D. Mehmet Doğan: Zağnos nereye kondu? Yahud Mehmed Âkif Balıkesir’de!

D. Mehmet Doğan: Zağnos nereye kondu? Yahud Mehmed Âkif Balıkesir’de!
İstanbul nere, Karesi neresi?

İstanbul fethi anlatılırken, Zağnos Paşa’dan bahsetmemek olmaz.

Zağnos bir ünvan olmalıdır. Yahya Kemâl, “Zağnos türkçe bir nevi şahinin ismiydi” der. Genç Sultan Mehmed’in “Fatih” oluşunda her daim yanıbaşında bulunanlardandır, Zağanos Mehmed Paşa. Kayınpederi 2. Sultan Murat, tahtı çocuk yaştaki oğluna bırakınca Zağnos onun en yakınındadır. Bu yakınlık daha önce şehzadenin lalası olmasına bağlanabilir. Osmanlı bürokrasisi tarafından 2. Murad’ın tahta dönmeye ikna edilmesi, geleceğin Fatih’inin Manisa’ya, Zağanos’un da Balıkesir’e gönderilmesi ile sonuçlanır…

2. Murad’ın vefatı ile şehzade Mehmed Edirne’ye padişah olmaya gider, Zağnos da vezir.

İstanbul’un fethi artık ilk hedeftir, Zağanos da bu fethin aslî karakterlerinden. Boğazkesen’in yani Rumeli Hisarı’nın inşasında rolü olduğu gibi, burçlardan biri de onun adını taşır. Onun inşa ettiği kısımlardaki kitabelerde ünvanı “vezirü’l-muazzam”dır…Sadrazam değil ama “büyük vezir”!

Kuşatma sırasında Sadrazam Çandarlı Halil ve Osmanlı ağır bürokrasisi Padişah’ı yolundan döndürmeye çalışırken Zağnos fetih heyecanını bir an bile kaybetmez. Fethin manevî cephesinin serdarı mevkiindeki Akşemseddin de hatırlanırsa, büyük fetih üçlüsü tamamlanır.

Zağanos Paşa, kuşatma sırasında Haliç surları karşısında Galata-Kasımpaşa sırtlarına konmuştur. Haliçteki Bizans ve İtalyan gemilerini savurduğu gülleleriyle rahat bırakmaz. Meşhur gemileri karadan yürütme işinde de baş rol onundur. Galata’yı Cenevizlerden alan, onlarla ilgili ahidnâmeyi hazırlayan da o dur.

Genç Sultan Mehmed Fatih olduğunda, fethin ayakbağlarından Çandarlı Halil Paşa’yı önce azletti, sonra da idam. Fethin kahramanlarından Zağanos Paşa böylece veziriazam olur. Fakat bu çok çok sürmez, o yine Balıkesir’dedir. Daha sonraları Kapdan-ı deryalık ve sancak beylikleri yapar. Trabzon’un fethinde yine padişahın yanındadır. Bu şahinin dönüp dolaşıp Balıkesir’e geldiği anlaşılıyor. 1460-1461’de bugün da şehrin hayatında merkezî rol oynayan camiyi yaptırmıştır. Türbesi camisinin yanında olduğuna göre, burada vefat etmiş olmalıdır.

Zağanos Paşa şehrin merkezinde bir şehir çekirdeği kurmuştur asında. Cami merkezde olmakla beraber, külliyede bugüne ulaşan türbe, muvakkithane, şadırvan, hamam yanında imaret, bedesten ve çarşı da bulunmaktaydı. Bu demir çekirdek, 1897 depreminde ağır hasar görür. Cami öylesine harab olur ki, kullanılamaz hale gelir. Gayretli bir mutasarrıf, Ömer Ali Bey, 1904’te yıkık haldeki camiyi temelleri üzerinde yeniden yükseltir, yeni yapılan camiin eskisinden farklı olduğu anlaşılmaktadır. Keşke Zağanos’un yaptırdığı camii ihyaya çalışılsa idi. Yıkık fotoğraflarından bazı sütunlar ve mihrab görünmektedir. Bu klasik yapı yerine 19. Yüzyıl tarzı eklektik bir yapı konulmuş.

Diyebiliriz ki, Zağanos işte şehrin merkezindeki bu mevkiye konmuştur. Türbesi de buradadır.

gök, bina, açık hava, çayır içeren bir resimAçıklama otomatik olarak oluşturuldu

Zağnos’u Balıkesir’den havalandırmak!

“Balıkesir’in Millî Mücadele’nin başlangıcında oynadığı mühim rol unutturulmuştur” desek, hata olmaz.

İzmir’in işgalinden iki gün sonra, yani M. Kemal Paşa’nın görevlendirilmesi ile ilgili talimatın vükela meclisinde kabul edildiği gün, bir Balıkesir heyeti Dahiliye Nazırı (İçişleri Bakanı) Ali Kemal’i ziyaret eder. İşte Ali Kemal’in heyete hitabı: “Biz sizi ayaklanmaktan men edici emirler veririz, çünkü tazyik (baskı) altındayız. Siz bize dahi isyan ediniz. Millî Müdafaa bir milletin en kudsî hakkıdır”. (R. Apak, İstiklâl Savaşında Garb Cephesi Nasıl Kuruldu, sf. 52). Ali Kemal daha sonra Ayvalık’ta Yunan kuvvetlerine karşı direnenlere “aşkolsun yiğitlere!” der…

Ondan 10 gün sonra, 27 Mayıs 1919’da Sadrazam Ferid Paşa Heyet-i Vükela’yı toplamadan âcil olarak Karesi (Balıkesir) Mutasarrıfı ve Ayvalık kaymakamına Yunan kuvvetlerinin karaya çıkmasına müsaade edilmeyerek gerektiğine her türlü kuvvetle karşı konulması emrini verir. Bu emirden Harbiye Nezareti haberdar edilmemiştir. Bilahire, Heyet-i Vükela (Bakanlar Kurulu) Sadrazam’ın görüşünü uygun bulur ve Harbiye Nezareti aracılığı ile bölgedeki kumandanlara Yunanlılar ilerlediği takdirde karşı konulması emri verilir. (S. Tansel: Mondrostan Mudanyaya Kadar, I, sf. 266-268)

Buradan çıkarılacak şudur: İzmir’in işgaline direnilememiştir, fakat Balıkesir’in işgaline karşı konulacaktır! Bu itibarla, Balıkesir Kuva-yı Milliye’nin ayağa kalktığı yerdir.

          Erzurum’dan, Sivas’dan önce Balıkesir!

28 Haziran’da Balıkesir Kongresi toplanır, bu bir başlangıçtır. Heyet-i Merkeziye reisliğine Mutasarrıf Hacim Muhiddin (Çarıklı) Bey seçilir. Balıkesir Kongresi’nin Erzurum Kongresi’nden yaklaşık bir ay önce, M. Kemal Paşa’nın planladığı Sivas Kongresi’nden ise iki ay önce toplandığı dikkatimizi çekmiş olmalıdır. Buna rağmen Nutuk’da bahsi geçmez, inkılâp tarihlerinde üzerinde gerektiği şekilde durulmaz. Millî Mücadele’nin sivil anlatımı, daha sonra oluşumun sırf M. Kemal ekseninde ele alınması yüzünden ihmal edilmiştir.

26 Temmuz’da ikinci, 16 Eylül’de Üçüncü Balıkesir Kongreleri toplanır. 31 Ekim’de Karesi (Balıkesir) ve Saruhan (Manisa) Livaları Harekât-ı Millîye Heyet-i Merkeziyesi, Erkân-ı Harbiye Reisi Cevat Paşa’ya müracaat eder: “Kış mevsiminin yaklaşması dolayısıyla millî kuvvetler için cihet-i askeriyeden kaput ve çadır verilmesi.” 16 Kasımda M. Kemal Paşa Harbiye Nazırı Cemal Paşa’ya telgrafla aynı talebi iletir: “Kuva-yı Millîye efradına iaşe, giyim ve techizat Nezaretce temin edilsin.” 24 Kasımda Cemal Paşa M. Kemal Paşa’ya “Nezaret Kuva-yı Millîye’ye elinden gelen her türlü yardımı yapıyor ve yapacaktır.” cevabını verir. Nitekim, 8 Aralıkta Erkân-ı Harbiye’nin Karesi (Balıkesir) ve Saruhan (Manisa) harekât-ı millîyesine verilmek üzere 14. Kolordu’ya 1000 gocuk gönderir ve bu yardımın gizli tutulmasını bildirir.

10 Ocak 1920’de 5. Balıkesir Kongresi’nin toplanır. Kongre 23 Mart’a kadar sürer. Sonunda Sivas Kongresi’nin kararlarına katılma kararı alınır.

Balıkesir, Millî Mücadele’nin başlangıcındaki merkezi rolü ile Mehmed Âkif’in ilgisini çeker. Onun anlayışında düşmana karşı durmak farz-ı ayndır, yani bütün Müslümanların üzerine farzdır. Bazılarının mücadelesi diğer müslümanların üzerinden mükellefiyeti kaldırmaz. Anadolu’daki direniş belirtilerini destekleyici çalışmalara girişir. Hind müslümanlarından Hüseyin Kıdvay’in İngiliz emperyalizmi aleyhdarı kitabını damadı. Ömer Rıza’ya, (Doğrul) tercüme ettirerek Anadolu’da dağıttırır.[1] Balıkesir’de Hasan Basri (Çantay) tarafından yayımlanan “Ses” gazetesinin yayımıyla ilgilenir. Eşref Edib’in (Fergan) İstanbul’dan yazmasını sağlar.[2] Bu ilgi onun Hasan Basri Çantay tarafından Balıkesir’e davet edilmesine yol açar. Dergi idarehanesine heyecanla gelen Âkif, Eşref Edib’e, “Hadi hazırlan, gidiyoruz” der. Eşref Edib’in “Nereye?” sorusuna “Top ve tüfeğin patladığı yere, artık burada duramıyorum” cevabını verir.

Batı Anadolu’da ve Balıkesir’de direniş esas itibarıyla İstanbul hükümeti ve Erkân-ı Harbiyesinin (Genel Kurmay) çabaları sonucu oluşmuştur. Bu resmî yayınlarda bile reddedilemeyen bir hakikattir. “Garp Cephesinin kurulmasında, İstanbuldaki Harbiye Nezaretinin ve Genel Kurmayda çalışan yüksek rütbeli vatansever arkadaşların oynadıkları rolü zikretmemek, tarih karşısında insafsızlık olur. Bu müesseseler, İngiliz işgalinin kendi başları üzerindeki sıkı kontrolüne rağmen, Yunan işgal sahasına temas eden yerlerdeki askeri kıtalar kumandanlarını mukavemete ve halkı silahlandırmağa teşvik için, kırılmış olan maneviyatı mümkün mertebe düzeltmek için, bir gün, vaki olduğu vechile, kendilerinin ingilizler tarafından tevkif edilerek Malta adasına nef’i edilmelerini dahi göze alarak günü gününe irşat, telkin ve teşvik vazifelerini pek mükemmel bir surette yapmışlardır.”[3]

Ertesi gün yola çıkılır. Âkif’in gelişi çarşılarda mahallelerde davullarla halka ilan edilir:

“Sebilürreşad heyeti Balıkesir’e geldi. Başyazarı büyük İslâm şairi Mehmed Âkif Zağnos Paşa Camii’inde cuma namazından sonra halka hitap edecek.”

Âkif, 23 Ocak 1920’de Zağanos Paşa Camiinde halka hitab eder. Cami dolup taşmış, halkın çoğu dışarıda taşlar topraklar üzerinde cuma namazı kılmıştır.[4]   Konuşmaya “Alınlar terlemeli” şiirini okuyarak başlayan Âkif, bu şiirde hayat hakkının ancak hak edecek mesaiyi gösterenin olduğunu vurgulamaktadır. Batının ilmî ve teknik gelişmesi, işbirliğiyle, ortak çalışmayla sağlanmıştır. Münferiden bir neticeye varmak mümkün değildir. Mehmed Âkif burada İslâmın cemaata verdiği değeri çok keskin bir şekilde ortaya koyar:

Uzaklaşsan da îmandan, cemaattan uzaklaşma

Cemaattan uzaklaşmak uzaklaşmaktır Allah’dan.

Eğer birlik sağlanamazsa, ip kimin elindeyse -ki artık ipimiz tamamen Avrupalıların eline geçmiştir- onun kölesi olacağız. İnsan olduğumuzu, hürriyetimizi ve hakkımızı koruyarak isbat edebiliriz. Hürriyet ve hak ise bütün yurdun müşterek mesaisi ile gerçekleşebilir.

Mehmed Âkif vaazında şiirini açıklar gibi konuşmaktadır. Müslümanlar, cihan çalışır, didinir, çeşitli gelişmeler kaydederken seyirci kalmışlardır. Son yıllarda Müslümanların uğradığı felâketlerin sebebi, din işlerine olduğu gibi, dünya işlerine de ilgisiz kalmalarıdır. Allah bütün mahlûklara hayat hakkı vermiştir. Lâkin, haklı olmak başka, haklı çıkmak başkadır. Hak, hak olarak yaşatılmadıkça sahibine menfaat sağlamaz. Gücünü gösterirsen hakkını alırsın.

Âkif burada İslâm dünyasının teknolojik geriliği, buna mukabil Batının kat ettiği merhaleleri ele alır. Batının terakkisini ortak çalışmaya bağlar. Biz de güçlü olabilmek için birleşmeli, öyle çalışmalı, mücadele etmeliyiz. Binlerce alın birlikte terlerse ancak iyi neticeler alınabilir. Cemaatin birliğini kurmak ve korumak şarttır. Zâten yabancılar asırlardan beri aramıza tefrika (ayrılık) tohumları atmışlardır. “Eğer müslümanlar yaşamak istiyorlarsa cemaat arasında nifaka, şikaka, dargınlığa, küskünlüğe, ayrılığa, meydan açabilecek en ufak sözlerden en ehemmiyetsiz görünen hareketlerden bile çekinmelidirler.

Âkif burada ya insan gibi yaşanacağını ya da esir olunacağını belirttikten sonra bir dünya manzarası çizer:

“…Biz mazallah hakk-ı hayatımızı kaybettiğimiz gün mahkûmiyet felâketine düşeriz ki, bizi tahakkümleri altına alanların nazarında hayvandan farkımız kalmaz. Hayvan gibi bizi kendi hesaplarına işletirler, sırtımızdan menfaatlerini temin ederler… Biz sığırlarımızı, beygirlerimizi nasıl kullanıyorsak onlar da bizi öylece kullanırlar.”

Mehmed Âkif, memleketi kurtarmak için devam eden mücahedenin sırf din ve vatan müdafaası gayesine yöneldiğini, fırkacılık vs. ile ilgili olmadığını belirtmekten kendini alamaz.“Cemaat içinde herkesin uhdesine düşen bir vatanî vazife, bir dinî farz vardır ki; onu ifa hususunda zerre kadar ihmal göstermek câiz değildir. Bu hususta hiçbir fert kenara çekilerek seyirci kalamaz. Çünkü, düşman kapılarımıza kadar dayanmış, onu kırıp içeri girmek, harim-i nâmus ve şerefimizi çiğnemek istiyor. Bu nâmerd taarruza karşı koymak kadın, erkek, çoluk çocuk, genç, ihtiyar… Her fert için farz-ı ayn olduğu hatırdan çıkarılmamalıdır. Bugün herkes varını yoğunu sarf ile mükelleftir.”

Mehmed Âkif’in vaaz ettiği günkü manzara Balıkesir’den gelen bir mektupta şöyle tasvir edilir: “O gün bütün memleket halkı Zağanos Paşa Camiine koşmuştu. Camii kalabalığı almamış, dışarılara hasırlar serilmişti. Üstadın mev’izesi galeyanlı ruhları bir o kadar cûşa getirmişti” (Sebilürreşad, 24 Şubat 1337/1920).

Vaazdan sonra, silahlı mücahidlerle, harekatı idare edenlerle görüşülür. Burada daha sonra TBMM’de ve Taceddin Dergâhı’nda beraber olacakları Hasan Basri (Çantay) ile yakından tanışır.

Zamanın şahini, beş asır sonra Balıkesir’den havalanmıştır! Millî Mücadele’nin manevî cephesini yapacak İslam Şairi Âkif davet üzerine Ankara’nın yolunu tutar. 3 yılı Ankara’da ve Anadolu’nun belli başlı şehirlerinde konuşur, dergisini Kastamonu ve Ankara’da yayınlar, Meclis’te meb’us olur, İstiklâl Marşını yazar...

 

bina, açık hava, tuğla, taş içeren bir resimAçıklama otomatik olarak oluşturuldu

Balıkesir Zağnos Paşa Camii duvarında Mehmed Âkif’in 23 ocak 1920 vaazı ile ilgili hatıra levhası.


[1] Neriman Öztürkmen: Mehmed Âkif ve Dünyası. İstanbul, 1969, sf. XX.
[2] Hasan Basri Çantay: Âkifnâme. İstanbul, 1966, sf. 24.
[3] Rahmi Apak: İstiklâl Savaşında Garp Cephesi Nasıl Kuruldu. 2. bs. Ankara 1990, TTK yay. sf. 30 vd.
[4] Hayreddin Karan: Eşref Edib. Milli Mücadele Yılları. (Haz. fahrettin Gün). İstanbul 2011, sf. 27-28
Bu haber toplam 543 defa okunmuştur
  • Yorumlar 1
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Diğer Haberler
    Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
    Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim