Mehmet Âkif İnan’a 21. Yüzyılın ilk günlerinde kaybetmiştik. Nesillerin “Âkif Ağabey”i ağır bir hastalığa düçar olmuştu ve son günlerini geçirmek için memleketi Urfa’ya dönmüştü. Bu artık, kesin bir dönüştü. “İrcii” emrinin icabını yerine getirme dönüşü...
Âkif İnan erken yitirdiğimiz bir değer. İnandı, yaşadı, mücadele etti. Onun vefatı, bir anlamda idealizm devrinin kapanışını haber verir gibiydi. Başka bir devrin eşiğindeydik, bunun farkında değildik, bu eşiğe inancımızla, ideallerimizle gelmiştik.
Bozgundan çıktım kan içindeyim
Yeni bir savaşa kuşandır beni
Bozgunları yaşamış neslin ardından gelen Âkif İnan, yakın geçmişi ve zamanını böyle yorumluyor.
Gerçekten bozgundan çıkmıştık ve kan içindeydik. Türkiye yüzyılların mirasını bozgun psikolojisiyle tepmiş, güya yeni ve parlak bir yola girmişti. Sanki bu onu gerçek kurtuluşa götürecekti. Bozgunlar millete zafer gibi sunuldu. Elbette, bunu fark eden ve itiraza cür’et edenler de vardı.
Nureddin Topçu, 1939’da Hareket dergisiyle bu itirazı fikir planında ortaya koymaya başladı. Necip Fazıl, 1943’ten sonraki hayatını bu itiraza adadı. Mağlubiyetin galibiyet gibi sunulmasını, kitlelerin böylece afsunlanmasını hazmedemedi. Kendisine büyük şöhret sağlayan çok mühimsediği şairliği bir süreliğine bir kenara bıraktı. Yakın tarihin kişilik bozukluğu halinde milletin hafızasına yerleştirilmek istenen sahteliklerine itiraz etti. Bu mücadelenin öyle kısa vadede sonuca ulaşmayacağını çok geçmeden anladı. Zira hasar çok büyüktü. Son demlerine kadar şairliğini ön plana çıkarmaya fırsat bulamadı. Ancak son günlerinde onun tekrar saf şiire yöneldiğini görüyoruz. Bu sefer, bir ömrün birikimi ile konuşuyordu.
Âkif İnan, Necip Fazıl’ın itirazını en iyi kavrayan ve bu yolda yürüyenlerdendi. Şiir, fikir, hareket birlikteliğini sağlayan ve ömrünü davasına adayan bir bütün insan. Şiire ne sebeple başlamış olursa olsun, sonradan vazife icabı şair ve edib oldu. Şair ve edib olarak tanındı, şiirlerinde bile tefekkür ağır bastı. Şiirin esas karakteri olan lirizm yerine akıl ve tefekkür onun şiirlerine yön verdi. Heyecanlarını hikmete büründürmeye çalıştı. Tıpkı hemşehrisi 17. asrın büyük şairi Nâbî gibi.
İşte onunun bazı şiirlerinden seçilmiş mısralar:
Edeb senin, sabır benim derimdir
En iyi anlatış artık susmaktır
Istırap varoluş şartı oldu
Candır aşkın bedeli.
Åkif İnan, şair ve edebiyatçı olarak tanındığı için düşünce cephesi ihmal edildi. Fikir yazılarını 1983’te yayınlanan Din ve Uygarlık isimli kitabında toplamıştı. Kitaplaşmamış gazete yazıları, son yıllarda kurucusu olduğu Memur-Sen tarafından derlenerek yayınlandı.
Âkif İnan fikirleri, idealleri, mücadelesi olan bir şahsiyetti. Bu kimliği ile güçlü bir sivil toplum kuruluşunun temelini attı. Bu anlamda, Memur Sen’in kurulması ve başkanlığını Mehmet Âkif İnan’ın üstlenmesi çok mühim bir hadisedir. Memur-Sen’i diğer sendikalardan farklı kılan bilinen, tanınan, ünlü bir dâva ve fikir adamı tarafından kurulmuş, fikir temelli bir sendika olmasıdır. Memur-Sen onun fikirleri, idealleri istikametinde yürüdükçe güçlü olmaya devam edecektir.
Âkif İnan, yazar camiasında “ağabey” olarak bilinir. O bizim ağabeyimiz olduğu kadar, dava ve mücadele arkadaşımızdı; her zaman omuz omuza idik.
Âkif İnan, "Umut Gazeli"nde "Bir zırha büründüm bu çağa karşı" der. Bu çağ, insan olmanın yollarını tıkayan, insanlık haysiyetini ayaklar altına alan, zulmün, işkencenin, yoksulluk ve sefaletin çağıydı aynı zamanda. Çağımızın aydınlatma araçlarının parıltısı arttıkça, insan kişiliğine yaydığı karanlığın şiddeti de artıyordu. Bu çağda zulüm kitleselleşmişti, sefalet kurumlaşmıştı. İşin diğer yönü, zulmü eğlence, sefaleti mutluluk gibi sunan kitle yayın araçları ortaya çıkmıştı. Mehmed Akif İnan, çağa karşı zırhını büründükten sonra, "Çağı kurtarmanın bir eylemidir/Çağ dışı görünen ilgimiz bizim" diyerek insan haysiyetinin davacısı olduğunu söylüyordu.
Âkif İnan ne yaptı?
Akif İnan, şiir kitapları ile, fikir eserleri ile, yazıları ile ve kurucusu olduğu bir sivil toplum kuruluşu ile kozasını ördü. Öğretmen olarak çok sayıda talebe yetiştirdi. 1960'lardan beri bir mücadelenin içinde oldu. Şiirde, hemşehrisi büyük Nabî'nin hikemi şiir tarzını benimsedi. Az ve öz yazdı. Duygu ve lirizm değil, düşünce, akıl ve tefekkür şiirinin özünü teşkil ediyordu. Bütün heyecanlarını hikmete büründürmeye çalıştı.
Muztaribin mekânı, bedeninden çok eserinin görüldüğü yerdir. Onun eseri Türkiye’nin her yerinde görülüyor. Kitapların ulaştığı yer Âkif İnan’ın yurdudur. Sesinin ulaştığı yer, hissiyatının eriştiği yer Âkif İnan’ı hatırlar. Muztariplerden geriye mal mülk kalmaz, kalsa da asıl eseri yanında onların hükmü yoktur.
Rahmetle yâd ediyoruz!
































Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.