• İstanbul 26 °C
  • Ankara 28 °C

D. Mehmet Doğan: “Yüksek puan alıp çok para kazandıran okullara girmek ideal olamaz!”

D. Mehmet Doğan: “Yüksek puan alıp çok para kazandıran okullara girmek ideal olamaz!”
TYB Şeref Başkanı D. Mehmet Doğan’ın 1. Genç Yazarlar Kurultayı açış konuşması

Şu anda burada en genciniz olarak konuşuyorum!

İbrahim Ulvi Bey, sırasını bana verdi, yahut ondan birkaç yaş ödünç aldım.

Yazmak insanı gençleştirir, yeniler, tazeler...daha bu sabah bir yazıya başladım!

Yazma ihtirasımızdır ki, ya da sorumluluğumuzdur ki, insanca varlığımızı yüzyılları, bin yılları aşırarak günümüze taşıyor. Her yazma hamlesi, sonsuzluğa doğru bir atılış, yok olmaya karşı meydan okuyuş...Ezel âşinalığını ebede ulaştırma gayreti.

Cânıma bir merhaba sundu ezelde çeşm-i yâr 
Öyle mest oldum ki gayrın merhabasın bilmedim

Fatih’in veziri Ahmed Paşa 5 asır önce böyle söyledi, bu ibarde ruhlarımızın yaradılışına atıf var.

(-Ben Rabbiniz değil miyim?

-Evet!)

İşte bu “kalubela ahdi”!

Büyük Âkif beş asır sonra bu beyti şöyle yeniledi:

Ezelden sunduğun şehlâ-nigâhın mestiyim hâlâ!

Ezelden sunulan yarım bakışın sarhoşu olmak…Bu ezel âşinalığı üzerine insanca varlığını inşa tmek.

Ezelden âşinanım ben, ezelden hem zebanımsın

Tanışıklığımızın başlangıcı sonsuz, aynı dili konuşmamızın başlangıcı o zaman…

Genç, şaşılacak şey; halis türkçe bir kelime!

Ona Divanü Lügati’t-Türk’te, eski Uygur metinlerinde rastlıyoruz. Eski türkçede kanç veya kenç. Batıya doğru yolculuğumuzda değişim geçirmiş, ilk harf yumuşamış, “g” olmuş.

Ken/gen-mek “büyümek, artmak”tan olabilir. Gen-iş eski bir kelimemiz, gen-leş-mek yeni icad bir kelimemiz...Kök aynı.

Divanü Lügati’t-Türk’te “kenç” çocuk olarak açıklanıyor. Hayvanların küçüklerine de öyle denildiği, belirtilerek. “Kenç anasın emdi”, “kenç süt sordı.”

Artık gençleri çocuktan saymıyoruz! Yine zaman içinde genç kelimesi de çocuk anlamından bir basamak yukarıya çıkmış, henüz orta yaşlılık devresine girmemiş olan insanoğlunu ifade eder olmuş.

Genç kelimesi bir gün yaşlı, yahut ihtiyar anlamına kullanılabilir mi?

Bu konuda bir tahmin yürütemiyoruz, fakat bizim doğumuzdaki Türk lehçelerinde “genç”in karşılığının “yaş” olduğunu biliyoruz.

Yaş “genç” demek. Bu kelimenin “yeşil”le (yaş-ıl) aynı kökten olduğunu biliyoruz. Yeşil olan tazedir, yenidir...Çünkü “yaş”tır, kurumamıştır! Hayatiyeti devam etmektedir.

Yaşlı ise bize mahsus bir kelime...Doğumuzda “koca”, denir. Hatta “karı” denir!

Dilin acayiplikleri mi desem, cilveleri mi...Koca-mak yaşlanmak, olgunlaşmak bizde de. Doğumuzda karı-mak yaşlanmak, ihtiyarlamak demek!

Meşhur Türkmen şairi Mahtum Kulu’nun babasına “karı molla” derlermiş, yaşlı bir âlim olduğu için!

İşte karı-koca kelimeleri, köklü bir kurum, aile sözkonusu olduğunda vazgeçilmezimiz olarak hayatiyetini sürdürüyor!

Bu köken bilgisine, kelime malumat-furuşluğuna neden girdik?

Heyecanlıyız, heyecanımızı teskin etmeye çabalıyoruz.

Sizlerin heyecanlarınız anlaşılabilir, fakat asıl biz heyecanlıyız. Yıllarca bu günü bekledik, gençlerimizle tanışacağımız, kucaklaşacağımız, sözleşeceğimiz gün bugünmüş.

Bizim heyecanımızı mazur görün!

Bu konuşmayı en genciniz olarak yapıyorum: Sizi çok bekledik. İnşaallah kavuştuk ve bundan sonra gençlerle teşriki mesaimiz daha fazla olacak.

İşte bütün meselem, her meselenin başı

Ben bir genç arıyorum, gençlikle köprübaşı

Aklın yaşta olmadığını biliyoruz, ya gençlik?

Gençlik de sırf yaşta değil. Fiziken genç olmak her zaman ruhen genç olmayı garanti etmiyor. Nice küçük yaşlılar var ki, pir-i fâni görünenlerden daha ihtiyar!

Genç yaşta neler yapılmaz ki?

İstanbul fethedilir mesela!

Yürü, hâlâ ne diye kendinle savaştasın?

Fatih'in İstanbul'u fethettiği yaştasın! 

Bir bahar mevsimiydi ve Sultan Mehmed’in yaşı 21 veya 23’tü! Bu gençlik, bu bahar Konstantiniye’yi aldı.

İstanbul kuşatmasında tek genç Mehmed Han değildi. Onun ideale atılışının, Peygamber müjdesini hakikate dönüştürmesinin mimarı, Hacı Bayram bağlısı Akşemseddin de az genç değildi; bütün Osmanlı divanı fetihten ümitsiz görünürken, sürekli genç Fatih’in şevkini tazeleyen şahin bakışlı Zağanos Paşa da!

Hz. Peygamber’in müjdesi her zaman gençleredir, Fatih’edir, Akşemseddin’edir, Zağanos Paşa’yadır.

İstanbul Fethi’nin şiiriyeti işte bu gençlik ruhundan kaynaklanıyor.

Şairin bir genç adam olarak ihtirası şiirimizde bir fışkırış veya infilak olan Hüsn ü Aşk’ı yazdırır.

Güzellik ve Aşk ve Gaalib. Yani Şeyh Galib Dede...

Henüz 25 yaşında! Bir iddia, genç Galib’in ilhamını zirveye kanatlandırır, ortaya Hüsn ü Aşk çıkar. Şüphesiz türkçenin dünya şaheserlerindendir.

Şeyh Galib Hüsn ü Aşk’ı 25 yaşında, altı ayda yazar...Ateş denizinde mumdan gemiler yüzdürür. Müthiş bir sembolizm Hüsn ü Aşk ve tasavvuf kültürüne muhteşem bir vukufiyet, hem de o yaşta!

Giydikleri âfitab-ı temmuz/İçtikleri şûle-i cihansûz

Giydikleri temmuz güneşi/içtikleri dünyayı yakan ateş..

Temmuz güneşini giyinip, dünyayı yakan ateşi içenler, ne ekip biçerler peki?

Ekdikleri dâne-i şerare/biçdikleri kalbi pâre pâre

Ektikleri kıvılcım taneleri/biçtikleri paramparça kalbler

Tam da bir şair veya yazar tarifine doğru gidiyoruz:

Anlar ki kelâma can verirler/Mecnun o kabiledendi derler

Onlar ki söze can verirler/Mecnun o kabiledendi derler!

Söze can vermek...Kelimelere hayat bahşetmek; sözlüklerden, bir nevi lisan arşivinden tozunu toprağın silkeleyerek, hayata geçirmek. İşte diriltici yazmak böyle bir şey olmalı. Elbette o zaman belâya bulaşmak muhtemeldir:

Her kim ki belâya mürtekibdir/elbet o ocağa müntesibdir.

Kim ki belaya bulaşmıştır/elbet o ocağa aittir.

O ocak, bizim ocağımız!

Sözün hasını söyleyen, ne söylediğinin de farkındadır ve her güçlü söz bir meydan okumadır. Tıpkı genç Galib’in sözü gibi:

Zannetme ki şöyle böyle bir söz/gel sen dahi söyle böyle bir söz!

Sanmayın ki, Galib gibi gençler geçmiş yüzyıllarda kalmıştır. Ünlü hikâyecimiz Ömer Seyfeddin bu dünya hayatına 36 yaşında veda etti. Hâla çok okunan eserlerini bu kısa ömre sığdırdı.

1920’lı yıllarda şiirleri edebiyat camiasını sarıp sarmalayan bir genç var: Necip Fâzıl!

İşte onun 1924-1925 yılında, yani 20-21 yaşında Anadolu Mecmuasında yayınlanmış şiirlerinden bazılarının ilk mısraları:

Akşamı getiren sesleri dinle! (Ayrılık vakti)

Dağda dolaşırken yakma kandili (Gurbet)

Yer yüzünde yalnız benim serseri (Ben)

Uyan yarim uyan söndü yıldızlar (Aydınlık)

Bir oda, yerde bir mum, perdeler indirilmiş (Ölünün odası)

Eminim, şimdi o zamanın Necip Fâzıl’ı yaşında bulunan gençlerimiz bu şiirleri ezbere biliyorlardır!

Örnekleri çoğaltabiliriz elbette. Nureddin Topçu düşünce edebiyatımızın zirvesi İsyan Ahlâkı’nı 25 yaşında yazdı!

Bir Mehmed Âkif sabrından söz edebiliriz. Şartlar onun 35 yaşında edebiyat camiamıza girmesine yol açtı. O gençlik idealini, Avrupa’da tahsilini yarıda kesip Çanakkale cehpesine koşan Âsım’da bize tanıttı.

İşte o Âsım, gençlikle ilgili her sözün önünde veya sonunda dilimizden düşmeyen isimdir. Âsımın nesli, doksan küsur yıldır gençtir!

Bugün burada hep beraber tarihi bir ana şahidlik ediyoruz. Doğudan batıya bütün Türkiye burada, birlik ruhumuz burada. Yarının gerçeği buradaki idealist varlığımızda yatıyor.

Büyük mütefekkirimiz Nureddin Topçu, insanı “bir damla uzviyetten (kendi başına varlığı olan canlıdan, organizmadan) çıkarak Allah’a uzanan hareket iradesi” olarak niteler.

Sonlu varlığımızı sonsuzluğa yöneltmek. İnsanı ideale götüren bu varoluş arzusudur.

Öyle bir dönemde yaşıyoruz ki, gençler “ideal” denilince yüksek puanla çok para kazandıran yüksek okullara girmeyi anlıyorlar.

Çok para kazanmak, daha lüks bir hayat yaşamak, daha büyük evlere, daha gösterişli arabalara sahip olmanın neresi ideal olabilir?

Daha doğrusu kendimizle, şahsımızla ilgili her türlü emel ideal iddiasını iptal eder. Elbette iyi bir öğretim, hayat şartlarını iyileştirmek önemsiz değil, fakat insan bunları aşarak gerçekten ideal sahibi olabilir. Evini aşıp vatanını, benini aşıp milletini, küçük dünyasınının zincirlerini kırıp fikrini, inancını ...ideal edinebilir.

Yazmak sorumluluğu bizi ideal sahibi olmaya yöneltmeli. Sözümüzü sonsuzluğa çevrilerek söylemeliyiz. Yaşamaktan çok yaşatmaya gönül vermeliyiz, sabırla ve azimle fakat gösterişten kaçınarak ruh cehpesinin maden işçiliğine talip olmalıyız. Milletimiz, ülkemiz ve insanlık için fedakâlığı mesleki sorumluğumuz olarak görmeliyiz.

Bu topraklarda yaşamak bize önce kendi dünyamız, sonra bütün insanlık için kurtarıcı bir hamle yapmak sorumluluğunu yüklüyor. Yazarlığın konumu sorumluk katsayısını yükseltiyor elbette.

Burada sorumluluğu yüklenmeye hazır bir gençlik görüyorum!

Genç Yazarlar Kurultayı’nın bizi yeni ufuklara taşıyacak bir başlangıç olmasını diliyorum.

Bu haber toplam 1334 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim