• İstanbul 7 °C
  • Ankara 9 °C
  • İzmir 10 °C
  • Konya 7 °C
  • Sakarya 8 °C
  • Şanlıurfa 12 °C
  • Trabzon 13 °C
  • Gaziantep 8 °C
  • Bolu 4 °C
  • Bursa 9 °C

Devlet Konusuna Kolaycı Bakışın Açmazları

Devlet Konusuna Kolaycı Bakışın Açmazları
-Devlet Tartışmalarına Bir Giriş Denemesi- Necmettin EVCİ

Anlamlı bir düşünme ve araştırmanın hayata veya varlığa tekabül eden bir gerçekliği olmalıdır. Çoğumuz devleti hayatımıza tekabül eden gerçekleri sebebiyle konu ederiz. Devlet ve siyaset meselelerinin, hangi mecburiyete istinaden ilgi alanımıza girdiği, tartışma ve kavrama seviyesi adına da önemlidir.

 

Belki hemen hepimiz, devleti kuran, kurgulayan değil ondan etkilenen, yöneten değil yönetilen tarafta yer alırız. Etkiye maruz kalan yönümüzle, devlete ilişkin bilgi, donanım ve tecrübelerimiz, meseleyi derinlemesine tartışmaya imkân veren bir yetkinlik oluşturmaz, oluşturmayabilir. Eğer durum böyleyse, bu tartışmaya benzeyen yaklaşımlar, meselenin asıl mahiyetini kavramada yanıltıcı olabilir. Daha çok hayatın pratiğinde algılanan veya yaşanan olumsuzlukların psikolojik yansımalarını ifade eden tepkiler, ilim adına kıymet taşımaz, taşımayabilir. Ve yine eğer bu tespitimizin tutarlı haklılığı varsa, devlete ilişkin yaklaşımlar, normal bir insanın, etkiye karşı tepki refleksinden ibaret olur. Bu tepkiler veya refleksler asla değersiz değil, bilakis devlet toplum ilişkilerini düzenleyen irade için önemli veriler olarak kabul görür, görmelidir.Bizdeki gibi devletin özellikle de müdahaleci, sınırlayıcı karakteriyle hayatın her anına, alanına sirayet ettiği düzenlerde, devletle ilgisiz konu neredeyse yok gibidir. Bu olur olmaz ilgiler, refleksleri ve devlete karşı tutum alışları sıcak etkileriyle sürekli gündemde tutar. Nereye baksa, neye dokunsa karşısında devleti bulan insanın, hayata, varlığa dair her konuyu devletle ilişkilendirip, bütün sorunların kaynağında devleti görmesinde şaşılacak bir durum olmaz. Böylece her vatandaş, bu ana sebebi değiştirme, dönüştürme noktasında bir fikir veya tutum sahibi olur.Ancak devlet ve yönetimin zengin tecrübe ve derin bilgiyle konu edilmesi ile edilgen tarafın daha çok mağduriyetine konu etme biçimi arasında ayrı dünyalar kadar esaslı farklar vardır. O sebeple konunun hangi kat ve düzlemde anlaşılıp, tartışılacağı önem arz eder. Mesele sanıldığından da büyüktür, derindir, ciddidir.

 

*

‘Devlet toplum ilişkileri’, ‘siyaset ve yönetim’ kadim dönemlerden beri insanların öncelikli ilgi alanları olmuştur. Hemen her filozof ve düşünür, insan için en ideal yönetimin nasıl olması gerektiğine ilişkin fikir beyan etmiş, eser yazmıştır. Socrates’in Devlet’inden, Platon’un, Yasalar’ına, Aristo’nun Politika’sına kadar ilk çağ filozoflarının hemen hepsi bu konuyla ilgilenmiştir. Bu saydığımız filozoflar başta olmak üzere çoğu, düşüncelerinden dolayı muhalif oldukları yönetimler tarafından cezalandırılmıştır. Augistunus ‘Tanrı Devleti’ni yazdı. Onu Aquinolu Thomas’ın, Jean Bodin’in düşünceleri ve eserleri izledi. İlahîKomedya’nın yazarı Dante, yönetimi konu alan kitabı sebebiyle aforoz edilmiştir. Thomas Hobbes İncil’de canavar olarak geçen ‘Leviathan’ı devlet görüşünü anlattığı kitabına isim olarak verdi. Machiavelli’in‘Prens’i hâlâ siyaset bilimcilerin önemli kaynağıdır. Thomas More’unÜtopya’sından Rousseau’nun ‘Toplum Sözleşmesi’ne, Althuser’in ‘Devletin İdeolojik Aygıtları’na, Weber’in ‘Protestan Ahlâkı ve Kapitalizmin Ruhu’na kadar yüzlerce eser hep devlet yönetimiyle ilgilidir. Bizdeki literatür bundan da fazladır. Hadis külliyatında doğrudan yönetim ve yöneticilerle ilgili muazzam birikimi, NehcülBelağa gibi kaynak eserleri saymazsak İbni Haldun’un ‘Mukaddime’sinden, Farabi’nin ‘Medinet’ülFazıla’sına, Maverdî’nin, ‘Ahkâmus’Sultaniye’sine, Nizam’ülMülk’ün ‘Siyasetname’sine, İbnîTeymiye’nin ‘Es Siyaset’ülŞer’iye’sine, Koçi Bey’in ‘Risale’sine, Kâtip Çelebi’nin ‘Cihannüma’sına ve son olarak Mevdudî’den, Musa Cabirî’ye kadar yüzlerce kaynakta devlet ve siyaset meseleleri çok yönlü, çok boyutlu tartışılmıştır. Bütün dünya ve insanlık tarihinin hafızamıza yüklediği yaşanmışlıklarla birlikte bu zengin literatüre vakıf olmak, bilgi ve düşüncemizi hakikate daha uygun ve yakın seviyeye getirecektir. Değilse kendimizi ve insanları hakikatin hilafına ne yazık ki hakikat adına yorabiliriz.

 

*

Devlet ve siyaseti hemen herkesin bir şekilde düşünmesinin saf insanî gerekçelerinden biri de,fıtrî yapımızın varlığın düzenini önemsemesi olmalıdır. Varlığın işleyişinde kaos yoktur. Hayat muazzam bir düzenin işleyişi ile devam eder. İlahî bilgi, ilahî yasa ve işleyişle süren bu düzen, ‘sünnetullah’ kavramının mahiyetini idrak ederek anlaşılır. Esasen varlığın düzeni düşünemeyeceğimiz kadar sonsuz örgüsü içinde zerreden kürelere kadar muazzam bir uyum ve bütünlük arz eder. Sonsuz farklılık sonsuz birlik ve uyum içinde var olur. Ontolojik dokumuza işlemiş bu düzeni devlet organizasyonu veya yönetim tarzları da dâhil en geniş sosyal, siyasal çevremizde de görmek istemek, bizi devlet meselelerine daha ilgili kılıyor olmalıdır. Yani bir anlamda ‘devlet ve siyaset’, başka ve en önemli açıdan doğrudan insan varlığı, o varlığın karakteri ile ilgilidir.

 

Birey veya toplum olarak insan, kendi varlık ve hayat tasavvurunu devlet ve düzen anlayışına yansıtır. Veya devlet ve düzen modelleri, tesir ettiği insanların benlik ve kimliklerini dolaysız etkiler. Adil bir devlet yönetimi altındaki insanlar mutlu olur. Zalim, baskıcı yönetimlere maruz kalan insanların huzursuz olduklarını zaten küresel ölçekte yaşanan aktüel trajedilerle de görüyor, biliyoruz. Yönetimler, çok boyutlu yaşam alanlarını etkileyen varlık zeminleri oluşturur. Varlığımızın her bir unsuru,başka unsurların etkisine açıktır. Bu sebeple konu, varlığımız, varlığımızın anlamı, amacı, imkânı adına önemlidir.

Devlet yönetiminin her şeyden evvel bir kültür gerektirdiğini ve siyasetin bir şehir kurumu olduğunu bilmek gerekir. Köylü kafaların devleti anlama kapasitesi de, tartışma yetkinliği de olamaz. Hasbel kader devleti ele geçiren veya ele geçirmeye yönelen bu bedevî hareketler, devleti akıllara, vicdanlara ziyan zulümlerin aracı kılarlar, kılmışlardır. Devleti ele geçirme amaçları da budur. Birbirini besleyen barbar, bağnaz tutumların modern biçimlerinin olduğunu da unutmamalıdır.‘Bir işi maksadına en uygun tarzda, usulüne uygun ve kırıp dökmeden yapma işi’ olarak siyaset, hayatın her alanında karşımıza çıkacak, bilgi, beceri gerektiren bir sanattır. İnsan anlatırken, konuşurken, alış veriş yaparken, bir şeyi indirirken, yüklerken hep siyaset yapar. Ne ki, profesyonel ve ıstılahî anlamıyla ‘siyaset’ şehirli kurum olarak bir meseleyi çok yönlü, çok boyutlu kavrama ve çözüm üretme yeteneğini ifade eder. En yüksek düzeyli yönetim iradesi olarak siyaset veya politikanın şehirli kurum olması, şehirlerin çoklu, karmaşık yapısından dolayıdır. Belki de şehirle köyleri veya kırsalı birbirinden ayıran en temel sosyolojik ayrım,‘çoklu yapı’dır.

 

Köylerdeki kültürel yapı adetler, görenekler, töreyle sınırlıdır. Aslına bakılırsa buradaki yapıyı kültür kelimesiyle nitelemeken azından günümüz için isabetli olmaz. Çünkü kültür doğurgan, üretken; yeniliklere, sentez ve analize açık bir işleyiş gerektirir. Bu özelliği ile daha çok şehirlerde oluşur, gelişir. Çünkü şehirler, tektip yapıların zıddına anlayış, amaç ve çıkarları zıtlık ölçüsünde farklı unsurların bir arada var olmasıyla çoklu yapı vasfını kazanırlar.İlginç şekilde farklı unsurlar kimi zaman birbiriyle çatışsalar bile, ortak bir an ve alanda anlaşmak, uzlaşmak zorunda kalırlar. İşte bu tez-antitez-sentez sürecinde anlaşma ve uzlaşmayı önemli kültürel kazanıma dönüştüren diyalektik yapı gelişir. Her şehrin,hayatı, kültürü, varlığı, diğerinden farklı anlayıp yorumlayana da imkân veren hayat tarzı veya usulü vardır. İdeal bir şehir veya devlet yöneticisi, farklılıklara imkân vermekle güç ve zenginlik kazandığının, kazanacağının bilincindedir. Geniş, derin bir bakış ve tahammülle, herkesin hayrına, kazancına, faydasına olacak kararlar alır, çözümler üretir. İşte bütün bu işlere ‘siyaset’ veya ‘politika’ denir. Medeniyetlerin kurucu aklında bu tarz bir siyaset veya kurucu siyasetinde böyle bir akıl vardır.

 

Kelimelerden birinin at bakıcılığı demek olan seyislikten diğerinin çoklu görüş demek olan ‘polietika’dan geliyor olması, kültürel farklılıktan dolayıdır. İkisi de güzel kelimelerdir. Önemli olan hayatı düşünceye, kültüre, bilime, sanata, birlikte yaşama coşku ve iradesine açık yaşamaktır. Bir kavrayış ve hayat alanını diğeri için zenginlik ve imkân gören anlayış, siyasetin de politikanın da en elverişli zeminini oluşturur. Yani temelde siyasetle yürütülen devlet yönetiminin asıl amacı, hayatı ve insanı var etmek, canlandırmak, çoğaltmaktır. İnancınız, insanî değerlere hürmetkâr olduğu ölçüde medenî olursunuz. Hayatı, varlığı daraltan, tüketen yaklaşımların ne siyasî, ne insanî ne de medenî değeri olabilir.

 

Adetlere bağlı kırsal yerleşim birimleri nasıl çoklu yapıyı kaldıramazsa, şehirler de tektipçi anlayış ve uygulamayı kaldıramaz. Medeniyeti var kılan unsur ve ilkelere ters bir durumla, zaman zaman tekçi yapıları şehir ve ülkelere egemen kılma girişimleri, eşsiz zulümleriyle diktatörlükler ortaya çıkarmıştır. Nehri su borusundan akıtmaya zorlamaktan farksız bu girişimlerin dokunulmaz kahramanlarının, din veya ideolojiye dayanarak kendilerini haklı bulma girişimleri kurnazcadır, tesadüfî değildir. Onlar için önemli olan yönettikleri, daha doğrusu tahakküm ettikleri insanların barışı, huzuru, güveni, özgürlüğü değil, kendi inanç ve ideolojilerinin benimsenmesidir. Çoğunlukla egemenlik gönüllü rıza göstermeyen insanlara zorla diz çöktürmek, boyun eğdirmek şeklinde tesis edilir.

 

*

Devlet, dirlik ve düzen içinse, düzenin olduğu yerde devlet varsa o zaman bütün evren(âlem) sonsuz ve mükemmel işleyen devlet gibi algılanabilir. Zaten kadim kültürlerde âlem ‘Tanrı Devleti’ veya ‘Göklerin Kırallığı’ olarak tasavvur edilmiştir. Daha anlaşılır söyleyişle âlem Allah’ın mülküdür. Rab ve mutlak hâkim olan ilah olarak Allah ‘El malik’ülmülk’tür. Yani insan varlığı ile dünyanın da dâhil olduğu âlem Allah’ın hâkimiyeti, emri altındadır. O mutlak meliktir, maliktir. İktidarının sınırı yoktur. Kudreti her şeyi sarmış, kuşatmıştır. Malik olduğu için evren onun mülküdür. Mülk ile malik olmak yani yönetmek arasında birebir bağlantı vardır. Malik olmadığınız mülkü yönetemezsiniz. Yönetemediğiniz bir mülke(memlekete) sahip olamazsınız. Konuyla ilişkisi bakımından ‘melek’, ‘meleke’, ‘mülk’, ‘emlak’,‘mülkiyet’, ‘memleket’ ve ‘mülkiye’ kavramları yeni baştan düşünülmelidir. Yakın zamana kadar bizde siyaset bilimine ‘mülkiye’ denmesi veya ‘mülki amir’ gibi ifadeler, yönetimin ruhunu ifade etmesi bakımından anlamlı espriler içerir.

 

Allah’ın âlemlerin rabbi olması, bilgiyle (ilim ve hikmetle) yönetme iradesini de ihtiva eder. İlim kelimesinden gelen ‘âlem’, el Âlim olan Rabbimizin varlığa bilgiyle kodlanmış bir hayatiyet bahşetmesi sebebiyledir. Varlıklar bu bilgiyle birbirine bağlanır, düzen içinde var olur veya fonksiyon icra ederler. Bu âlem içinde bizim kendi irademizle belirlediğimiz idarî yapılar veya sistemler, hakikat ölçeğinde anılmaya değmeyecek boyutta küçük kalırlar. Yani bir tasavvurla âlem, kusursuz işleyen düzeniyle sonsuz bir devlet olarak anlaşılmıştır. ‘Elhamdulillah-irabbilâlemin.’ İlimle, bilgiyle terbiye edip yöneteni Rabbimiz olan bir devlet: İlâhî ve Kutsal Devlet! Devletin bu boyutta algılanması yerlerin ve göklerin yakınlaşması veya uyumu meselesini oluşturmuştur. Sonsuz çeşitliliği ile bütün varlığın bu âlemde yer bulmasına hususen dikkat çekmelidir. Buna istinaden yeryüzünde insan eliyle şekillenen devletlerin ruh, felsefe ve yasa olarak bu kutsal devletle uyumlu olması, en azından çatışmaması gerektiği söylenmiştir. Bütün bu değer ve değerlendirmelere rağmen konunun bizimle olan önemi azalmaz. Son tahlilde üzerinde yaşadığımız bir yeryüzü ve içinde bulunduğumuz bir toplum var.

 

Birlikte yaşadığımız her durumda bir düzene, devlete ihtiyaç duyarız. Burada öncelik nedir? Ne olmalıdır? İlk görüş bütün bir varlığın mutlak yaratıcısı, El malik’ül mülk olan Allah’ın sosyal, siyasal hayatı da belirleyecek hükümlerinin esas alınması, buna göre bir yönetim üslubunun geliştirilmesidir. Bunun dışındaki anlayışlar hakikatten uzaklaşmak anlamına gelir. Hele bu Allah’a karşı bir irade geliştirmek şeklinde vuku bulursa değişen durumlara göre küfür, zulüm veya fısk hali yaşanır olacaktır. İnsanın Allah’a karşı görev ve sorumluluklarının bilincinde olmaması anlamında büyük bir sapma veya yozlaşma anlamına gelir. Yerleri, gökleri ve ikisi arasındaki her şeyi yaratan Rabbimiz, bizim dünyada nasıl yönetmemiz veya yönetilmemiz gerektiğini unutmuş değildir. Sözün özü,hılafet, imamet veya riyaset müesseseleriyletanrıya itaatle eşdeğer tutulmuş yönetim işi,imanî bir mevzu olarak dinler tarihinde her zaman merkezi bir konu olmuştur. Çünkü son tahlilde insan bu dünyada yaşamaktadır. Bağlı olduğu dininden ve dinî otoritelerden etrafını ve bütün hayatını kuşatan dünyevî sorunlara çözümler talep etmektedir.

 

Patristik dönemle başlayan Skolastik ve Reformist dönemlerde süren insan-toplum-devlet tartışmalarının temelinde bu vardır: Gerçek anlamda mülk Tanrınındır. Yere hükmetmek de göklerin krallığına yani Tanrıya aittir. Yeryüzü krallıkları yönetim yetkisini mutlak egemenliğin sahibinden, Tanrı’dan almalıdır. Yetkiyi Tanrı’dan alan, tanrı adına hükmeder. Yetki ve iktidarı Tanrı’dan devralan krallar veya kralların da bağlı olduğu otorite lâyüseldir, dokunulmazdır. (Meşruiyet kaynağı olarak kralların tanrıdan yetki aldıkları hakikatte doğru değildir ama kralların tanrılaşmalarımaalesef uygulaması günümüzde de süren realitedir) Hatta onları eleştirmek, onlara itaat etmemek suçun da ötesinde günahtır. Yöneticiye itaat iklimde gelişen kültürde, insanlar devlete olan aidiyetlerini sözleşmeyle belirleyemezler. İnsanlar hukukî bir aidiyeti bildiren ‘vatandaş’ değil, dinî bir kimlikle ‘kul’durlar. Krallar yeryüzünde Tanrının gölgesi, insanlar devletin kuludur. Sosyal, siyasal, ekonomik, kültürel işleyişi, tanrı adına onun yeryüzündeki temsilcileri yürütür. Bu ilk zamanlarda tanrının oğullarıdır. O dönemlerde ‘Tanrı krallar’ tam da böyle bir algı ve anlayışı karşılar. Babil ve Mısır Firavunlarından Yunan mitolojisine kadar bu hiyerarşik düzeni görebilirsiniz. Yunan mitolojisinde Tanrılar, titanlar, tiranlar ve insanlar arasındaki ilişki düzenleri, bu sistemin nasıl hayata geçirildiğine dair sayısız örneklerle doludur. Olimpos’un baş tanrısı Zeus senin benim gibi insandır. Karısı, kızları, oğulları vardır. Daha sonra Hıristiyanlığa geçen ‘Baba-Oğul-Kutsal ruh’ üçlemesi, esasen bu anlayışın yeni dinin motifleriyle kendini formatlamasından başka bir şey değildir. O nedenle antik dönemlerdeki yönetimle tanrı iradesi arasındaki ilişki, sonradan kilisenin kurumsal örgütlenmesine devredilecektir.

 

Yönetimin tanrı adına ve sevap-günah, haram-helal bağlamlarında yapılmasının hem zor, hem kolay yanları olmuştur. Evvela kitleler daha rahat, daha çabuk, daha içten ve rızayla etkilenmiş, kontrol edilmişlerdir. İtaat kültürü içinde kendini örgütleyen toplumlar, siyasal yönetimlere fazla sorun çıkarmamış, hatta bunu varlıklarının pratik anlam ve amacına dönüştürmüşlerdir. Din ve ideoloji merkezli itaat kültürlerinde devlete bağlılık, ontolojik bir karaktere sahiptir. Bu sebepledir ki, hayatın zorluklarına dayanmışlar veya göz kırpmadan kendilerine gösterilen amaçlar için ölümü göze alabilmişlerdir. Yoksa yüzyıllarca süren mezhep ve din savaşlarının devam ettirilmesi imkânsız olurdu. Bu süreçte kimlerin dünyalık olarak neler elde ettiği ayrı bir konudur ancak büyük mağduriyetlerle birlikte hayatlarını, canlarını ortaya koyan kitlelerin Tanrı aşkına ruhlarını tatmin ve teskin ettikleri muhakkaktır. Bu vazgeçme ve teslimiyet, insanın varoluşsal bağlanışı ve bana sorarsanız insanın ancak en müteal amacına yönelişiyle mümkün olabilir. İşte burada, devletin varlığı ile kendi varlığımızın amacı birbirine bağlıdır, bağlı hale gelir. Ama bu amacın istismar edildiğine, yanlış yönetilip yönlendirildiğine ilişkin açıklamalarınız olursa o da kabulümdür. İslâm tarih ve toplumlarındaki devlet, siyaset, düzen, toplum ilişkilerinin teşkilinde bu kadim kültürlerin etkisi yoktur denemez. Bizde de yönetimi inanç meselesi olarak anlayan eğilimler az değildir az olmamıştır. Halifeye, biat veya itaate yönelik ayet ve hadisler müminlere inancını kazandıran veya kaybettiren noktada yorumlanmıştır. Bunların sahihliği, doğru yorumlanıp yorumlanmadığı, müstakil ölçekte ele alınacak bir konudur.

 

*

Yerli ve yabancı temel kaynaklara vakıf biri olarak burada ilk anlaşılması gereken siyaset, devlet, insan, din gibi temel kavramların birbirini kilitlemeyecek tarzda anlamlarıdır? Çünkü birbirinden bağımsız hassasiyet ve anlayışlar, diyalektik çerçeve kurmayı zorlaştırmaktadır. Örneğin ‘din’ tanımı ‘şeriat’ anlayışı ile çeliştiği zaman insan tanımı ve huzurlu bir hayat tasavvuru mümkün olamayabilir. Daha somut soralım? Devlet yönetimi dinî bir mesele midir? Yoksa hayat, dünya, insan tabiatına göre değişen bir örgüt veya örgütlenme midir? Hemen söyleyeyim ki insan devletsiz yaşar ama dinsiz yaşayamaz. Devlet toplum varlığı ve toplumsal mutabakatla ilgili ve en çok da hayatın görünür, ortak yanını (kamu alanı) düzenler. Din ise doğrudan insan varlığımızla, bireyle, kendimizle ilgilidir. Hatta varlığımızın temelini, derinliğini biçimlendirir. Bu biçimlendirmeye inanç deriz. Din bir inanç meselesidir:Tanrı tasavvurumuz, onun varlığı, sıfatları, isimleri ile bize kattığı, kazandırdığı anlam. Müslümanlar için din, doğrudan kendi varlığımızı Allah’a kul olarak idrak etmekle ilgilidir. Bu idrakin esas ve içeriğine akaid veya itikad deriz. Din büyük ölçüde itikad meselesidir. Bu açıdan baktığınızda itikatla ilgili olmayanlar muamelat kapsamında değerlendirilir. Zamana, topluma dönük anlamı ve karşılığı ile ‘şeriat’ daha siyasî bir kavramdır.Allah’ın dini tektir; ümmetlere göre değişmez. Oysa şeriatlar değişir, değişmiştir.

 

Din âlemşümul hakikat olarak değişmez, bütün zamanları kapsar. Şeriat hakikatin değişen şartlara ve durumlara göre sınırları, sınırlamalarıdır. Bana öyle geliyor ki, bugün dinî alanda tartışılan çoğu konu, esasen şeriatla yani toplum ve dünya realiteleriyle ilgilidir. Ayrıca yeri gelmişken şeriatın kitlesellik ve çokluk içerdiğini söylemek yararlı olur. (Kelime ş-r-a kökünden türemiştir. Medeniyet tarihinin gelişim gerçekliği de göz önüne alındığında Sümerlerden beri gelişen dil ve kültür süreci içinde Arapçaya ve İbraniceye de geçmiş bu kelimenin şura,  beşer, aşiret, şıra, aşır, aşure, aşere, aşiret, meşveret, şiar, şeriat gibi türevleri vardır ve hepsi ‘çoklu var oluş’, ‘çoklu faaliyet’ anlamları içerir.) Sırf bu konuyu bile açıklamak ufkumuzu aydınlatacaktır. Sonuç olarak yönetim, toplumu sevk ve idare etmekle ilgilidir ve özellikle teknik bilgilere, beceriye, ehliyete, liyakate, erdeme bağlıdır. Kelimenin etimolojik gelişiminden bile varlığın doğasından ayrı düşünülemeyecek karakteri hemen anlaşılır. Önemli olan aşiretin (yani insan kitlelerinin) şeraitle (yani en doğru yolla, kaide, yasa, kanun, yönerge, yönetmelikle) şırayı (yani suyu, hayat kaynağını, refahı, huzuru) bulmasıdır. Önemli olan toplum hayatıdır?

Toplum kendisine hayat verecek kaynağı nasıl bulacaktır? Bu kaynak nasıl düzenlenecek, nasıl tertip edilecek, nasıl çoğaltılacak, paylaştırılacaktır? Refah nasıl yayılacaktır? Yönetimde esas olan sorulardan biri de budur? İnanç ve düşünceleri, temel tercihleri, ilgileri, meslek ve sınıfları ne olursa olsun birlikte yaşıyoruz ve birlikte elde ettiğimiz, ürettiğimiz kaynaklar, imkânlar hayata nasıl yayılacak? Ben yönetim deyince evvelâ bu bariz realiteden hareket ediyorum. Şimdiye kadar okuyup araştırdıklarımdan edindiğim temel espri, aidiyet farklılıkları belirleyici olmaksızın devletin, insanların yeryüzü kaynaklarına erişimini, onların adil paylaşımı, organizasyonunu nasıl sağlayacağıdır.  Bundan ayrı düşünülmeyecek diğer husus herkesin birlikte var olduğu kamu alanının yani bir anlamda sosyal, kültürel alanın nasıl tanzim edileceğidir.Bu alanda yani evimiz dışında, sokakta, çarşı pazarda farklı inanç gruplarının birbirleriyle ilişkisi hangi esaslara göre düzenlenecektir? Haklar, özgürlükler nelerdir, nereye kadar kullanılacaktır? İşte burada asıl gözetilmesi gereken hayatın, varlığın realitesidir. Bu realiteyi, hakça paylaşımı, bölüşmeyi sağlayacak vicdani duyarlık insan varlığımıza kodlanmıştır. Burada asıl gözetilmesi gereken haktır,hukuktur, adalettir. İslâm Fıkhında ‘zarurat-i diniyye’ veya ‘zarurat-ı hamse’ kapsamında ‘can, din, akıl, mal ve nesil’insan varlığının korunması gereken temel hakları olarak görülmüştür. Neye inandığına, neyi düşündüğüne bakmaksızın insanın bu değerlerini korumak İslâm Medeniyetinin öncelikli toplumsal hedefi olmuştur.Bu sebepledir ki, DİN ile meDİNe arasında birebir anlam örtüşmesi vardır. Medeniyet, dinin hayata yansıyan kuramsal, kurumsal ilişkiler düzenini ifade eder.

Karşılıklı kabullere dayalı sözleşme niteliği ile dünyanın ilk anayasası sayılacak ‘Medine Sahifesi’, insan ve hayat gerçekliğini koruma esasıyla teşkil edilmiştir. Tamamen tarafların özgür irade ve onayına dayanan -İbnİshâk’ kaydında 64 maddeden oluşan-bu metin, Kur’an’da bir ayet veya sure değildir. Yeri gelmişken bu örnekten anayasaların toplumun ihtiyacına göre hususen de hakları ve adaleti merkeze alarak yazılması gerektiğini de anlarız. Her toplum kendi hürmet, olgunluk ve tahammül seviyesine göre layık oldukları anayasalarını yaparlar. Kutlu kitabın bildirdiği gibi insanlar nasılsalar öyle idare edilirler. Bu yasa her hal ve şartta şu dine inananların iyi bu dine inananların kötü yönetileceği şeklinde anlaşılmamalıdır. Tarihte Hıristiyan ve Müslüman ümmetlerinde gözlemlendiği gibi belli inançlara mensup kitlelerin iyi günleri de kötü günleri de olmuştur, olmaktadır. Bütün değer ve uygulamalarıyla ilim, adalet, medeniyet, samimiyetleri ölçüsünce milletler arasında yer değiştirip durmaktadır. O sebeple bir kutlu hadisinde peygamberimiz tam da bu hakikate işaret ederek “ülkeler küfürle idare edilebilir ama zulümle asla idare edilemez” demiştir.

Hiç tartışmaya gerek yok ki aslolan ve arzulanan adaletin, hakkaniyetin devamlı olmasıdır. Yoksa zulümle abad olunmaz. Zulmün iktidarı sürekli olamaz. Siz adaleti tesis ediyorsanız orada yönetim şekli ikinci planda gelir. Nice adil krallıklar olduğu gibi zulmü evrensel boyutlara taşıyan demokrasiler vardır. Adil olmadıktan sonra yönetim şeklinizin cumhuriyet, hılafet veya demokrasi olması bir şey ifade etmez.

*

Bir mekanizma olarak devlet, insana, insanın hak, değer ve doğasına saygılı olduğu ölçüde refah inşa eder. Ama şunu da söylemek gerekir ki yine farklı gerçekliklerinden dolayı her zaman devletle insan arasında huzursuzluk üreten bir mesafe devamlı olmuştur. Çünkü devlet varlık gerekçe ve gücünü bireysel feragat ve fedakarlıkların toplamından alır. Yani insanlar birlikte yaşamanın zorunlu kıldığı barış ve düzen adına devlet üzerinden yasal kabuller alanı geliştirir. Bu kabullerin herkes tarafından benimsenmesi devlet otoritesiyle sağlanır. Bu noktadan sonra kamu menfaati için çoğu zaman bireysel hak ve çıkarlarımızdan fedakârlık yaparız. Özgürlüğümüzün başka hak ve özgürlükler alanı ile sınırlanmasını kabul ederiz. Kabul etmediğimiz takdirde yaptırımların olacağını biliriz. Burada toplum veya millet kimliği, yerleşik teamül ve gelenekler, hayatın müşterek doğruları, dünyanın realite ve gerçekleri, ihtiyaçlar gibi unsurlar önemlidir. Bu önemin bir organizasyon içinde hayatî fonksiyon icra etmesi, kültür ve medeniyeti doğurur.

 

Kültür ve medeniyet bilinçli bağlar, bağlantılarla güç kazanır, zenginleşir. Hiç kuşku yok ki burada devlet veya medeniyetin beslendiği asıl güç kaynağı hak ve sorumluluğunun bilincindeki bireydir. Hak ve sorumlulukların karşılıklı sözleşmeyle belirlenmesi ile ‘vatandaşlık hukuku’ teşekkül eder. İnsanlar vatandaşlık hukuku ile toplum sözleşmesine dahil ve taraf olurlar. Taraflar hangi hak, özgürlük, talep ve beklentilerle ödev ve sorumluluk yüklendiklerinin farkında olursa orada sorun alanları daralır, sebepleri azalır. İdeal toplum daha yaşanır olarak hayat bulur.

 

Sonuç itibariyle insan odaklı, insanı öne çıkarak ilişki biçimleri ne kadar ileriyse orada huzur ve saadet daha fazladır. Müslümanlar için Asr-ı Saadet’in ideal bir dönem olması güçlü devlet yapısından değil, hak ve sorumluluğunu inanç düzeyinde kavramış insanlardan dolayıdır. O dönemde daha çok insan daha az devlet vardır. Veya devlet son derece sivil katılım ve karakterle işlev kazanmıştır. Bu işlevsellik insan ve hayat içindir. Yani devlet veya devletin yerini tutan organizasyon insan içindir, insanın gerisindedir. Oysa sonraki dönemlerde devletin varlığı ve çıkarı insanların (ümmetin) önüne geçmiştir. Devlet büyüdükçe insan küçülmüş, güçlendikçe zayıflamıştır veya devleti güçlü kılmak için insan zayıflatılmıştır. Bu sebeple kendi tarihimizde hazin süreç ve sonuçlarıyla tecrübe ettiğimiz hataları sürdürmemek için insanı yaşatan yönetim anlayışını canlı, verimli kılmak mecburiyeti vardır. İnsnı yaşat ki devlet yaşasın anlayışı medeniyet kuran, geliştiren anlayıştır.

 

Adetleri, gelenekleri, varlık ve hayat koşulları itibariyle devlete ve medeniyete yabancı unsurların barbarlık ürettikleri çok görülmüştür. Tarihte hukuktan eğitime, sağlıktan, şehir(leşme) düzenine kadar işleyen çoğu yerleşik düzenler, barbar istilaları ile yerle bir edilmiştir. Bu zenginlik ve kültür merkezlerini işgal edip yağmalamaktan başka marifetleri olmayan güruhlar,sözde egemen oldukları dünyayı yönetemedikleri için, sonunda o dünyanın ruhuna ve felsefesine teslim olmak zorunda kalmışlardır. Dor ve kavimler göçü bu yönde sonuçlar vermiştir. Dalga dalga akınlarla kudretli Roma’yı yok edenler sonunda Augustinus’un Tanrı Devleti’ne teslim olmuştur. Bir çeşit köylü devleti olarak kurdukları Karolenj imparatorluğu çok geçmeden yerini skolastik derebeylerine devretmek zorunda kalmıştır. Hayat, insan ve kainat tasavvuru noktasında hassasiyeti olmayan yapılar, insanı da devleti de yaşatamazlar. Hele hayatında hemen hiçbir devlet mekanizması içinde bulunmamış, o mekanizmanın bir katında, bir yerinde olsun donanım edinmemiş kişi veya toplumların bırakınız ideal devleti, normal statüsüyle bir devlet kurmaları bile imkânsızdır. (Bu arada ‘statü’ kelimesinin de devlet demek olduğu bilinmelidir.) Belki bunun tek istisnası Hazreti Peygamberin nebevî tebliği ile fethe yönelen Müslümanlardır. Müslümanlar özellikle Asr-ı Saadet’te yeni coğrafyalara ve toplumlara yayılırkenyıkıcı değil yapıcı olmuşlardır.

 

Kabul etmek lâzım ki, Arabistan çöllerinin ortasından çıkıp tarihe ve insanlık merkezlerine akan çöl göçebeleri, onların kalbine iyice kök salmış iman, vicdan, adalet ve merhamet duygularıyla ve elbette başlarında Hazreti Peygamber ve mübarek halifeler ve onların basiretli, merhametli komutanları sebebiyle insanlığın kararan medeniyet ufkunu yeniden ağartmışlardır. Buna rağmen sahabelerin bile karşılaştıkları yeni medeniyetler karşısında yer yer yetersiz kalmaları, tamamen toplum ve dünya tecrübesiyle ilgili olmalıdır. O yüzden Fuat Köprülü’nün de isabetle konu ettiği gibi Müslümanlar kayıt ve kuyudat usulleri başta olmak üzere birçok müesseseyiBizans ve Sasanilerden almıştır. Bu sakıncalı bir durum olmadığı gibi insanın ve hayatın esas alınması hususunda övünülecek, incelikli bir durumdur. Bizans müesseselerinin İslâm müesseselerine etki ettiğini, başka bir söyleyişle Müslümanların dönemin bütün medeniyetlerinden etkilendiklerini söylemek yanlış olmaz; sonra bu kötü bir durum da değildir. Bunun gözlenebilir en iyi örneği mimaride özellikle de Ayasofya’yı ukde edinen mimarlarımızın hünerli uygulamalarıyla inkişaf edip klasik karakterini kazanan Osmanlı Camii Mimarisinde görülür. Kültürlerin gelişip zenginleşmeleri bu tarz buluşmalar, karşılaşmalar, kaynaşmalar yoluyla olur. Aksi tutum bağnazlıktır, kapalılıktır.

 

Kapalı ve bağnaz yapılar ne kültür, ne medeniyet üretebilir; bir süre sonra da kendi kapalı döngüleri içinde kaybolup giderler. Buradan çıkarılacak ilk dersin devlet ve siyaset işinde olabildiğince esnek, anlayışlı, uzlaşmacı olma gereğidir. Hayatın, insanın ve varlığın gerçeklerini, yararını gözetmektir. Yoksa devlet kurmakta, siyaset yapmakta amaç, sadece hükmetme arzusunu tatmin etmek olur. Muktedir olma duygumuzu binlerce, yüzbinlerce belki milyonlarca insanın ıstırabı üzerinden onların ölümlere varan trajik sefaletleri pahasına yapmak olsa olsa Firavunluktur. Yıkım ve kıyımın İslâm ve Müslümanlık adına yapılması, yapılan zulümleri haklı ve meşru hale getirmez. Kral veya yönetici olmak hiç kimseye tanrısal yetki vermez. Bu ifadeyi sorgulanmazlık, denetlenmezlik anlamında kullanıyorum. Değilse Allah kimseye zulmetmez. İnsanlar ancak kendi kendilerine zulmederler. Tarih boyunca bu anlayış ve hassasiyet gözetilmediği için iktidar adına eşsiz zulümler işlenebilmiştir. Dahada kötüsü iktidarın zulümlerine, İslâmî gerekçelerin ve kutsallaştırılmış kavramların alet ve aracı kılınmasıdır. Devleti dinin, dini devletin tahakküm aracına dönüştürmek, insanlığı da, hakikati de ifsatetmektir.

 

Bu haber toplam 403 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim