• İstanbul 16 °C
  • Ankara 13 °C

Doç. Dr. Abuzer Kalyon: Mehmed Âkif Ersoy’un Mısır Günleri

Doç. Dr. Abuzer Kalyon: Mehmed Âkif Ersoy’un Mısır Günleri

İstiklâl Marşı şairi,

Türkiye’nin millî şairi,

İstiklâl Harbi’nin manevi mimarlarından...

Savaş kazanılmış; yeni kurulan devlette yeni bir anlayış. Mehmed Âkif, istiklâli için büyük mücadeleler verdiği Türkiye’de dışlanan bir şahsiyet hâline gelmişti. Hayatı ve kişiliği ile bir şeref ve haysiyet abidesi görüntüsü çizen Mehmed Âkif’e yeni rejimin sistem savunucusu kalemlerinin pek çoğu her fırsatta sataşmaktaydılar. Mehmed Âkif gibi bir onur abidesine onursuzca sataşan eyyâmcı kalemlerin pek çoğu yazdıklarıyla unutulup gitmiştir. Mehmed Âkif’in yaşamak için Mısır’ı düşünmesinde kendisine yapılan sataşmaların etkisi oldukça fazladır. O dönemin şartları göz önüne alınınca Mehmed Âkif’in Türkiye’den ayrılmasının nedenleri daha iyi anlaşılabilir.

Bu konuda Dücane Cündioğlu’nun kitabına aldığı bir anekdota değinebiliriz: “ Osman Yüksel Serdengeçti’nin 31 Aralık 1967 tarihli Yeni İstanbul gazetesinde -Hasan Basri Çantay’dan naklen - verdiği şu bilgiler Âkif’in Mısır’a gitme sebebinin daha derinlerde olduğunu göstermektedir: Çanakkale zaferinin yıldönümüdür. Bir tören yapılıyor. Çanakkale şehitleri anılacak. Zamanın meşhur zibidi şairi kürsüye geliyor:

“Maalesef” diyor; “Çanakkale Şehitleri için güzel, şehitlerimizin şanına lâyık bir Türk şairi tarafından şiir yazılamadı. Çanakkale destanını yazan maalesef Türk değildir. Çaresiz Türk olmayan bir adamın şiirini okuyacağız.” Yavesini savuruyor. İstemeye istemeye Âkif’in şiirini okuyor. (.)

Merhum bu hadiseyi duyunca çok pek çok müteessir oluyor. O kadar ki koskoca adam bir çocuk gibi ağlıyor. Çanakkale Şehitleri’nden onu ayırmak, “Sen Türk değilsin!” demek. Tahkir etmek. Âkif’in en hassas yerine, en hassas teline dokunmak. Bu hareket ve hakaret zamanın zamane şairi, devlet şairi, resmi şairi tarafından yapılmış. Tam o sırada da gençliğinin kısm-ı azamını hamamda geçirmiş bir yazar, CHP’nin resmi gazetesinde bir başmakale yazmış. Âkif’e “Hadi git artık, sen kumda oyna!” demiş. Âkif bunu da duyuyor. Ve artık Türkiye’de duramıyor.[1] [2]

Kendilerine statüko anlayışının zırhını giydirerek Mehmed Âkif’in Türk olmadığını vurgulayarak saldıran zavallıların vatanseverlik konusunda onun tırnağı bile olamayacakları düşüncesindeyiz.

Kendi ifadesiyle:

Bunu benden duyunuz, ben ki evet, Arnavut’um...

Başka bir şey diyemem... İşte perîşan yurdum!..

diyerek yurdunun perişanlığını gözler önüne sermiyor mu?

İstiklâl Marşı, bu büyük şahsiyetin yüce milletin ne denli yüce bir ferdi olduğunu göstermez mi?

Mısır’da kaleme aldığı “Bir Ariza” Mehmed Âkif’in dilinden vatan hasretini ve içinde bulunduğu durumu gözler önüne sermektedir.

Ey bâd-ı sabâ, uğrayacaksın ya şimâle?[3]

Bilmem, bir işim var; sana etsem mi havâle?

Vaktâ ki sekiz yüz mili bir nefhada geçtin;

Vaktâ ki bizim yerleri rüyâ gibi seçtin;

Hilvanlıların hepsinin ihlâsını, ilkin,

Bir bir sayıver. Bitti mi defter, de ki:

“Lâkin,

Mevzun düşürür saçmayı bir saçma adam var,

Manzûm sayıklar gibi manzume sayıklar!

Zannım, mütekâid şuarâdan olacak ki:

Hiçbir yenilik yok, herifin her şeyi eski.

Hâlâ ne sakaldan geçebilmiş, ne bıyıktan;

Âsârı da memnun görünür köhne kılıktan.

Hicrî, kamerî ayları ezber sayar ammâ,

Yirminci asır zihnine sığmaz ne muammâ!

Mâmûre-i dünyâyı dolaştıysa da, yer yer,

Son son, “Hadi sen, kumda biraz oyna!” demişler.”

Şiirin sonraki mısralarında Mehmed Âkif, yaşadığı Mısır’la İstanbul’u karşılaştırma yoluna gitmektedir:

Ey Heybeli iklimine kıştan çekilenler,

Ey Afrika temmuzunu efsâne bilenler!

Ey yağ gibi üç çifte kayıklarla kayanlar,

Ey Maltepe’den Pendik’i bir hamle sayanlar!

Ey çamların altında serilmiş, uzananlar!

Ey her nefes aldıkça ömürler kazananlar!

Siz, camları örter, sakınırken cereyandan;

Biz, bodruma sarkar da kaçarken galeyandan!

Siz, mercanın âlâsını attıkça şişerken;

Biz, kumda çirozlar gibi piştikçe pişerken!

Siz, Marmara âfâkını dürbünle süzerken;

Biz, poyrazı görsek diye, damlarda gezerken!

Siz, yelkeni açmış, suyun üstünden akarken;

Biz küplere binmiş; size hasretle bakarken!

İnsaf ediniz: Kopmayacak şey mi kıyâmet?

Elbette kopar. Dinle Paşam, ceddine rahmet:

Ben Heybeli’den vazgeçerim şimdilik, ancak,

Üç beş gün için pek hoş olur Remle’de kalmak

Şiirin bu bölümü Mehmed Âkif’in Mısır’da iken geride bıraktığı İstanbul hayatına nasıl özlemle baktığını vurgular.

Mehmed Âkif’in Türkiye’deki son zamanları, niçin Mısır’a gittiği hakkında önemli ipuçları vermektedir.

Safahat’ın 5. Kitabı Hatıralar’da olup da 1928 ve sonraki baskılara alınmayan mısraları bile Mehmed Âkif’in ülkemizdeki durumunu açıklamaya yetmektedir.

Değil mi cenge koşan Çerkes’in, Laz’ın, Türk’ün

Arab’la Kürd ile bakidir ittihadı bugün[4]

O günün şartlarında ülkede sıkıntıya düşen, sadece Mehmed Âkif değil, Nazım Hikmet, Halide Edip Adıvar, Said-i Nursi, Zekeriya ve Sabiha Sertel gibi pek çok düşünce ve edebiyat adamı da bulunmaktadır.

Mehmed Âkif’in meclisteki yakın arkadaşlarından olan Trabzon Milletvekili Ali Şükrü Bey’in Mustafa Kemal’in Muhafız Alayı Kumandanı Topal Osman tarafından 1923 yılının Mart ayının son günlerinde öldürüldüğünün anlaşılması da Mehmed Âkif’i tedirgin eden olaylardan birisi olarak değerlendirilebilir. Tabi Topal Osman ve adamları da suçlarının anlaşılması üzerine haklarında yakalanma kararı verilince Çankaya Köşküne saldırırlar. Mustafa Kemal Paşa ve eşi köşkten kısa bir süre önce tahliye edildiği için onlara zarar veremez. Topal Osman ve adamları güvenlik görevlileriyle girdikleri çatışmada öldürülürler.

1924 yılında hilafetin kaldırılması, ardından şapka kanunun gelmesiTürkiye’deki muhafazakâr kesim üzerinde olumsuz etki bırakmıştır; diye düşünülebilir.

Şunu da hemen belirtelim ki Mehmed Âkif Ersoy’un Mısır’a kalıcı olarak gidişinin “şapka kanunu” ile ilişkilendirilmesinin doğru olmayacağı kanaatini taşımaktayız.

1923 Nisanından itibaren Mehmed Âkif Ersoy, maddi bakımdan sıkıntılar içindedir. Kısa bir süre öncesine kadar milletvekili olmasına rağmen kendisine tahsis edilen herhangi bir maaş bulunmamaktadır. Aynı zamanda işsiz de kalmıştır. Tabi devrin statükosu düşünüldüğünde ona herhangi birisinin herhangi bir iş vermesi büyük bir cesaret gerektirir, diye düşünmekteyiz. Mehmed Âkif’e geçmişteki milletvekilliğinden dolayı maddi bakımdan rahatlatılması, mümkünse emekli maaşı bağlanması yönünde Mehmed Âkif’in iradesi dışında yapılan başvurular ve verilen uğraşlar sonuçsuz kalmıştır. Bu konuda şu başvuruyu örneklemek mümkün:

Edremitli Ruhi Naci tarafından Mehmed Âkif Ersoy’un Mısır’a hareketinden sonra 1926 yılı temmuzunda TBMM Başkanı Kâzım Paşa’ya (Özalp) uzunca bir mektup yazılıyor. Ruhi Naci, mektubunda Mehmed Âkif’in şairliğinin gücü, vatanseverliği vb. konulardan söz ettikten sonra şu ifadelerle mektubunu bitiriyor.

“Paşam, üdebamızdan şuâramızdan hangisi vatanın kederini veya sürûrunu bu kadar candan, bu kadar samimi terennüm edebiliyor? Tarih-i cihana açılan şu yeni devrenin şiir ve edebiyatı coşup kaynamalı idi. Hani? Asrımızın şuarası niçin susuyor? Söylemek istediler de kudretleri mi yetmedi?

Yüreğim sızlıyor ki milletin ihtiyaç-ı edebîsini duyuran ve duyuracak olan Âkif bir lokma ekmek için uzak bir sofraya sığınmıştır...

Temmuz, 1926

Edremitli Ruhi Naci

TBMM Başkanlığına yapılan bu müracaata Meclis başkanı olarak Kâzım Paşa’nın gönderdiği cevap:

Edremitli Ruhi Naci’ye:

Büyük Millet Meclisi Reisi

Kâzım Paşa

(Hususî)

Birader-i azizim efendim,

Gönderdiğiniz mektubunuzu aldım. Mündercâtından pek çok istifade ettim. Verdiğiniz malûmattan dolayı teşekkür eder ve sizin gibi kıymettar arkadaşlarımla iftihar eylerim. Her teşebbüsünüzde muvaffakıyet temennisiyle te’yid-i muhalasat eyler, gözlerinizden öperim efendim.

2 Ağustos 1926
Kâzım (Özalp)[5]

TBMM Başkanı Kâzım Paşa, Ruhi Nuri Sağdıç’ın yazdığı bu uzun dilekçeye sadece cevap vermekle yetinmiştir. TBMM’nin Mehmed Âkif’in durumunun iyileştirilmesi yolunda o dönemde maddi ve manevi herhangi bir girişimi söz konusu olmamıştır.

Türkiye’nin içinde bulunduğu durumun Mehmed Âkif’in yüzünün Mısır’a çevrilmesinde etkili olduğunu düşünebiliriz. Mehmed Âkif’in gönüllü sürgüne gitmeden önce de Mısır’la tanışıklığı var zaten. Mısır’a yaptığı seyahatlere kısaca değinelim:

  • I. Dünya Savaşı öncesi 1914 Mısır ve Hicaz seyahati “El-Uksur’da”[6] şiiri bu zamanda yazılmıştır. 15 kanun-ı sâni 1914
  • 1923 Abbas Halim Paşa’nın davetiyle Mısır ziyareti. 1924 baharında dönüyor.
  • 1925 Eylül-Ekim gönüllü sürgüne gidiyor.

Mısır’a Abbas Halim Paşa’nın davetiyle bu defa kalıcı olarak gidiyor. Abbas Halim Paşa’nın kim olduğu konusuna “Mehmed Âkif’in Mısır’daki çevresi bölümünde değinilecektir.

Mehmed Âkif Ersoy 1925 yılı Eylül - Ekim ayından itibaren sürekli Mısır’da yaşamaya başlıyor. İkamet ettiği yer Hilvan’dır. Hilvan, Kahire’ye 25-30 km uzaklıkta kalabalık nüfuslu bir yerleşim birimidir.

Mehmed Âkif’in Mısır’daki Mekânı

Kahire’de onbir yıl kalan Mehmed Âkif başlarda Hilvan’da Abbas Halim Paşa’nın sarayının karşısındaki bir köşkte yaklaşık iki yıl yalnız oturmuştur. Daha sonra ailesini getirince başka bir eve taşınmıştır. Ailesiyle oturduğu Hilvan’daki evin yeri tespit edilmiştir. Hilvan’daki bu evin, Mehmed Âkif’in oturduğu ev olduğu konusunda güçlü kanıtlar bulunmaktadır. Bu kanıtlardan birisi, Prof. Dr. Sayın Ekmeleddin İhsanoğlu’na babasından[7] intikal eden bir mektup zarfında adres olarak evin numarasının bulunmasıdır. Sayın Ekmeleddin İhsanoğlu da evi ziyaret ederek söz konusu evle ilgili tereddütleri gidermiştir. Bunun dışında Kahire Üniversitesi hocalarından aynı zamanda Mehmed Âkif’in Mısır’daki dostlarından olan Abdülvahhab Azzam’ın yeğeni Memduh Azzam (Sekiz yaşında iken Mehmed Âkif’i görmüş. Âkif’le aynı semtte oturmaktalarmış.) belirtilen evin, Mehmed Âkif’in oturduğu ev olduğunu ifade etmiştir.

Mehmed Âkif Ersoy’un uzun süre ikamet ettiği Hilvan’daki evin satın alınarak müzeye dönüştürülmesi amacıyla Türkiye tarafından mükerrer girişimlerde bulunulmuşsa da, Mısır makamlarının konuya ilgi göstermemeleri ve binanın mülkiyetinin muvazaalı olması nedeniyle başvurular sonuç vermemiştir.

Kahire Üniversitesi Türk Edebiyatı Profesörü

Hilvan’da Mehmed Âkif Ersoy’la aynı semtte oturan Kahire Üniversitesi hocalarından Abdülvahhab Azzam, Âkif’le ilgileniyor. O’nun vasıtasıyla Camiatü’l-Mısriyyede Türk dili ve edebiyatı derslerine giriyor. Söz konusu bu üniversitenin adı Türkiye’de karıştırılmaktadır. Bazıları üniversiteyi El-Ezher Üniversitesi ile karıştırmaktadır. Bu tamamen yanlıştır. Mehmed Âkif, El-Ezher’de çalışmamıştır. Ezher şeyhliği ile iyi diyaloglar kurmuştur; ama herhangi bir görevlendirme ile bu üniversitede çalışmamıştır. Ezher’deki isteklilere Türk Dili ve edebiyatı sohbetleri yapmış olabilir. Bu ihtimal dâhilindedir. El-Ezher ülkemizde bazıları tarafından “Al-Azhar” biçiminde de yazılıp telaffuz edilmektedir. Bu yazılış ve telaffuz bazı kesimler tarafından tepkiyle karşılık bulmaktadır. Hemen belirtelim ki “Al-Azhar” ifadesi doğrudur; şöyle ki Mısır’da üniversiteler dâhil hemen hemen tüm kurumların tabelalarında Arapça ve İngilizce birlikte kullanılmaktadır. Yol tabelaları, bakanlıkların isimleri dâhil... Bizim yaygın olarak El-Ezher Üniversitesi diye bildiğimiz bu üniversitenin Arapça adı, “Cami’atü’l-Ezher”dir. İngilizcesi de “Al-Azhar Unıversity” Böyle bir telaffuz ve yazım yani Türkiye’de “Al-Azhar” biçimindeki ifade doğru mu? Burası tartışılabilir.”Al-Azhar” biçimini genellikle Avrupalı ve Amerikalılar kullanmaktadır. Bu bağlamda bizim “El-Ezher” biçimini tercih etmemiz daha doğru olur. (Ben de bu üniversitenin Diller ve Tercüme Fakültesinde dört yıl çalıştım.) Bu arada El-EzherŞeyhliği hakkında da kısa biraçıklamada bulunalım. Ezherşeyhini ülkemizdeki bazı kişiler, Ezher Üniversitesinin rektörü veya tarikatın lideri gibi algılamaktadır. Bu da son derece yanlıştır. El-Ezher şeyhliği, rektörlük olmayıp rektörlüğün üstünde bir makamdır. Ezher şeyhliği, Ezher Üniversitesi dâhil olmak üzere Ezher bünyesindeki tüm kurumların yöneticiliğidir.

Mehmed Âkif’in çalıştığı üniversite, bazı kimseler tarafından Kahire Üniversitesi, bazıları tarafından da Camiatü’l-Mısriyye olarak adlandırmaktadır. Bu adlandırmaların her ikisi de doğrudur. Bugün Kahire Üniversitesi (Cairo Üniversity) olarak bilinen kurumun geçmişteki adı Camiatü’l-Mısriyye idi. “camia” kelimesi Arapçada üniversite anlamına gelmektedir. Söz konusu bu üniversiteye Mısır’daki kraliyet döneminde Kral Fuad Üniversitesi de denmiştir. Halk arasında Kahire yerine hala “Mısır” kelimesi de kullanılmaktadır. Mehmed Âkif Ersoy’un uzun yıllar öğretim üyeliği yaptığı bu üniversitenin bir amfisine 2008 yılında adı verildi. Kahire Üniversitesi yöneticilerinin Türkiye’ye yaptıkları bu jest takdire şâyândır.

Mısır’daki Çevresi, Dostları

Mehmed Âkif Ersoy, Kahire’de önemli şahsiyetlerle tanışıp kaynaşmıştır. Bu tanışıklarının bir kısmı Mısırlı,

  • Abdülvahhab Azzâm (Kahire Üniversitesi Profesörlerinden)
  • El Ezher Şeyhi Merâgî,
  • Ferid Vecdî (Üstadın bazı kitaplarını çevirdiği Mısırlı Türkçe bilmektedir.)
  • Hasan el-Bennâ (İhvân-ı Müslîmîn’in kurucusu)

bir kısmı da Türk’tür. Türk olanların içinde,

  • Yozgatlı Müderris İhsan Efendi (çok yakın dostu)
  • Osmanlı Şeyhülislamı Mustafa Sabri Efendi[8] ve Oğlu İbrahim Sabri,
  • Eğinli Hafız Hasan Efendi,
  • Bayramiçli Mehmet Eşref,
  • Osmanpazarlı İsmail Hakkı,
  • Oflu İbrahim,
  • Zahidü’l-Kevserî,
  • İsmail Ezherli

gibi şahsiyetler vardır. Türkiye’den Ezher Üniversitesine okumaya gelen öğrencilerle de yakından ilgilenmiştir.

Üstadın Mısır hayatında güzel zamanlarını paylaştığı şahsiyetlerin bazılarından kısaca söz edelim.

Abbas Halim Paşa

Millî şairin vefakâr dostu, Mısır’a davet eden hamisi ve sırdaşı Abbas Halim Paşa, 1866’da Kahire’de dünyaya gelmiştir. Babası, Mısır valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın oğullarından Halim Paşa’dır. Halim Paşa, Hidiv İsmail Paşa ile arası açılınca İstanbul’a yerleşmiş, oğulları Abbas ve Sait’i İstanbul’da yetiştirmiştir.

Abbas Halim Paşa, Danıştay üyeliği dâhil olmak üzere pek çok üst düzey görevlerde bulunduktan sonra, kardeşi Sait Halim Paşa’nın sadrazamlığı sırasında bir yıl kadar Bursa valiliği görevinde bulunmuştur. 1915 yılında Nafıa Nâzırı (Bayındırlık Bakanı) olmuştur. Sait Halim Paşa’nın istifasının ardından kabineden ayrılmıştır. İstanbul’un işgalinden sonra İngilizler tarafından iki yıllığına Malta’ya sürülmüştür. Sürgünden döndükten sonra bir süre İstanbul’da yaşayıp tekrar Mısır’a dönmüştür. Mehmed Âkif Ersoy’un yakın dostudur. Aynı zamanda çocuklarının hocası olan Mehmed Âkif ile dostluğunu ömür boyu sürdürmüştür. Onun daveti üzerine ömrünün son yıllarını Mısır’da geçiren Âkif; “El-Uksur’da” şiirini ona ithaf etmiş, ayrıca kendisine hitaben iki manzum tebrik ile “Arîza” isimli iki de manzume yazmıştır.

Abbas Halim Paşa, 1934 yılında vefat etmiştir. Abbas Halim Paşa’nın vefatı Mehmed Âkif Ersoy’u çok üzmüştür. Mısır’daki en büyük destekçisini kaybetmenin Mehmed Âkif’teki iç burukluğunu anlatmada kelimelerin kifâyetsiz kalacağı açıktır... Dostundan ayrılmak Onu âdeta tarifsiz kederler içinde bırakır.

Abbas Halim Paşa’nın dünyaya veda etmesi üstadı derinden yaralamıştır. Hemen dostunun evine giderek birkaç saat içinde hatmini tamamlamıştır. Sonra boynuna sarılarak; “Cânan niçin gittin?” der. Gözyaşları içinde defnettikten sonra, evine döndüğünde Mısır’da duramayacağını anlamış; Paşa’nın vefatı ona, babası ardından “on dört yaşında tattığı öksüzlük acısını, ikinci defa” tattırmıştır.[9]

İhsan Efendi

İhsan Efendi ile Mısır’a gelirken vapurda tanışıyorlar. İhsan Efendi, Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu’nun babasıdır. İhsan Efendi, Ezher Üniversitesindeki eğitimin ardından uzun yıllar Sultan I. Mahmud’un yaptırdığı Sultan Mahmud Medresesinde müdürlük ve hocalık yapmıştır. Mehmed Âkif Ersoy, İhsan Efendi’nin Ezher Üniversitesi dini ilimler ünitesinin olduğu mekânın karşısındaki Mehmet Bey Medresesindeki odasında çok vakit geçirmiştir. Mehmed Âkif’in Mısır’da üzerinde çalıştığı Kur’an mealine İhsan Efendi ile birlikte son şeklini vermek üzere önemli değerlendirmelerde bulunmuştur.

Mehmed Âkif’in sohbetinden çok zevk aldığı İhsan Efendi, Ezher’de okuyan Türk öğrencilerin de Mehmed Âkif’in sohbetlerinden istifade etmeleri için; üstadın geleceği gün öğrencileri de bir araya getirirmiş. Mehmed Âkif, topluluğa dil ve edebiyat sohbetleri yaparmış. Edebi sohbetlerinin birinde İhsan Efendi’ye Esterâbâdî’den okuduğu Farsça beyit, âlimlerle ilgili düşüncelerini ortaya koymaktadır.

Âliman râ ilm hest ü râz nîst

Mürgân râ bâl hest pervâz nîst

Türkçesi,

“Âlimler görüyorsun, ilmi var, irfanı yok.

Kuşlar görüyorsun, kanadı var, uçması yok.”[10] [11]

İhsan Efendi, aynı zamanda Kahire’nin modern bir devlet üniversitesi olan Ayn-Şems Üniversitesindeki Türk Dili ve Edebiyatı bölümünün kurucusudur.11 İhsan Efendi’nin Mısır’daki Türk Dili ve edebiyatına hizmetleri oldukça fazladır. Mısır Millî Kütüphanesinde (Darü’l-Kütubi’l-Mısriyye) bulunan yaklaşık 5.000 civarındaki Türkçe yazma eserin kataloğunun hazırlanmasında önemli görevler almıştır. Bu katalog, Kahire Üniversitesi öğretim üyelerinden Prof. Dr. Nasrullah Mübeşşir Tırazî başkanlığındaki bir heyet tarafından hazırlanarak yayımlanmıştır.[12]-[13]Kataloğun fişlenmesi aşamasında İhsan Efendi’nin oğlu, Ekmeleddin İhsanoğlu da kütüphanenin Türkçe yazmalar bölümünde bizzat çalışmıştır.

Mehmed Âkif’in zaman zaman Türkiye’den gelen ziyaretçileri de olmuştur. Bunlardan birisi de Eşref Edip’tir. Eşref Edip, Mehmed Âkif’in evinde çok az eşya olduğunu ifade etmektedir. Kahire’nin ne denli sıcak olduğu düşünüldüğünde soğuk suyun da o derece önemli olduğu ortaya çıkar. Ziyaretine gelen dostu İhsan Efendi’ye “Çok zamandan beri bir su küpü almak istiyordum. Nihayet aldım. Şimdi böyle suyumuzu soğutup içiyoruz.” [14] Biçimindeki ifadesi bile şairin çektiği maddi sıkıntılar hakkında önemli ipuçları vermektedir.

Ezher’in Türk Öğrencileri

Üstadın, ihmal etmediği kesim Türkiye’den Mısır’a giderek Ezher’de okuyan öğrencilerdir. Ezher’deki Türk Revakının müderrisi olan İhsan Efendi, bir kurban bayramını anlatır. Üstad, Hilvan’da bahçesi geniş bir evde oturmaktadır. Abbas Paşa, “yeri varsa kurban göndereyim” diye haber gönderir. “Göndersin bir feddân yerim var” der. Bundan sonra yaptığı işlem önemlidir. Kendisi zaten neredeyse yarı aç yaşayan üstad, kurbanı kesip, aile boyu ekl edeyim (yiyeyim) demez. Medreseye gelerek, İhsan Efendi ve gurbetçi talebeleri davet eder. Hep beraber evine giderler. Bayramlaşıp kurbanı keser, yiyip-içerler. Üstat, o gün çok neşelidir. Gençliğindeki pehlivanlığından, güreş âleminden, İstanbul’un eski bayramlarından bahseder. Hatıralar nakleder, şiirler okur, güzel fıkralar anlatıp misafirlerini şenlendirir.[15]Kendisi zor durumdayken, yiyeceğin her türlüsüne ihtiyacı varken kendisi için gönderilen kurbanı Türkiye’den gelen gurbetçi öğrencilere ve dostlarına ikram etmesi anlamlı; bir o kadar da Âkifçe bir davranıştır.

Mısır’daki Hayatı Sıkıntılı mıydı?

Mehmed Âkif’in Mısır’da sıkıntılı bir hayat geçirdiğini söylemek pek de yanlış olmaz. Sıkıntılı hayatını şiirleri yoluyla da açığa vurmuştur.

Hasan Basri Gölgeler’deki hüznü görüp Mehmed Âkif’i daha fazla merak ediyor.

“Dayanamadım, âdetim hilafına mektup yazdım. Gelen 28 Şubat 936 tarihli cevapta şöyle diyordu:

"... Şu son iki yıl zarfında çok ihtiyarladım. Çok dermansız düştüm. Eski halimi bilenler beni güç tanırlar. Öleceğim, daima hatırıma gelirdi; lakin böyle canlı cenaze haline geleceğim hiç aklımdan geçmezdi. “Hastalığım dolayısıyla ne bir şey okumak, ne bir şey yazmak taraflarına yanaştığım yok. Canımı dişime takıp haftada dört gün Cami’aya gidiyorum.” [16]

Hasan Basri Çantay’ın Mehmed Âkif Ersoy’la mektuplaşmasından da anlaşıldığı gibi; Mehmed Âkif, Mısır’da zor ve sıkıntılı bir hayat yaşamıştır.

Aile hayatı noktasında Mehmed Âkif’in Mısır’da ağır bir sınavdan geçtiğini söylemek mümkün. Özellikle eşinin psikolojik rahatsızlığı, zaman zaman sinir krizleri geçirmesinin şairi çok huzursuz ettiği bir gerçektir. Eşi Âkif’in ikinci bir hanımı olduğunu sanmaktadır. Âkif, “Hanım, bütün hafta beraberiz. Bir Cuma günü namaza, İhsan Efendi’ye gidiyorum. İstersen oraya gel beraber gidelim, seni de evine bırakırım” dese de fayda etmemektedir. “Aaa, ben uyuduktan sonra, sen gidiyorsundur..” demekte, komşularda düğün olur, def sesi duyulursa: “Âkif’in düğünü oluyor.” demektedir.[17]

Mısır’a göçen aile, bu ülkede ekonomik sıkıntıların yanında kendilerini sosyal çevre ve dil problemleri içinde de bulur. Üstad, Mısır’da yaşayacak çocuklarına Arapça öğretmek telaşına da düşmüştür. İstanbul’dan gelirken klasik Arapça öğretim kitaplarından birisi olan el-Müşezzeb’i getirir. Kitabı oğlu Emin’e okutmak düşüncesindedir. 17.11.1925 tarihli mektubunda şunları yazmıştır: “Kitaptan çok memnun oldum. Bakalım bizim Emin’e onu okutmak istiyorum. Lisan hafıza işi; oğlanda ise o meleke ötekilerden de berbat! Ramazanın başından beri çalıştığı Tebbet yeda sûresi’ni Kadir gecesi dinletebildi, o da dört yanlışla! Sonra da bana, “Baba beni hafız mı etmek istiyorsun?” demesin mi? “Oğlum böyle bir şey aklımdan geçmedi. Zaten baksana, maazallah öyle bir tasavvurum olsa bu gidişle ömrü beşer değil, ömrü beşeriyet bile yetişmeyecek” dedim. Mamafih çocuğun gayet iyi bir hali var: Kendisinden son derece memnun.”[18]

Mehmed Âkif’in Mısır’daki hüzünlü yıllarına tercüman olan aşağıdaki mısraları kızı Cemile’ye gönderdiği fotoğrafının arkasına yazmıştır.

Şu serilmiş görünen gölgeme imrenmedeyim

Ne saadet, hani ondan bile mahrumum ben.

Daha yıllarca eminim ki, hayatın yükünü

Dizlerim titreyerek çekmeye mahkûmum ben.

Çöz de artık yükümün kör düğüm olmuş bağını;

Bana çok görme ilâhî bir avuç toprağını!

Fotoğraftan ve hüzünlü ifadelerden etkilenen Cemile, “Ah babacığım ne hale gelmişsin!” diye mektup yazmıştır.[19]

Mehmed Âkif Ersoy’un Kahire’de vakit geçirdiği yerlerden birisi de Han el-Halili Çarşısı içinde bulunan Fişavi kahvehanesidir. Mehmed Âkif’in arkadaşlarıyla bir araya geldiği ve uzun edebiyat sohbetleri yaptığı bu mekân kahvehaneden çok oldukça geniş bir çay ocağı görünümündedir. Bu mekân Mısır’da çok içilen naneli çayı ile meşhurdur. Eskiden edebiyat ve şiir sohbetleri yapılırmış. Fişavîde artık edebiyat sohbetleri yapılmasa da turistlerin eski Mısır’ın tarihinin bir bölümünü yâd ettikleri bir mekân olarak ziyaretçilerini ağırlamaktadır. Han el-Halilîdeki meşhur mekânlardan birisi de Mısır’ın Nobel ödüllü romancısı Necip Mahfuz’un da uğrak yerlerinden biri olan; daha doğrusu romanlarını yazdığı bir yer bugün de kafe ve lokanta olarak hizmet vermektedir.

Son Defa Vatanında

Mehmed Âkif, kurtuluşu için büyük çabalar sarf ettiği vatanından ayrı kalmanın ıstırabı Mısır’da yaşamıştır. Son yıllarında yorgun ve hasta vücudu artık daha fazla direnemiyordu. 1935’te hastalığına iyi gelir düşüncesiyle Lübnan ve Antakya (Hatay) gezileri yapıyor. Fakat şifa bulamayınca vatan hasretiyle İstanbul’a geri dönüyor. Polis korkusu ve Mısır’a geri gönderirler endişesinden Mehmed Âkif’i sadece on kişi karşılayabilmiştir. Siroz ve kanser teşhisi konulan Âkif, kendisine sürekli destek olan Abbas Halim Paşa’nın Beyoğlu’ndaki Mısır Apartmanı’na yerleşir. Hayata da burada veda eder. Veda etmek üzere geldiği öz vatanında bile kendisiyle Mısırlıların daha fazla ilgilenmesi dikkat çekicidir...

Mısır’da geçirdiği sıkıntılı on bir yılın ardından 1936’da Türkiye’ye dönen Mehmed Âkif’le bazı gazeteciler röportajlar yapmışlardır. Bunlardan birisi de Yedi Gün’ün 1.7.1936 tarihli nüshasında röportajını yayımlayan Kan Demir’dir. Bu söyleşi, üstadın Mısır’da çektiği sıkıntıları özetlemektedir.

Röportajın başlarında gazetecinin yönelttiği

“Özledin mi bizi üstad.” sorusuna

Mehmed Âkif’in hasta yatağında verdiği cevap:

“Özlemek mi oğlum!.. Özlemek mi!.. Mısır’dan üç gecede geldim. Bu üç gece otuz asır kadar uzun sürdü. Orada on bir yıl kaldım. Fakat bir an oldu ki on bir gün daha kalsaydım, çıldırırdım.”

Röportajdan da anlaşıldığı gibi; Mehmed Âkif’in Mısır yılları oldukça sıkıntılı ve hüzünlüdür. Vatanına âşık bir şahsiyetin vatanından uzakta olması, vatan hasretiyle yanıp tutuşması nasıl izah edilebilir ki.

Cumhuriyet’in ilk yıllarıyla birlikte Mehmed Âkif’in Mısır’a son ve kalıcı olarak gitmesine kadar geçen kısa sürede âdeta ona mobbing uygulandığını söyleyebiliriz. Kendisinin güvenlik güçleri ve hafiyeler tarafından sürekli takip edilmesi onu çok üzmüştür. İşte böylesine bir ortamda ülkesine veda etmiştir.

Mehmed Âkif Kur’an Mealini Tamamladı mı? Meale Ne Oldu?

Konuya kısaca değinmeye çalışalım, Mehmed Âkif, kendisine verilen Kur’an tercümesi işini ısrarlar karşısında reddedememiş; Mısır’da zamanının çoğunu bu işe ayırmıştır. Ömer Rıza Doğrul, Mehmed Âkif’in Mısır’da bulunduğu zamanın 5-6 yılını bu işle uğraşmakla geçirdiğini belirtmektedir. Ayrıca tasarladıklarını da yazamadığını ifade etmektedir. [20]

Ertuğrul Düzdağ, bu konuyu kitabında ayrıntılı biçimde ele almaktadır. Mehmed Âkif Ersoy’un Mısır’daki hayatı ve Kuran Meali gibi konular öteden beri sürekli üzerinde tartışılan konulardandır. M. Ertuğrul Düzdağ, kitabında merak edilen bu hususları Müderris İhsan Efendi, Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi, İbrahim Sabri Bey, Ali Ulvi Kurucu gibi isimlerin hatıraları ve mektuplarıyla değerlendirmektedir.

Kur’an meali işini aceleye getirmek istemez. Üzerinde tüm titizliğiyle çalışmaya başlar. Zaman zaman bazı tashihler yaparak meali tamamlamıştır.

Mehmed Âkif Ersoy, Kuran Meali çalışmasını bitirmeye yaklaştığı zamanlarda Türkiye’de Türkçe ezan uygulanmaya başlanmıştı. Türkçe ezan okunması konusu Meşrutiyet dönemindeki bazı Türkçüler tarafından da dile getirilmişti. Tabiî ezanın Türkiye’de Türkçe biçimiyle dayatılması rejimin olmazsa olmaz düşüncesi haline gelmiştir.

Bu düşünceyi Ziya Gökalp şöyle şiirleştirmiştir:

Bir ülke ki camiinde Türkçe ezan okunur,

Köylü anlar mânasını namazdaki duanın...

Bir ülke ki mektebinde Türkçe Kuran okunur

Küçük büyük herkes bilir buyruğunu Huda’nın...

Ey Türk oğlu, işte senin orasıdır vatanın!

Atatürk’ün teşvikiyle 1932’de, Türkçe ezan okunmasının dinen caiz olup olmadığı tartışılıp resmî söylemi destekleyen kararlarıyla dikkatleri çeken Diyanet İşleri Başkanlığının 18 Temmuz 1932 tarihli bir genelgesi ile ezan Türkçe okunmaya başlanmıştır. Adnan Menderes’in devrim niteliğindeki düzeltme kararına kadar... 27 Mayıs askeri darbesi sonucunda idam edilen Menderes’in idamındaki gizli sebeplerden birisinin de ezan konusu olduğunu söyleyenlerin haklılıklarında şüphe olmadığı kanaatindeyiz.

Tabiî o devirde Kuran’ın ibadetlerde Türkçe olarak okunması da gündemdeydi. Bundan kaynaklı olsa gerek Âkif, Mısır’dan yola çıkmadan önce dostu İhsan Efendi’ye “Dönebilirsem üzerine yeniden çalışır neşrederiz, dönemezsem yakarsın” vasiyetiyle meali teslim etmişti. “Eserin bu halde basılsa da olur” diyenlere ise “Mealin tam anlamıyla bitmediğini” söylüyordu.

Profesör Mehmet İhsan Efendi meale eli gidip de bir türlü yakamamış; hatta bir kopyasını çıkarmıştır. Vefatı öncesi oğlu Ekmeleddin İhsanoğlu’na öldükten sonra mealin yakılmasını vasiyet etmişti. (Mehmed Âkif’in vasiyetinin yerine getirilmesi düşüncesiyle) Durum Mısır’daki ileri gelen Türkler arasında istişare edilir, şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’nin oğlu İbrahim Sabri’nin telkin ve direktifleri doğrultusunda orijinal metin de kopya metin de yakılır.[21]

Biz, Mehmed Âkif’in Kur’an mealinin yakılmasının doğru olduğu kanaatini taşımaktayız; çünkü Mehmed Âkif’in İhsan Efendi’ye bu konudaki vasiyeti nettir. “Dönebilirsem üzerine yeniden çalışır neşrederiz, dönemezsem yakarsın”

Şairin Vefatından Sonra Bazı Yazarların Kaleminden Değerlendirmeler

Mehmed Âkif’in vefatı ertesinde Mısır yıllarının ülkemizdeki yankıları hakkında bazı yazarların açıklama ve görüşlerinden örnekler sunuyoruz. Yazarların bu tutum ve görüşlerinin Mehmed Âkif Ersoy’un neden vatanını terk ettiği sorusunun da cevabı niteliğinde olduğu düşünülebilir.

Hasan Basri Çantay, Âkifnâme’de Mehmed Âkif’le ilgili değerlendirmeler yapan bazı yazarların yazılarına yer vermiştir. İzmir’de yayınlanan Anadolu Gazetesindeki köşe yazısı ilginçtir. Çantay, “K.Ö” imzasını taşıyan bu yazıya kitabında yer verirken yazının bazı bölümlerine düzeltme dipnotları koymuştur. Yazıda “K.Ö”, kendisi gibi toy Türkçülerin Fikret’e zangoç diye hücum eden Mehmed Âkif’e karşı derin bir nefret duyduklarını belirtmektedir. Mehmed Âkif’e “kızgın ve öfkeli bir yobaz” gözü ile baktıklarını belirtmektedir.[22]

Aynı yazar, İstiklâl Marşı’nın şiir yönünün üstünlüğünü de inkâr etmeyerek şunları yazmaktadır: “Hakikat halde Türkçülüğün tarihinde şerefli bir yeri olan Hamdullah Suphi Büyük Millet Meclisinde İstiklâl Marşı için Âkif’in bestelediği (Hasan Basri Çantay burada, dipnotta “bestelediği” kelimesini “güftelediği” biçiminde düzeltmiştir.) şiiri heyecanla okuyor, maarif vekâleti namına tertip ettiği müsabakada birinciliği kazanmış olduğunu ilan ediyordu. Mebusların alkışları biterken koridorlarda münakaşalar başlıyordu. Türkçülerin genç unsurlarıyla ihtilâlin ateşli unsurları Hamdullah’a kızmışlardı. Fakat hakikat yenilemezdi. Hamdullah bu şiiri beğenmekte haklı idi. Âkif’le aramızda memleket ve siyaset işlerini düşünüş ve anlayışta dağlar kadar mesafe bulunmasına rağmen vatanperverliğini ve bilhassa şiirdeki üstünlüğünü inkâr etmekte sebep yoktu. Âkif İstiklâl aşkını en çok kuvvetle terennüm etmiş bir şairdi...[23]

“K.Ö” aynı yazısında Mehmed Âkif’le ilgili yanlış bilgi ve kanaatlere de yer vermektedir. Şöyle ki: “Zafer ve kurtuluş senelerinden sonra, Âkif aramızdan kayboldu. Onun Kahire’de bir medresede[24] vazife aldığını duyduk. Ne olmuştu? Vatan için döktüğü gözyaşları yalan mıydı? Hayır, hepsi doğru idi. Âkif, inkılabın kuvvetine hızına dayanamamıştı. Daha uzun sürecek olan bu çetin yolda yorulmuşa benziyordu. Yorgun, hatta kızgın, hatta kindar olarak gözlerini bize yummuş, kulaklarını tıkamıştı. İzmir’den Mısır’a giden arkadaşlarım teessürle anlatıyorlardı: “Onu medresenin kuytu ve karanlık bir köşesinde[25] adeta itikafa çekilmiş bir halde bulduk. Hiddet ve gazap içinde bizi, Ankara’yı inkâr edip dururdu.”[26]

Bize göre “K.Ö”nün bu ifadeleri birbirinden tutarsız; iftiralarla dolu bir yalandır. Mehmed Âkif’in görev aldığı üniversite Mısır’ın en modern eğitim kurumlarından birisi olma özelliğini kuruluşundan beri devam ettirmektedir. Yazarın belirttiği, arkadaşları İzmir’den Mısır’a gitmişler de...

Mehmed Âkif’i Medresenin kuytu ve karanlık bir köşesinde bulmuşlar da.

Çok üzülmüşler de. mış, mış, mış.

Masallarda bile olmayacak “mış”lar, mişler.

Günümüzde bilinen veya bilinmeyen pek çok yazarın çilekeş yıllarında Mehmed Âkif hakkında yazıları yayımlanmıştır. Bu kalemlerin bir bölümü Âkif’i olduğu gibi; yani üstün nitelikleriyle tanıtırken bir bölümü de haksızca sataşmıştır.

Falih Rıfkı Atay’ın 20/01/1937 tarihinde Yedi Gün’de çıkan yazısında Mehmed Âkif’in fikirleri konusunda şu noktaları vurgulamaktadır:

“Âkif, şerefli ve müstakil bir millet olmamız için fikirlerinin zaferini istiyordu. Halbuki şerefli ve müstakil bir millet olmamızı, bizim fikirlerimizin zaferi temin etmiştir.”[27]

Yazılarıyla Mehmed Âkif’e karşı tepkisini her fırsatta dile getiren Nurullah ataç da Akşam Gazetesinin 6 Mart 1937 tarihli nüshasında, İstiklâl Marşı hakkında yakışıksız sözler sarf etmektedir.

“ .. İstiklâl Marşında bizim bugünkü ideallerimize uyacak, onlara hiç olmazsa bir telmih sayılacak hiçbir söz yoktur. “Lâ-kavmiyyete fi’l-İslâm” (İslamda ırkçılık yoktur.” düşüncesiyle yazıldığı için; Türk’ten, Türkiye’den bahsedemez. İçinde ezan vardır, minare vardır, imanı, müezzini, kayyımı ile bütün cemaat vardır, millet yoktur. Doğrusu bir marş değil; bir ilâhi, bir “tazarru”dur. O güfte bugünkü Türkiye’yi temsil edemez. Hani Cumhuriyetin ilk günlerinde “Osmanlı postaları” pullarını kullanıyorduk. Bittabi zaruri idi. Gördüğümüz zaman “muvakkattır” diyorduk. İstiklal Marşı da bize öyle muvakkat gözüküyor. Fakat günler, yıllar geçiyor, o pulun üzerine bir “surcharge” bile vurulmuyor. Bize şimdi ideallerimize uygun hiç olmazsa onlarla tezad teşkil etmeyecek bir marş lazım. Niçin yazılmasın? Bugünkü şairlerimiz Mehmed Âkif kadar da mı yazamazlar?[28]

Bu cümlelere “destur” dememiz gerekiyor... “destur!”

Mehmed Âkif’e yapılan küçümsemeye nasıl bir cevap verebiliriz ki. Mehmed Âkif’i küçümsemeye çalışanlar kendi küçüklüklerini mi kanıtlamaya çalıştılar, diye düşünmekten kendimizi alamıyoruz.

Ataç, yazının devamında İstiklâl marşının bestesini de beğenmediğini belirterek Onuncu Yıl Marşı’nın söyleyiş olarak daha uygun olduğu düşüncesini vurgulamaktadır.

Şükûfe Nihal de Mehmed Âkif’in yüceliğini anlayamayan talihsizlerden birisi olarak şunları yazmaktadır:[29]

Türk Arabsız yaşayamaz, kim yaşar der, delidir.

Bugünkü siyasi zaruretler içinde ancak kendi varlığına dayanarak kurtuluş yolunu bulan Türk’ün büyük idealini sezemeyerek onu “deli” diye tezyif eden bir adam.

Müslümanlıkta “anâsır” mı olurmuş? Ne gezer!

Fikr-i kavmiyyeti tel’in ediyor Peygamber.

diye bize on dört asır evvelki ihtiyaçların yarattığı rejimlerden bahseden iskolastik bir kafa... böyle bir kafanın milliyetçilikle zerre kadar ilgisi olamaz. Âkif, muayyen bir sınıfın şairi değildir. Ben onda bir halk şairi vasfını da pek göremiyorum. O ümmetçi bir adamdır, en karakteristik tarafı koyu bir din adamı oluşudur. Safahat’ı baştanbaşa karıştırınız. Her fikirde, her mevzuda hep Allah, hep Nebi, Tûrusinalar, secdeler her ızdırapta, her arzuda İlâhî diye göklere açılan bir el... insani tarafı kuvvetli. Bunu “Hasta"da,, “Küfede" “Seyfi Baba"da filan görüyoruz. Âkif'in Türk inkılabına tek bir hizmeti yoktur. O bilakis bizim kanımız pahasına yarattığımız İnkılabın eserlerini beğenmeyerek bu toprakları bırakıp gitmiştir. Başından yine bizim malımız olmadığı söylenen fesi çıkarıp yerine bir başka biçimde bir çuha parçası geçirmeyi bir din, bir ahlâk meselesi yaparak yurdunu, milletini bırakan hurafelere takılmış bir adam."

Şukûfe Nihâl, Mehmed Âkif’le ilgili değerlendirmelerine daha doğrusu sataşmalarına Onun “Hatıralar”daki şu mısralarından örnek vererek devam etmektedir:

Ne irfândır veren ahlâka yükseklik, ne vicdandır;

Fazîlet hissi insanlarda Allah korkusundandır.

Allah korkusu dediği cennet, cehennem, sırat, zebânî korkusu mudur? Bize mutlaka bir mükafat karşılığı iyi olmamızı öğreten medrese terbiyesi. (vicdan) denilen ve bize en yakın hâkimin üzerimizdeki bu yaman kudretini inkâr ediyor. Türk ocakları, Türkçülük cereyanları gençliğe yeni idealler, yeni alevler aşılarken mukadderatımızı ancak milli şuurun kuvvetlenmesine bağlı iken yazdığı yazıya bakınız:

Ben böyle bakıp durmayacaktım, dili bağlı,

İslamı uyandırmak için haykıracaktım.

Gölgelerdeki bu mısralarla Mehmed Âkif’in şairliğini sorgulama cüretini gösterebilmektedir. Mehmed Âkif’in mukaddesatçılığını, dini bütünlüğünü kınayarak Türkçülük hareketlerini Mehmed Âkif’in İslam anlayışına alternatif olarak gösteren Şukûfe Nihal gibiler, Türk milletinin Millî Mücadeleyi iman gücüyle kazandığını ya bilmiyorlar. Ya da bilmek istemiyorlar!

Hasan Basri Çantay, kitabında Mehmed Âkif’i değerlendiren değişik yazılara da yer vermektedir. Eserin 356. sayfasından bu konuyu örneklendirelim:

“Mısır’da kendisini karşılayan ve koruyan şu veya bu fert olmuştur. Deyip itiraf etmenizi çok isabetli ve fakat eksik, yine dar buldum. Hâlbuki bunun başka taraftan, başka kıymetlerle ölçülebilecek ve ayrı ayrı hepimizin yüzümüzü ilelebet kızartacak kadar acı tarafı var. Evet, Mısır’da Âkif’i şu veya bu fert korumuştur. Acıdır ki:

Arkadaş yurduma alçakları uğratma sakın

Kim bu cennet vatan uğruna olmaz ki fedâ?

diye canından daha kıymetli olduğunu anlatmaya çalıştığı sevgili yurdunda, yabancı ellerde değil; ölüm kanlı dişleriyle ömrünü kemirirken yardımına yine o veya bu fertten bir Mısırlıdan başka hanginiz koştunuz? (19.2.1937 - Balıkesir)

Mehmed Âkif’e seviyesizce sataşmaların günümüzde de olabildiğini söylememiz gerekiyor. Karabasan gibi ülkemizin üstüne çöken 28 Şubat sürecinde bu konu gündemde tutuldu. Mehmed Âkif’e yapılan hakaretler karşısında kamuoyunda ve edebiyat çevrelerinde önemli tepkiler gösterildi. D. Mehmet Doğan basında Mehmed Âkif’i mahkemelere düşme pahasına savunurken, o dönemde milletvekili olan Sayın Abdullah Gül, TBMM’de verdiği soru önergeleriyle Mehmed Âkif’i savunma yoluna gitmişlerdir.

Şunu da belirtmekte fayda var. Günümüzde de bazı zavallılar, Millî Mücadelemizin muhteşem İstiklâl Marşı’nı Onuncu Yıl Marşı ile değiştirme gafletine saçmalığına düşebilmektedirler.

Bu memlekette ne İstiklâl Marşı değişecek ne de ezan-ı Muhammedî başka bir dilde okunacaktır!

Mehmed Âkif’in Mısır’da Kaleme Aldığı Şiirler

Firavun ile Yüzyüze (1923)- Şehidler Abidesi -Hilvan 1924 / Vahdet, Hilvan - 1924-1925 / Gece - Hilvan - 1925 / Hicran - Hilvan - 1925 / Secde - Hilvan - 1925 / Hüsam Efendi Hoca - Hilvan - 1925 / Bir Ariza - Hilvan - 1929 / Bir Gece - Hilvan - 1928 / Ne Eser ne semer - Hilvan - 1930 / Derviş Ahmed - Hilvan - 1930 / Said paşa İmamı - Hilvan - 1931 / Resmim İçin - Hilvan - 1931 / Nefsi Nefsi - Hilvan - 1932 / Yaş Altmış - Hilvan - 1932 / Nevruz’a - Hilvan - 1932 / Nerdesin - Hilvan - 1932 / Tek Hakikat - Hilvan - 1933 / Hayat Arkadaşıma (yer adı verilmemiş.) / Sanatkâr - Hilvan - 1933 (Şerif Muhiddin’le ilgili.)

Safahat Dışındakiler

Safahat İçin (Mektup’ta Mahir İz’e) 1928/ Ferda Kadın (Torunu için) 1926 /Tebrik (Abbas Halim Paşa için) 1927 /Resmim için, Mahir İz’e (1929) / Tebrik (Abbas Halim Paşa’ya - Mahir İz’e göndermiş.) / Şarkın Yegâne Dahi-i San’atına -Şerif Muhyiddin’e -1930 / İkinci Mektup 1932 (Abbas halim Paşa’ya) / Viranelerin Yasçısı -Kıt’a- 1935 Antakya ziyaretinde / Resmin arkasına not: 1935 / Kendim için -Resmim İçin de denilir. 1936 / Arkamda Serilmiş Yere 1936

Yazamadıkları

Mehmed Âkif, Mısır’da şiirlerini yazmaya devam etmiş; ama D. Mehmet Doğan’ın deyimiyle “Yazmak isteyip de yazamadıkları” vardır.[30]

Mehmed Âkif’in öteden beri en büyük isteklerinden birisi İstiklal Harbi destanını yazmaktır.[31]

Haçlı Savaşları konusunda piyes, (Selahaddin Eyyubî’nin kahramanlıkları anlatılacaktı)

Kaynaklar

Abdulkadiroğlu, Abdülkerim - Nuran, (1987). Mehmet Âkif Ersoy’un Makaleleri (Sırat-ı Müstakim ve Sebilürreşad Mecmuaları’nda Çıkan), Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Ankara.

Arabacı, Caner. Bir Hicran Yarası: Mehmet Akif’in Mısır Hayatı... http://www.canerarabaci.com/makaleler_bir_ hicran_yarasi_mehmet_akifin_misir_hayati-sayfa_id-333-id-51603 Erişim tarihi: 20.12.2016

Arabacı Caner, (2004) Eşref Edib Fergan ve Sebîlürreşad Üzerine, Modern Türkiye’de Siyasî

Düşünce Cilt 6 İslâmcılık, Editör: Yasin Aktay, İletişim yayını, İstanbul, s. 96-128

Cündioğlu, Dücane, (2005), Âkif’e Dair, Kaknüs Yay. İst.

Cündioğlu, Dücane, (2000), Bir Kur’an Şâiri -Mehmet Âkif ve Kur’an Meâli-, Bîrun yayını, İstanbul.

Düzdağ M. Ertuğrul, (2002), Mehmet Âkif Hakkında Araştırmalar II, Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Vakfı Mehmet Âkif Araştırmaları Merkezi yayını, İstanbul.

Düzdağ M. Ertuğrul, (2007), Üstad Ali Ulvi Kurucu Hatıralar-1-2, Kaynak Yayınları, İzmir.

Düzdağ M. Ertuğrul, (2004), Mehmet Âkif Ersoy, Kaynak Kitaplığı, İstanbul.

Çantay, Hasan Basri, (1966), Âkifnâme, İst.

Doğrul, Ömer Rıza, (1944), Safahat, İnkılâp Kitabevi, İst.

Düzdağ M. Ertuğrul, (2015), Mehmet Akif Mısır Hayatı ve Kur’an Meali, Şule Yay. İst.

Düzdağ, M. Ertuğrul, (1996), Mehmet Âkif Ersoy, Kültür Bakanlığı, Ank.

Düzdağ, M. Ertuğrul, (1991) Safahat (Eski ve Yeni Harflerle Tenkitli Neşir), İz Yayıncılık, İst.

Eşref Edib (Fergan), (1381-1962), Mehmet Âkif Hayatı-Eserleri ve Yetmiş Muharririn Yazıları, C. I, Sebilürreşad Neşriyatı, İstanbul.

Sait Halim Paşa, (1998), Buhranlarımız ve Son Eserleri, Hazırlayan: M. Ertuğrul Düzdağ, İz Yayıncılık, İstanbul.

Şengüler İsmail Hakkı, (1992), Açıklamalı ve Lügatçeli Mehmet Âkif Külliyatı, C. 9-10, Hikmet Neşriyat, İstanbul

Kalyon, Abuzer, (2012), Mehmet Akif Ersoy’ dan Seçmeler, Akçağ Yay. Ank.

Kurnaz, Cemâl, (2006) Halkın Çağdaş Şairi, Millî Eğitim Bakanlığı, Bilim ve Aklın Aydınlığında Eğitim, Mehmet Âkif Ersoy Özel Sayısı. Ank.

Safahat, Amidi Matbaası, (Eski Harflerle) (1928) İst.

Serdengeçti, Osman Yüksel, Yeni İstanbul Gazetesi, 31 Aralık 1967.

Yetiş, Kâzım, (1995), Bir Mustarip Mehmet Âkif Ersoy, Akçağ Yay. Ank.

80 Yıl Sonra Mehmed Âkif Ersoy, 2017

[1] Yılları demek daha doğru; ama Mehmet Akif’in ülkesinde son zamanlarında gün yüzü görmediği düşüncesinden hareketle bu başlık benimsendi.

[2] Dücane Cündioğlu, Akif’e Dair, Kaknüs Yay. İst. 2005, s. 13-14

[3] Bir Ariza’yı 1 Ağustos 1929’da Hilvan’da kaleme almıştır.

[4] Safahat’ta bulunup da 1928 ve daha sonraki baskılarda çıkarılan bu iki mısra, M. Ertuğrul Düzdağ tarafından hazırlanan Safhat’ta olması gereken yere eklenmiştir. Safahat, M. Ertuğrul Düzdağ, İz Yayıncılık, İst. 1991

[5] Çantay, Akifnâme, s. 265-270

[6] El-Uksur, bugünkü adıyla Luksor (Luxor) diye bilinen şehir. Mısırlılar “El-Uksur” tabirini tercih etmektedirler. Batılıların kullandığı kelime ise Luxor’dur. Bu kent, Kahire’ye yaklaşık 600 km mesafededir. Şehir, Mısır’ın güneyinde bulunmakta; buranın özelliği Firavun dönemine ait yapılar ve kral mezarları bulunmaktadır. Bu bölgede Eski Mısır’ın tarihini yerinde görme imkânı bulunmaktadır.

[7] Sayın Ekmeleddin İhsanoğlu’nun babası İhsan Efendi, Mehmed Âkif’in Kahire’deki yakın dostlarındandır.

[8] Mustafa Sabri Efendi’nin kabri Kahire’deki Türk Şehitliği yakınındaki Gafir mezarlığındadır.

[9] M. Ertuğrul Düzdağ, Mehmet Âkif Ersoy, Kaynak Kitaplığı, İstanbul 2004, s.143-144

[10] Düzdağ, M. Ertuğrul, Üstad Ali Ulvi Kurucu Hatıralar-1-2, Kaynak Yayınları, İzmir 2007, s. 383

[11] Mehmet İhsan Efendi, DİA, c.28, s. 490-491

[12] Tırazî, Nasrullah Mübeşşir (1982-1983), Fihris el-Matbu’at el-Türkiyye el-Osmaniyye, I-IV. c. Kahire: El-Heyet el-Mısriyye el-Amma li’l-Kitab.

[13] Abuzer Kalyon, Filiz Kalyon. Mısır’daki Türkçe El Yazmaları Hakkında Görüşler . İnternational Journal Of Languages’ And Education, 3(1-10) Germany, 2015

[14] Eşref Edib (FERGAN), Mehmet Âkif Hayatı-Eserleri ve Yetmiş Muharririn Yazıları, C. I, Sebilürreşad Neşriyatı, İstanbul 1962, s. 244

[15] Eşref Edip, a.g.e. 222

[16] Hasan Basri Çantay, age. s. 200 (Bize göre dört gün ifadesinde bir yanlışlık var gibi.)

[17] Düzdağ, M. Ertuğrul, Üstad Ali Ulvi Kurucu Hatıralar-1-2, Kaynak Yayınları, İzmir 2007, s. 377-378

[18]   Eşref Edip, a.g.e. 220

[19]   Eşref Edip, a.g.e. 248

[20] Çantay, a.g.e. s. 332

[21] İsmail Hakkı Şengüler, bu bilgileri kamuoyuna açıklamıştı. Durumun böyle olup olmadığı tarafımızdan sayın Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu’na tekrar sorularak netleştirildi. (27.12.2016 tarihinde) Olaylara şahit olan İsmail Hakkı Şengüler, “Bu işi aceleye getiriyoruz, kendimize biraz düşünme hakkı tanısak” gibi bir laf etmeye kalksa da büyükleri olan ve sözü geçen İbrahim Sabri Bey’in acele ve panikle iki metni de yakmak istediğini ve bunu hep beraber yaptıklarını belirtiyor. Türkiye’de 1960 askeri darbesinin gerçekleşmesinden dolayı din reformlarının geri geleceği endişesinin bu psikolojiyi yarattığı düşünülebilir. İsmail Hakkı Şengüler bu olaydan dolayı üzüntülerini dile getirmiş, bir gün piyasaya para gayesiyle çıkacak sahte mealler endişesiyle bu olayı açıkladığını belirtmiştir.

[22] Çantay, a.g.e. s. 343

[23] Çantay, a.g.e. s. 343

[24] Çantay’ın düzeltme notu, “Akif’in vazife aldığı müessese medrese değil; üniversitedir.

[25] Çantay’ın düzeltme notu, “Yanlış olacak.” Kesinlikle yanlış buluyoruz. Mehmet Akif’in görev aldığı yer Cami’atü’l- Mısriyye’dir. Bu da bugünkü Kahire Üniversitesinin o zamanki adıdır.

[26] Çantay, a.g.e. s. 344

[27] Çantay, a.g.e. s. 360-61

[28] Çantay, a.g.e. s. 364

[29] Çantay, a.g.e. s. 376-380

[30] D. Mehmet Doğan, Şairin Mısır’daki Gölgesi, Mehmet Akif Ersoy Bilgi Şöleni 6, Bildirileri, Ankara: Mart 2014, s. 43

[31] Hasan Basri Çantay, Akifnâme, s. 331

Bu haber toplam 177 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim