Bin yıllar boyunca sözlü gelenekte aktarılagelen ve böylece bir milleti inşa eden efsaneleri, destanları yani kökleri gündeme taşımıştı. Eğitimin esaslarından biri olması lazım gelen, kökleri oluşturan bu metinler bırakınız eğitimi, edebiyatı, sanatı, güncel hayatta da çoktan unutulup gitmiştir. Ne müfredatta anlamlı bir yeri vardır köklerin ne medyada. Köksüz bir millet gibi yaşayışımıza uygun düşüyor aslında bu durum.
Kimileri bu durumu Türklerin müslümanlığı benimsemesiyle ilişkilendirerek ciddi bir haksızlık ve cehalet örneği ortaya koymaktadır. Oysa Kur’an-ı Kerim’de öğretilen zaman ve tarih anlayışı bakımından geçmişe bakıldığında, yaratıcıyla, tek Tanrıyla ve elçileriyle ilişkisiz bir zaman diliminden ve topluluktan bahsedebilmek oldukça güçtür. Her kavme elçi gelmiştir ve yine Kur’an-ı Kerim’in açıkladığı üzere ilk insandan ve ilk peygamberden bu yana da elçilerin hepsi İslam’a çağırmıştır. Buna göre yeryüzünün herhangi bir yerindeki akıl ve bilinç sahibi her topluluğun peygamberi olmuştur ve ezelden bu yana tek Tanrı inancı söz konusudur. Bununla birlikte burada farklı coğrafyalarda ve farklı zaman dilimlerinde yaşamış toplulukların inanışları hakkında bir aynılıktan bahsedilmediği vurgulanmalıdır.
Türlü topluluklarda ve türlü zamanlarda olabildiğince farklı inanışlar, hayat tarzları, yaratılışla ve insanla ilgili anlatışlar ortaya çıkmıştır. Burada önemli olan şey bu tezahürün yeri ve zamanına bağlı çeşitlilikten kaynaklanan farklılıklar değil tezahüre kaynaklık eden özdür. Kaldı ki sembolik bir dille insana “bilmediğini” anlatan, başka türlü asla bilemeyeceği ve kavrayamayacağı, künhüne vakıf olamayacağı hakikatleri öğreten efsaneler, destanlar, mitolojik öyküler ve kutsal yazılar, kelimelerinin ardındaki ortak hikayelerle bu özü hakkıyla yansıtmaktadır.
Bir aileye, boya, buduna, ulusa ya da millete mensup olmak, binlerce yıl boyunca işlene işlene oluşmuş bir kültür ikliminin parçası olmak reddedilmesi ya da aşılması gereken bir yük değil aksine Tanrı vergisi bir zenginliktir. Yine Kur’an-ı Kerim’de açıklandığı üzere insanların kabileler, topluluklar halinde var edilmesi birbirlerini tanısınlar, bilsinler diyedir. Her topluluğun ayırdedici özellikleri bu tanışmaya rehberlik edecektir. Bununla birlikte bu tanıma sürecinin temel basamağı ise kendini tanımak olacaktır, bir topluluğun, bir ulusun ya da kabilenin mensubu olarak kendini. Tanrı vergisi hazine buradadır.
Neyse ki unutuşumuzun büyüklüğüne rağmen Anadolu’da yaşayan insanların irfanında ve hayatında köklerin, giderek soluklaşmış, asıl anlam ve işlevleri unutulmuş olsa da bir şekilde varlığını koruyan izleri henüz mevcuttur. En basit örnekleriyle ateşe saygısızlık etmek ayıp biliniyorsa, kapının eşiğinde durmak hoş karşılanmıyorsa, şeytana kör şeytan deniliyorsa, gece tırnak kesilmiyorsa… bunlar köklerin, zayıf da olsa köz halinde yaşadığını gösterir. Bu tür şeyler günümüz için biraz tuhaf, biraz hurafe, anlamsız görünüyorsa bunun yegane sebebi almış olduğumuz toplumsal evrimci ve ilerlemeci eğitimdir. Kendi dinimizi de bu pencereden anlamaya başladığımızın farkında bile değiliz. Bu yanılgıları bir kenara bırakarak kökleri hatırlama, yeniden anlama ve tabir etme ödevimizi yerine getirmeliyiz.
Devamı: https://www.maarifinsesi.com/egitim-baglaminda-altay-yaratilis-destani-ulgenin-erliki-terbiyesi/































Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.