D. Mehmet Doğan: Üniversiteyi değil, Boğaziçi’ni konuşmak!

D. Mehmet Doğan: Üniversiteyi değil, Boğaziçi’ni konuşmak!
Türkiye zihin hasarlı bir ülke…Bu yüzden yakın geçmişi doğru olarak bilemiyor, bugünü hakkıyla anlayamıyor, geleceğe sağlıklı bakamıyor.

Nasıl zihin hasarlı olmasın ki?

Bir günde bin yıllık alfabesi değiştirilmiş. Adına “inkılâp” denilmiş. Düşünen adamların “harf darbesi”, “harf katliamı” dediğine (Bkz. Jacques Derrida, İstanbul Mektubu) kim “inkılâp” diyor?

Düşünmekten nasibi olmayanlar! Türkiye’de aydın olmak, bir zamanlar düşünmekten nasibi olmamakla eşitlenmiştir.

Zihin hasarı bin yıllık alfabenin değiştirilmesi ile sınırlı değildir. Ardından Dil devrimi gelmiştir. Dil devrimi Harf inkılabından kat kat ağır hasar veren bir “inkılap”tır. Bugün düşünme melekelerimizin dumura uğramasının asıl sebebidir. Buna bizim resmî aydınlar hâlâ “devrim” derken yine düşünen adamlar “Trajik başarı” diyor. Esasen “öldüren başarı” diyor da türkçeye böyle çevriliyor! (bkz. Geofferey Lejis, Trajik Başarı).

Ne tesadüf: Türkiye’de üniversite harf ve dil devrimlerinden sonra kurulmuştur! Daha önce kurulabilir miydi? Daha önce Darülfünun vardı. Osmanlı zihni “üniversite”ye karşılık Darülfünun’u bulmuştu.

1850’lerde Darülfünun önce bina olarak düşünüldü. Ayasofya’nın yanına büyük bir bina inşasına başlandı. Bina inşaatı Kırım Harbi dolayısıyla uzun sürdü ve bittiğinde de ihtiyaçtan hastahane olarak kullanıldı. Darülfünun halka açık derslerle başladı. Bu sürdürülemedi. Fakat bir Cemiyet-i İlmiye (ilim derneği) teşkil edildi, dergi çıkarıldı, bu darülfünunun fikrî hazırlığı ile ilgili idi, hoca yetiştirmek için Avrupa’ya talebe gönderildi.

Nihayet 1869’da Divanyolu’nda yeni bir binada Darülfünun açıldı. Osmanlının en çalkantılı devrinde kesintilerle 1900’e kadar gelindi ve nihayet 1900’de açılan yeni Darülfünun inkılâpçı cumhuriyet kapatıncaya kadar devam etti. Bir yükseköğretim geleneği oluşmak üzereydi, İstanbul Darülfünun’u hükmî şahsiyeti ve özerkliği olan bir kurum haline gelmişti. Rektörünü (yani darülfünun eminini) kendi seçen bir kurumdu. Darülfünun emini seçimini Maarif Vekili tasdik ederdi. İşte bu inkılâpçı cumhuriyetle bağdaşmazdı. Darülfünun, rejimin devrim tantanalarına gereken alâkayı göstermemiş, fikri özerkliğini muhafaza etmişti. Öyleyse tasfiye edilmeliydi!

Darülfünun, öztürkçe furyasının hüküm sürdüğü bir zamanda kapatıldı ve yerine “Üniversite” açıldı. Adı türkçeleştirileceğine, latinceleştirildi. Bu arada tıp terimlerinde de latinceye geçildi. Ortalık arıdil, özdil, öztürkçe şamatalarıyla yıkılırken üniversite ilim dilinde latinceye geçişin bir aracı oluyordu. Yani şu denilmek isteniyordu: “Ey Türk senin binlerce yıllık dilinle yüksek öğretim yapılamaz!”

Atatürk’ün ünversitesi özerk değildi. Özerklik sonraki devirlerin meselesi olmuştur. İşte bu üniversite 1960 darbesinin destekçisi olarak kötü şöhretini tescillemiştir. Darbeciler kendilerini darbe sürecinde destekleyen üniversite hocalarını yeni anayasa yapmak için davet ettiler. “Hadi hocalar, güzel bir anayasa yazın” dediler. Onların cevabı “siz buyurun biz yazalım!” oldu!

Bugün üniversite Türkiye’nin önemli meselelerinden biridir. Üniversite konusunda asıl mesele çürük temelden kaynaklanmaktadır. 1933’te çürük bir temel atılmış ve Üniversite siyasilerin İnkılâp Dersleri ile açılmıştır. Bu çürük temel üzerine sağlam bina yapmak hiç de kolay değildir. Üniversiteler hâlâ inkılâp tarihi zemininde öğretim yapmaktadır. YÖK Kanunu’nun amaç bölümünde 1. amacın “Atatürk İnkılâpları ve ilkeleri doğrultusunda Atatürk milliyetçiliğine bağlı” gençler yetiştirmek olduğu belirtilmektedir. Ancak 7. Amacın C bendinde ilim, teknik vasaireye sıra gelmektedir.

“Atatürk’ün doktoru” olarak bilinen Prof. Dr. Neşet Ömer İrdelp 1927’de Darülfünun Emini olarak seçilmişti. Yeni üniversitenin rektörü olarak kısa süre devam etti. Muhtemelen merkezden gelen talep üzerine istifaen ayrıldı ve Ankara’dan rektör olarak Cemil Bilsel tayin edildi ve 1943'e kadar 9 yıl rektörlük yaptı.

Demek ki neymiş? Üniversite rektörlerinin tayinle gelmesi kökten atatürkçü bir işmiş! Türkiye’nin ideolojik üniversitesi bütün darbelerin arka veya önplanında oldu. Hele 28 Şubat onları 1930’lara, altın devre döndürdü. 2002’de seçimle iş başına gelen iktidarın en önemli ayak bağlarından biri Yüksek Öğretim Kurumu idi.  2007’ye kadar YÖK başkanları muhalefet vazifesini hakkıyla yerine getirdiler. İşte o yıllarda İstiklâl Marşı’nın kabulünün 85. ve Mehmed Âkif’in vefatının 70. Yılı dolayısıyla mevcut bütün üniversite rektörlerine yazdığımız yazıya ilaç için bir tek rektör cevap vermeye cesaret edememişti!

Bütün sağ iktidarlar, yüksek öğretimi yaygınlaştırarak bir normalleşme sağlamaya çalışmışlardır. Böylece üniversitelerde elit zümreden olmayan öğretim üyeleri, dekanlar, rektörler görülebilmiştir. Bunu son haddine vardıran bugünkü yönetimdir.

Üniversite, darülfünun fikrinin çıktığı günlerdeki gibi hâlâ büyük ölçüde bina işleri ile uğraşmaktadır. Hiçbir idarî tecrübesi olmayan, malî konulardan bihaber üniversite hocaları, büyük bütçelerin tahsis edildiği üniversitelere rektör yapılmakta ve çoğu ilmî bakımdan zayiata uğrayarak görevlerini tamamlamaktadır.

Üniversitenin idari-mali işlerini, teknik işlerini yönetecek bir mekanizma kurarak sadece ilmî yönle ilgili seçimlik rektörler döneminin bir gün gerçek olacağına inanıyoruz.

Bugünün meselesine gelince: Bu konuya bütün olarak bakamayanlar rektörlük meselesini sadece Boğaziçi Üniversitesi sözkonusu olunca hatırlamaktadır. Boğaziçi Üniversitesi Türkiye’deki yüksek öğretim sistemi içinde midir, değil midir? Elbette bu soru abestir. Çünkü tümüyle devlet bütçesinden beslenen bir üniversitedir. Buna rağmen, misyonerlerin Robert Koleji’nin hayaleti Üniversite’nin üzerinden eksik olmamaktadır. Bu hayalet bugüne kadar bu Üniversite’nin imtiyazlı görünümünü muhafaza etmesini sağlamıştır. Kuruluş tarihleri yakın iki üniversiteden Marmara Üniversitesi’nin 80 bine yakın öğrencisi varken, Boğaziçi’nin 15 binlerde kalabilmesi nasıl açıklanmalıdır? Boğaziçi yüksek puanla öğrenci alıyor, değil mi? Kontenjanını 15 binden 80 bine çıkaralım, görelim yüksek puanlı öğrenci almayı. Ya da Marmara Üniversitesi’nin öğrenci sayısını 15 bine indirelim!

Üniversite meselesini gerçekten konuşmaya, tartışmaya var mıyız? Eğer bu konu gerçekten konuşulmaya başlanırsa, rektörlüğün teferruat olduğu da görülecektir.

99083762-7af4-465c-868c-df32388d6a64.jpg

Bu haber toplam 719 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim