• İstanbul 15 °C
  • Ankara 11 °C

Doç. Dr. Cengiz Karataş: Mehmed Âkif ve Mefkûrecilik

Doç. Dr. Cengiz Karataş: Mehmed Âkif ve Mefkûrecilik
Mehmed Âkif eksenli olarak mefkûre kavramını ele alacağımız bu çalışmada öncelikle kavramsal açıdan “mefkûre” üzerinde durmak gerektiği kanaatindeyim.

Büyük ülkü, büyük hedef, kızıl elma, büyük ideal, yüce erek vb. kavramlarla adlandırabileceğimiz mefkûre kavramı temel olarak “metafizik mefkûre” ve “epistemolojik mefkûre” olarak ikiye ayırır.1 Bizim daha ziyade üzerinde durmak istediğimiz ideal gerçekliğe sezgisel yolla ulaşmayı hedefleyen metafizik mefkûredir. Zira söz konusu Mehmed Âkif olduğunda mefkûre kavramı metafizik yönüyle tebellür eder. Mefkûre kavramını kavramsal anlamda Ziya Gökalp’ın “Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak”[1] [2] adlı eserinden hareketle ele alacağız. Gökalp mefkûrelerin oluşum sürecini döllenme (ilhak) ve şekillenme (taazzi) olmak üzere iki devreye ayırır. Bunlardan birincisi döllenme (ilhak): âni; ikincisi ise şekillenme(taazzi): zamani(süreçsel) bir hadisedir. Aynı bir tohumun döllenip dallanıp budaklanması gibi bir sanatçı da aynı süreçten geçer. Eğer bir sanatçı ilkah yani döllenme sürecini geçmişse er veya geç mefkûrevî sanat eseri vücuda gelir. Milletler de aynı bir tohumun veya bir sanatçının doğum sancıları gibi evreler geçirirler. Bu bağlamda Gökalp’a göre milletlerin de ilkah (döllenme) ve taazzi (şekillenme) evreleri vardır. Milleti vücuda getiren fertleri tetikleyerek mefkûrelerin doğmasını sağlayan buhran anları veya büyük felaketlerdir. Böyle anlarda bireylerde zaten zımni olarak var olan milli şahsiyet buhranlar tarafından tetiklenerek aleni hâle gelir. Bu süreçte bireyler artık kendiliklerinden soyutlanarak birer millet ve vatan mistiği hâline gelirler. Artık birey ve millet için serdengeçtilik dönemi başlamış demektir. Bu süreci Gökalp şöyle izah eder:

“Buhranlı zamanlar, mefkûrelerin hilkat günleridir. Mefkûreler, millî felaketlerin kalpleri birleştirerek umumî bir kalp yarattığı hengâmlarda, bu müttehit kalpten doğar; sonra taazi devresinde tedricen dal budak atarak çiçekler ve yeni müesseseler meydana getirir.”[3]

Buhran anlarının mefkûreleri doğurmasına, Cermenlik mefkûresinin Almanya’nın Napolyon ordusu tarafından yenilgiye uğratılmasından sonra doğmasını örnek verir. Bu öyle bir andır ki bizdeki Tevfik Fikret gibi milletim nev-i beşer; vatanım rûy-ı zemin diyen filozof Fichte bile o buhran anında mefkûrevî bir şahsiyet hâline gelerek en ileri derecede Cermen olduğunu his ve ilan etmiştir.

Japonluk mefkûresinin doğuşu yine Japonya’nın Avrupa ve Amerika tarafından kuşatıldığı ve baskı altına alındığı döneme rastlar. Yine buna benzer şekilde Fransızlardaki mefkûrenin doğuşu İngilizlerin Fransa’yı istila etmesiyle doğmuştur. Böyle durumlarda millette artık kendi kendinin kurtarıcısı olma ruhu doğmuştur. Her birey artık birer kahramandır:

“Bir millet tehlikede kaldığı vakit, onu fertler kurtarmaz; bizzat millet kendi kendinin kurtarıcısı olur. O dakikada fertlerin fevkannâsût bir ruh ile müsahar olduğunu, ferdi iradeler sükut ederek umumi bir iradenin bütün vicdanlarda “nef-i mütekellim-i vahde” kesildiğini görürüz. Millet, fertle rine semavî yahut içtimai bir mefkûre suretinde te celli ederek onları mev’ut bir muzafferiyete, mübeşşir bir cennete davet eder. Hodkâmlardan can-sipâr mücahitler, korkaklardan tehlike-cû kahramanlar yapar; gabilere zekâr, tenbellere faaliyet, lâkayıtla ra gayretkeşlik verir.

Felâket ve buhran devri geçtikten sonra ruhlarda talû’, etmiş olan bu mefkûre güneşi artık sönmez. O, milletin bütün faaliyetlerini derûnî bir zenberek suretinde müstemirren tahrikle devam eder.”[4]

Gökalp’a göre büyeyz (tohum taslağı), şekillenip tekâmül için elzem olan hayati hamleyi hücre döllenmesinden aldığı gibi milletleri teşkil eden müesseseler de inkişafları için gerekli olan saik (itki-impulse)’i mefkûrelerden alırlar. Mefkûreler milletlerin harsının ve medeniyetinin teşekkülü için vazgeçilmezdir. Geleceğin inşası için elimizde aletler olmadığı gibi geçmişin ihyası, geleceğin inşası için manevi unsur olarak mefkûreler vardır. Yaratıcı mefkûresini kazanmış milletler artık sadece aydınlığa doğru yürürler. Yaratıcı mefkûre, milletleri daima daha iyiye ve güzele doğru harekete geçiren bir unsur (itki-impulse) olarak karşımıza çıkar. Mefkûresiz milletlerin ölümü zaruridir. Mefkûre sahibi milletler siyaseten ölseler dahi diriliş (ba’sü-ba’delmevt) ile müjdelenmişlerdir. Bu bağlamda Gökalp’a göre yaratıcı mefkûreye sahip olan milletler ve devletler artık ölümsüz(lâyemut)lerdir. Mefkûreli milletleri güçlü kılan en önemli özellik irade sahibi olmalarıdır. Mefkûresiz milletlerin bireylerinde irade bulunmaz. İradesiz bireylerden oluşan devletler, rekabetin en üst düzeyde olduğu günümüz muvazenesinde başarılı olamazlar. [5]

Mefkûre bir milletin ortak değerler etrafında birleşmesiyle vücuda gelmiş yaratıcı bir hamledir. Malûmdur ki güneş ışığı bir merceğin odak noktasında yoğunlaşmadan yakıcılık özelliğini kazanamaz.[6] İşte milletler de bunun gibi ortak değerler etrafında vecd hâlinde bir odak noktası vücuda getiremezlerse milletin mefkûresi zayıf demektir ve o yaratıcı ve ileriye itici hamleyi ortaya çıkaramazlar. Böyle milletlerin ve devletlerin geleceği karanlıktır ve daima “Zulmetten Nura”[7] doğru götürecek bir mefkûreye ihtiyaçları vardır. Mefkûreyi uzun uzadıya açıklayan Ziya Gökalp son söz yerine şöyle demektedir:

“Mefkûreye hayal, gaye, emel, dilek diyenler var. Yukarıdaki izahlardan anlaşıldığı üzere mefkûre, bir millet tarafından mazide büyük bir buhran zamanında hakikaten yaşanmış ruhî bir halet, zihni bir mevcudiyettir; ne yaşanmış bir hayal, ne de istikbalde yaşatacak bir gayedir.

Mefkûre, hâlin mürebbisi ve istikbâlin hâlikî olmakla beraber mazinin bir şe’niyetidir.

Milletin mazisinden gelip onu istikbaline doğru iten fikri bir hamlesidir.”[8]

Ziya Gökalp’ın fikirdaşı sayabileceğimiz Ömer Seyfettin de milletlerin mefkûre sahibi olmalarının önemine değinir. Mefkûrelerin insanî esaslara, hayatın hakikatine ne kadar uyup uymadığını muhakeme etmemiz gerektiğini belirtir. Doğal mefkûrelerle, hastalıklı ve yapay mefkûrelerin birbiriyle karıştırılmaması gerektiğini vurgular.

Bu bağlamda mefkûre kelimesinin kavramlaşması açısından hem Ziya Gökalp’ın hem de Ömer Seyfettin’in fikirleri büyük önem arzetmektedir. Bu şahsiyetler hem fikrî hem de fiili olarak bireyler topluluğundan milletlerin oluşum süreci ve toprağın vatan hâline gelişi bakımından millî ve manevî değerler bütününden hasıl olmuş, milletler için aydınlık bir istikbale kapı aralayan mefkûrelere özel değer vermişlerdir. Kısaca oluşum sürecinden bahsettiğimiz mefkûrelerin milletlerin inşasındaki önemini kavramış ve bunu hem fikrî hem de fiili sahada gaye edinmiş önemli şahsiyetlerden biri de şüphesiz İstiklâl Marşı şairimiz Mehmed Âkif Ersoy’dur. Mehmed Âkif’in hayatı başlı başına bir mefkûrenin uygulamasından ibarettir. Mehmed Âkif, bir toplumun inşaası ve tekâmülü için gerekli ne kadar husus varsa hepsini hayatında hem fikri hem de fiili ölçekte gaye edinmiştir.

Mehmed Âkif’in Safahat başta olmak üzere eserlerinin bütününde ana çerçeve olarak yer alan kavramsal iki mefkûreden biri İslam diğeri ise Türklüktür. Mehmed Âkif’in İslâm fikrinden hiç kimsenin tereddüdü yoktur. Buna karşın bazen Türklük konusunda kendisinin milliyet bağı ve aidiyet noktasında zayıf olduğunu iddia edenleri görebilmekteyiz. Bu tarz iddiada bulunanların temel dayanak noktası Mehmed Âkif’in Safahat ve diğer eserlerinde hemen hemen hiç Türk Kelimesini kullanmamış olması delil olarak gösterilmeye çalışılıyor.

Mehmed Âkif eserlerinde Türk kelimesini hiç kullanmamış değildir. Örneğin “Ordunun Duası” adlı şiirinde:

"Türk eriyiz, silsilemiz kahraman...

Müslümannız Hakk’a tapan Müslüman.

Putları Allah tanıyanlar, aman,

Mescidimin boynuna çan asmasın”[9]

mısraları bile başlı başına Mehmed Âkif’teki Türk-İslam mefkûresini çok açık bir şekilde ortaya koymaya kâfidir. Yine İstiklâl Marşı’nda geçen bir mısra olan "Ebediyyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl” ifadesinde kastedilen hangi millettir! Çok açıktır ki burada kastedilen de Türk Milleti’dir. Bu tarz örnekleri çoğaltabiliriz. Bu vesileyle Mehmed Âkif’in Türk kelimesini pek kullanmamasından hareketle Mehmed Âkif’teki Türk milletine mensup olma hissiyatını zayıf göstermeye çalışanların sanattan hiç anlamadığını da iddia edebiliriz. Çünkü sanat eseri bir kavramı doğrudan vermek yerine onu işaret etmeyi veya gösterme metodunu (tasvir-betimleme-imgelem) tercih eder. Mehmed Âkif Türk ve İslâm kavramlarını hiç kullanmamış olsaydı bile eserlerinin bütününden yine anahtar kavram olarak sadece Türklük ve İslâmlık vurgusu çıkardı. Bu bağlamda Mehmed Âkif’in İslâmî hassasiyetinde olduğu gibi Türklük hassasiyetini ve Türk milletine olan aidiyet duygusunu da sinekten yağ çıkarmaya çalışırcasına tartışmaya çalışmak abesle iştigalden başka bir şey değildir. Mehmed Âkif’te milliyetçilik ve inanç çizgisi hakkında İslamcı gelenekten yetişenlerin de ciddiye alacağını düşündüğümüz Nurettin Topçu’nun Mehmed Âkif’in ideailizmini sorguladığı “Mehmed Âkif”[10] [11] adlı eserini de referans gösterebiliriz. Nurettin Topçu bu eserinde başlı başına Mehmed Âkif’in idealizmini sorgular. Ona göre “Roman ve hikâyede güzel işelnmiş macera, şiirde maharetle kullanılmış edebi sanatlar ve uslûp hünerleri büyük sanat eserleri yaratmaya yeterli değildir. Bunun için gayesi sonsuzlukta olan bir idealin eserde barınması ve yaşatılması şarttır.”11 İşte Mehmed Âkif’te gayesi sonsuzlukta olan bir idealin eserlerinde barındırıldığını ve yaşatıldığını çok açık bir şekilde görürüz. Âkif’te Cemil Meriç’in ifadesiyle bir münevverde olması gereken “...uyanık bir şuur, tetikte bir dikkat ve hakikatin bütününü kucaklamaya çalışan bir tecessüs.”[12] en müşahhas bir şekilde kendini gösterir. Bu bağlamda, Mehmed Âkif’in mefkûreci kişiliğine tematik örnekler olarak başlıca şunlar gösterebilir:

  1. Ayrılıkçılığın karşısında milli birlik ve beraberliği telkin etmesi:

Osmanlı Devleti’nde yaşayan gayrimüslim ve Müslüman unsurların ayrılma istekleri karşısındaki Âkif’in duygu ve düşünceleri bu husustaki en güzel örneklerdir. Kendisi Arnavut kökenli olmasına rağmen Arnavutların Osmanlı Devleti’nden ayrılma girişimlerini bile çok açık bir şekilde doğru bulmadığını ifade etmesi ve sürekli herkesi birlik ve beraberliğe davet ederek “tefrika”yı kesin bir dille reddiyesi onun mefkûreci karakterinin bir yansımasıdır:

“Arnavutluk” ne demek? Var mı Şerîat’te yeri?

Küfr olur, başka değil, kavmini sürmek ileri.

Arabın Türke; Lâzın Çerkese, yâhud Kürde;

Acemin Çinliye rüçhânı mı varmış? Nerde!

Müslümanlık’ta “anâsır” mı olurmuş? Ne gezer!

Fikr-i kavmiyyeti tel’în ediyor Peygamber.

En büyük düşmanıdır rûh-i Nebî tefrikanın;

Adı batsın onu İslam’a sokan kaltabanın!”

Şu senin akıbetin bin bu kadar yıl evvel,

Sana söylenmiş iken doğru mudur şimdi cedel?”[13]

mısralarında da görüldüğü üzere kavmiyete dayalı ayrılıkçılığı kesin olarak reddeder. Yine Mehmed Âkif yakın arkadaşlarından Babanzade Ahmet Naim’in de “İslam’da dava-yı kavmiyet.”[14] adlı müstakil bir makalesi vardır. Ahmet Naim bu eserinde kavmiyete(ırkçılığa) dayalı tefrika(ayrımcılık)’yı İslamî olarak temellendirmek kaydıyla kesin olarak reddeder.

  1. Mehmed Âkif’in “ataletin(tembellik)” karşısına “sa’y(çalışma)”ı koyması:

“Bekayı hak tanıyan, sa’yi bir vazife bilir;

Çalış çalış ki beka sa’y olursa hakkedilir.”

  1. Eğitimde ahlâka özel bir önem vermesi:

“Çünkü milletlerin ikbâli için, evlâdım,

Ma’rifet, bir de fazilet... İki kudret lâzım.”[15]

  1. İlahî adalete inancı ve teslimiyeti:

“Hangi ma’sûmun olur hûnu bu dünyâda heder?

Yoksa kânûn-i ilâhîyi de yırtar mı beşer?”[16]

  1. Ümitsizliğe karşı ümidi telkin etmesi:

Ye’se hiç düşmeyecek zerrece îmânı olan;

Sâde siz derdi bulun, sonra kolaydır derman.”[17]

  1. Vatan sevgisini ve aidiyet duygusunu en üst düzeyde tutması:

Ey sevdiğimin sevimli yurdu,

Hâlin bana şimdi pek dokundu!”[18]

“Eyvah, ıssız diyâr-ı dilber...

Her hatvesi bir mezâr-ı muğber!”[19]

  1. Kökü mazide olan âti oluşu:

“Bir zamanlar biz de millet, hem nasıl milletmişiz:

Gelmişiz dünyâya milliyyet nedir öğretmişiz!

Kapkaranlıkken bütün âfâkı insâniyyetin,

Nûr olup fışkırmışız tâ sinesinden zulmetin;”[20]

Tüm bu ve benzeri birçok örnekten de iz sürülebileceği üzere "...dinî irade ile milli irade hiçbir kitapta ve hiçbir dimağda görülmemiş şekilde bu eserde(Safahat) birleştirilmiştir. O zamana kadar milliyetçi denince dine karşı ve yabancı olan kişi; dinci ve Müslüman deyince de, milliyetçiliği tanımayan insan akla gelirdi. Milliyetçi, ırkçı yani kemikçi idi. Dinci ise, hurafeci ve vatansız varlıktı. Ruhlarımızı aynı zamanda bir hezeyan teşkil eden bu safsatadan kurtaran Mehmed Âkif’tir. Türk’ün Müslümanlıktan, milliyetçiliğimizin İslam’dan ayrılamayacağını bize öğreten o oldu.”[21] Merhum Nurettin Topçu’nun da en müşahhas ifadelerle vurguladığı gibi Mehmed Âkif Ersoy Türk- İslâm mefkûresini en derunî şekilde yaşamış ve eserlerinde işlemiş mefkûreci bir şahsiyettir. Mehmed Âkif’i anlamak adanmış ruhları, mefkûreci şahsiyetleri ve serdengeçtileri anlamak ve kıymetlerini bilmek demektir. Serdengeçtilik konumuna yükselmekse artık bir millet ve vatan mistiği seviyesine ulaşmak demektir. Bu bağlamda inanıyoruz ki adanmış ruhlar, ölseler de milletlerinin ruhlarında ve hafızalarında daima diridirler. İşte Mehmed Âkif de mefkûreci bir şahsiyet ve rol-model olarak Türk milletinin hissiyatında ve hafızasında daima aziz hatıralarıyla ebediyen yaşayacaktır. Bu vesileyle “Hakk’ın Sesleri”nin sesi olan İstiklâl Marşı şairimizi bir kez daha rahmet ve minnetle anıyoruz.

Kaynaklar

Ahmed Naim, “İslâm’da Dava-yı Kavmiyet”, Sebilü’r-reşad, XII/293, s. 114-128.

Mehmet Âkif(Ersoy), Safahat ( Hazırlayan A. Vahap Akbaş), Beyan yayınları, İstanbul 2007.

Mehmet Şemsettin(Günaltay), Zulmetten Nura( Bunalım Çağından İslâm’ın Aydınlığına), Marifet yayınları, İstanbul 1998.

Meriç, Cemil, Bu Ülke, İstanbul 2005.

Topçu, Nurettin, Mehmet Âkif, Hareket Yayınları, İstanbul 1970.

Ziya Gökalp, Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1976.

80 Yıl Sonra Mehmed Âkif Ersoy, 2017

[2]      Ziya Gökalp, Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1976.

[3]      a.g.e, s.63.

[4]      Ziya Gökalp, Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1976, s.64-65.

[5]      a.g.e, s.65-66.

[6]      a.g.e, s.87

[7] Mehmet Âkif’in yakın arkadaşı Şemsettin Günaltay’ın Mehmet Âkif’in fikirleriyle paralellik gösteren meşhur eseri. ( Bkz. : Günaltay, Mehmet Şemsettin, Zulmetten Nura( Bunalım Çağından İslâm’ın Aydınlığına), Marifet yayınları, İstanbul 1998)

[8] Ziya Gökalp, Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1976, s.69.

[9] Mehmet Âkif(Ersoy), Safahat ( hazırlayan A. Vahap Akbaş), Beyan yayınları, İstanbul 2007, s. 1068.

[10] Nurettin Topçu, Mehmet Âkif, Hareket Yayınları, İstanbul 1970.

[11]   a.g.e, s. 49.

[12] Cemil Meriç, Bu Ülke, İstanbul 2005, s.54.

[13] Mehmet Âkif(Ersoy), Safahat ( hazırlayan A. Vahap Akbaş), Beyan yayınları, İstanbul 2007, s. 402.

[14]    Ahmed Naim, “İslâm’da Dava-yı Kavmiyet”, Sebilü’r-reşad, XII/293, s. 114-128.

[15] Mehmet Âkif(Ersoy), Safahat ( hazırlayan A. Vahap Akbaş), Beyan yayınları, İstanbul 2007, s. 862.

[16]     a.g.e. , s. 326.

[17]     a.g.e. , s. 364.

[18]     a.g.e. , s. 210.

[19]     a.g.e. , s. 208.

[20]     a.g.e. , s. 418.

[21]    Nurettin Topçu, Mehmet Âkif, Hareket Yayınları, İstanbul 1970, s.54.

Bu haber toplam 145 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim