Şahanov- Kazakistan (Mehemmed Şehriyar Büyük Ödülü)
Erdem Beyazıt – Türkiye ( Yahya Kemal Beyatlı Büyük Ödülü )
6- Kırım- Akmescit /Simferepol (11-13 Kasım 2005)
Ulya İvanov- Çuvaşistan ( Abdülhak Hamid Büyük Ödülü)
Feruze Müslimova- Tataristan ( Gazi Bora Giray Han Büyük Ödülü)
Cahit Koytak- Türkiye ( Ahmet Yesevi Büyük Ödülü)
7- Makedonya- Üsküp ( 21-25 Kasım 2007)
Miraziz Azam – Özbekistan ( Mevlâna Büyük Ödülü)
Rüstem Behrudi – Azerbaycan ( Hatayi Büyük Ödülü)
Metin Önal Mengüşoğlu – Türkiye ( Cevdet Paşa Büyük Ödülü)
8- Azerbaycan- Bakü ( 29 Ekim-01 Kasım 2009 )
Mehmet Atilla Maraş- Türkiye ( Genceli Nizami Büyük Ödülü )
Zeynel Beksaç- Kosova (Ahmet Haşim Büyük Ödülü )
Orazdurdu Yağmurov- Türkmenistan ( Hüseyin Cavid Büyük Ödülü)
9- Kosova- Prizren ( 24-27 Kasım 2011 )
İhsan Deniz- Türkiye ( Ahmet Hamdi Tanpınar Büyük Ödülü)
Fahri Kaya-Makedonya ( Prizrenli Sûzî Çelebi Büyük Ödülü)
Nasır Peyguzar – İran ( Karacaoğlan Büyük Ödülü )































Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.