Doç. Dr. Muhammed Enes Kala: Kültürden Bilgiye Dilin Tezahürü

Doç. Dr. Muhammed Enes Kala: Kültürden Bilgiye Dilin Tezahürü
-Necati Öner• Fikriyatından Hareketle Çözümleme Denemesi-

Yaşam ve hayat kavramları birbirinin müradifi olmanın ötesinde mütemmimlik ilişkisine sahip görünür. Hayvanların yaşadığı, insanlarınsa hem yaşadığı hem de bir hayatı idame ettirdiği ifade edilebilir. Fizyo-biyolojik tabiatı itibarıyla hayvanlarla belli açılardan ortaklık gösteren beşerin dünyasının, yaşamak noktainazarından hayvanlardan pek farkının olmadığı anlaşılır. Ancak, insan, beşeriyetinin üzerinde inşa ettiği ve hayat sürdüğü manevi dünyasıyla yeryüzündeki canlılardan farklılaşır. İnsanın zikrettiğimiz manevi dünyası tüm boyutlarıyla karşımıza “kültür” olarak çıkar. Kültür sahasının var olması ise akıl, inanç, irade ve duygu sahibi bir varlığı şart koşar. O halde, kültür dünyasını inşa ederek, kendisine hazır olarak verilen varlık sahasının üstüne çıkmayı başaran insanoğlunun söz konusu yetkinliğinin ona aynı zamanda yaşamın üstüne bir hayat küresi oluşturma imkanı verdiğini iddia edebiliriz. İnsanın, kurduğu kültür dünyası ne kadar güçlü ve nitelikliyse hayatının o denli güçlü olduğunu, söz konusu kültür alanının, fizik ve metafizik boyutlarıyla teçhiz edilmesi ne kadar bütünlüklü ise insanın hayatının o denli sağlam ve tam olduğunu ileri sürebiliriz.

            Hayat kürenin varlık nedeni olarak gördüğümüz kültürün insani faaliyetlerin tamamına tekabül ettiği bu noktada belirtilebilir. Akıl, irade, inanç ve duygu varlığı olan insan, tüm bu yetilerini işe koşmakla kültür sahasını, insanlığın mirası olarak var eder. Kültürü var etmesiyle diğer canlılardan kendisini ayırır. Kültür o halde, insanın zikrettiğimiz yetilerin hepsini işe dahil etmek suretiyle varolanlar hakkında, hangi yolla olursa olsun, edindiği bilgiler ve bu bilgilere istinaden ortaya koyduğu eser ve davranışlardan ibarettir.[1] Tüm söylediklerimizden çıkan bir hususu yeniden zikredebiliriz, kültürün temel yapı taşı bilgidir. Kültürü doğrudan bilgiyle ilişkilendiren Necati Öner, bilginin mümkün tüm türlerini kültürün unsurları olarak zikreder. Buna göre, bilgi, sadece bilime indirgenecek naif bir yapıya sahip değildir. Bilimle beraber, dini bilgi, felsefi bilgi, sanat bilgisi, günlük ve okkult bilgi gibi bilgi türlerinden de bahsedebileceğimizi, kültür alanında tüm bu bilgi türlerinin rakip değil ama refik olarak bulunduğunu vurgular.[2]

Kültürün bilgiyle oldukça yakın şekilde ilişkilendirilmesi, kültür sorunlarının bilgi sorunları olarak da ele alınmaya muhtaç olduğunu gösterir. Bilgiyi, Öner,  en genel şekilde, varolanın tanınması ve bilinenin bilendeki aksi olarak anlar. Dolayısıyla bilginin varolan şey hakkında verilen hüküm olduğu da ileri sürülebilir.[3] Hükümlerin, kavramlarla kavramların ise kelimelerle ilişkisi bizi doğrudan bilgi sorununun eşiğine götürür. Kelimeyi kavramın bedeni, kavramı ise kelimenin ruhu olarak görürsek, kelime ve kavramın ne ölçüde birbirine bağlı olduğu da açığa çıkmış olur.  

Öner, kavramın felsefi ve bilimsel düşünce için çok mühim olduğuna özellikle değinir. Ona göre kavramlar temsil ettikleri varolanların özelliklerini taşırlar. Maddi varolanlara delalet eden kavramlara müşahhas, manevi varolanlara delalet eden kavramlara mücerret kavramlar denir. Kavram zihin dışında gerçekliği bulunan bir varolana delalet ediyorsa buna gerçek kavram (at, insan, ağaç gibi), eğer zihin dışında gerçekliği olmayan bir varolana delalet ediyorsa buna, gerçek olmayan kavram (anka kuşu, devler hatta roman kahramanlarının kavramları gibi) denir. Kavram, deyim yerindeyse, varolanın kütüğü olarak anlaşılır. Bu kütük ise dinamik olan, kapanmayan ve sürekli eklemeleri kabul eden cevval bir yapıyı haizdir. Hükümlerin kendileriyle meydana geldiği önermelerin içeriği kavramlarla doludur. Kavramlarsa kelimelerle taşınır, bunun yanında kişilerin bilgileri, inançları ve hissedişleriyle doldurulur ve anlamlandırılır. Varolan tanındıkça, ona nüfuz edildikçe, kavram kütüğüne kaydedilen hükümler de çoğalır, daha yetkin hale gelir. Düşünce daha da billurlaşmış olur.[4] O halde, kavramın derinliği, niteliği, kavramın çeşitliliği ve zenginliği, o kavramla oluşan önermelerin ve hükümlerin dolayısıyla bilginin kalitesini belirlemiş olur. Kavramın zenginliği ve çeşitliliği ise o kavramın bedeni olan kelimelerin zenginliği ve çeşitliliğine bağlı görünür.

Kelime ve kavram ilişkisi yanında, bir dilin tüm özselliğinin kendisine sindiği kavramın niteliğine dikkat çekmek de Öner için oldukça değerlidir. Her kavramın kendisini diğer kavramlardan ayırt edici tarafı olarak karşılık bulan seçiklik” ile kavramın nitelik açısından derinliğine işaret eden “açıklık” yönleri söz konusudur.  Kavramın seçikliği bir varolanı diğer varolandan ayıran niteliğidir. Bu nitelik, bir tür çerçeve olarak varolanın ifadesidir. “Beşer”i ‘ağaç’tan, “kalem”i, “silgi”den ayıran o kavramların seçiklikleridir. Açıklık ise kavramın içeriğidir. Kavramda değişmeyen onun “seçiklik” yönüyken, kavramın cevval kısmı “açıklık” tarafıdır. Bir kavramın seçikliği her zaman o kavramı kullanan kişilerde ortaklığa işaret eder. Açıklığı ise hem kişiden kişiye hem de zamandan zaman değişkenlik gösterebilir.[5] Kavram içeriğinin yani kavram “açıklığı”nın değişmesinin asıl sebebi varolanın bilgisini elde eden, insanın tabiatında bulunur. İnsanın bilme gücü ve bilmeye yöneliş tarzı bahis konusu değişikliğin sebebini meydana getirir. İnsanların en basit bir konuya ilişkin bilgilerinin özdeşliğinden söz etmek oldukça zordur. “Kalem” kelimesinin işaret ettiği kavramın, sadece hasbelkader kalemi kullananın zihnindeki karşılığıyla, o kalemi satan kırtasiyecinin zihnindeki karşılığı ya da o kalemi tasarlayan ve üretimini yapan bir mühendisin zihnindeki karşılığı kuşkusuz özdeş olmayacaktır. Her bilenin üzerindeki bilen silsilesi her kavramın “açıklığı” için de söz konusudur. O halde, her kavram, onun derinliğine işaret eden tarafı olan “açıklığı” nispetinde dinamik bir yapıyı haizdir ve bu aslında hiçbir kavram üzerinde son sözü söylememe erdemini de açığa çıkarır.  

Varolanın temsilinin kavramla, kavramın temsilinin ise kelime ile olduğuna değindik.  Kelime ne kadar güçlüyse kavram, kavram ne kadar güçlüyse kişinin var olanı kavrayışı da o kadar güçlü olur. Kavramların “açıklık” ve “seçikliği” ise kavramları temsil eden kelimelerde saklanır.[6]  Tam bu noktada Öner, kelimelerin kullanışlılığı ve açıklığı nispetinde zihnin de o kadar iyi işlediğini ileri sürer. Kuşkusuz kelime ve kavram kalitesi ise doğrudan kelime ve kavramın yatağı olan dille alakalıdır. Bir dilin yeni düşünceler elde etmeye elverişli olmasının imkanını ise Öner, kelimelerin doğru çağrışım yaptırabilmesinde görür. Dolayısıyla bir kelimenin doğru çağrışım yaptırabilmesinin o dile ait olmasıyla mümkün olduğunu, yabancı bir kelimenin ise ait olduğu dil gerçek anlamıyla bilinmedikçe, gerekli çağrışımı yaptırıp yaratıcı düşünmeyi sağlayamayacağını iddia eder.[7] Çağrışım konusu üzerinde Vygotsky de önemle durur. Vygotsky, kelimelerle oluşturulan genellemelerin zihinde daha önce yer etmiş bazı kavram, şekil ve algılara atıfta bulunacağını ve bununla da kelimenin zihinde bir takım bilişsel, duyuşsal süreçleri harekete geçireceğinden bahseder.[8] Görülmektedir ki, kavramdaki nitelik, o kavramı taşıyan kelimenin kapsama ve çağrıştırma hazinesinin yetkinliğinden süzülür. 

            Bilginin, bir hüküm işi olduğuna, hükümlerin ise kavramlardan müteşekkil olduğuna, bununla birlikte, kelime ve kavram ilişkisine değindik. Bilginin, yapıtaşı olan kavramı tahlil ederken, onun iki yönü olduğuna işaret etmekle birlikte sürecin bizi zaruri olarak dil-düşünce ve zihin ilişkisine getirdiğine dikkat etmek gerekir.

Zihin, insanın nazari yetisidir. İnsan için fizik ve metafizik sahalarından elde edilen verileri insani dile tercüme etmek suretiyle anlamlı kılar. Bu tercüme faaliyeti insanın dışına uzar ve yeniden başlamak üzere içeride tamamlanır. İnsan kendi dışında cereyan eden tüm olgu, olay ve varolanları düşünür ve insani dile aktardığı anda idrak eder. Bu düşünme ve idrak faaliyeti aynı zamanda dilsel bir faaliyet olduğu için doğrudan dille alakalı görünür. [9]  

İnsan, kendi dışında veya kendisine ilişkin olan her şeyden kaynaklanabilecek inanma ve duygulanma imkanını kendisinde taşır. Düşünme, idrak etme, duygulanma ve inanma edimlerinin gerçekleşmesi duyum, algı, hafıza ve hayale bağlıdır. Burada duyum, insanın dış dünyasına ilişkin onun beş duyusunun kapsama alanına giren varolanlardan elde edilen verileri toplayıp insanın iç dünyasına sunan yetisine, algılama ise bunları imge ve tasavvurlara dönüştüren yetisine tekabül eder. Yine hafıza, insanın dışsal dünyasından içsel dünyasına taşınanları saklamayı ve hatırlamayı insana kolay kılarken, hayal ise insanı gerçekleşmeyen, gerçekleşebilecek veya gerçekleşmeyecek olana dair ön tasavvurları sunan yetisini seslendirir. Tüm bu etkinlikler esasında zihnin işleyişine işaret eder. Zihnin işleyişinin gerçekleştirilme imkanı ise bu zeminde dile bağlı görünür. Şöyle ki, zihnin yapısı ve işleyişinin merkezinde görünen dil, tüm zihinsel süreci düzenleyen, anlamlandıran, muhafaza eden ve dışarıya aktaran bütüncül ve canlı yapıyı bize sunar.  Zihnin işleyişinde söz konusu yetileri harekete geçiren, onların ilişkilerini düzenleyen, bu güçleri dışarıda tezahür ettiren, yatay ve dikey çerçevede muhafaza eden amil güç dildir. Düşünceyi, duyumu, duyguyu, inancı ve hayali dil üzerinden okumak ve anlamak mümkündür. Kendisine zihnin işleyişinde yer alan edim ve unsurlardan birisinin sirayet etmediği bir dil bulunmaz.[10] O halde zihni yapının ve işleyişin fenomenolojisini dil üzerinden anlamlandırmak mümkün görülür.[11]

            İnsanın, idrak, irade, his ve hissiyat yetilerinin kendilerine ait bir ifadeyle tecessüm etmesi, öncelikle zihin, sonrasında ise dille alakalı hadise olarak okunabilir. İnsanın tüm yetileri el ele vererek birlikte kültür alanını meydana getirir. O halde, kültür bilgiyle, bilgi zihinle zihin ise dille birlikte hayat bulur ve anlaşılır.

            Dilden düşünceye karşılıklı yolların varlığından söz etmek mümkündür. Dil ve düşünce ilişkisini Yunanca logos, Arapça mantık kelimelerinin kapsamı oldukça net ifade eder. Logos hem söze hem de akla işaret eder. Mantık kavramını ise Farabi, insanların makulleri idrak edebileceği kuvvete, insan nefsinde anlayış ile hasıl olan makullere yani iç konuşmaya ve akılda olanı dile ile söylemeye işaret ettiğini belirtir.[12] Zihnin doğru işlemesi ve yetkin ürünler meydana getirmesi için iç ve dış olmak üzere iki şartı dillendirebiliriz.  İç şart, düşünmenin ilkeleri olarak karşılık bulacak olan mantıktır. Mantığa tüm insanları birleştiren sessiz dil olarak da bakmak mümkün görünür. Mantığa aykırı olan önermelerin doğru bilgiyi meydana getirmeleri düşünülemez. O halde doğru düşünmenin imkan ve yollarını bize gösteren mantığın bertaraf edilerek zihnin sağlıklı çalışmasından söz edilemez. İkinci şart ise dışsaldır ve bu şart doğrudan sözsel dille alakalıdır. Bu ikinci şartı ise sözlü mantık olarak anlayabiliriz. Sözsüz dil olan mantık ile sözlü mantık olan dil birlikte birbirinin mütemmimleri olan dil ve düşünce ilişkisini meydana getirirler. Dil ve düşüncenin sıhhati ise zihnin sıhhatini bize verir.

Söylediklerimizi tekrar edecek olursak, düşünce ve idrak, sessiz dil ve sesli mantık çerçevesinde meydana gelir ve aktarılabilir. Vygotsky, konuşmanın iki boyutundan söz açmıştır. Ona göre konuşmanın dış boyutu ve iç boyutu vardır. Dışsal boyut, kelimelerle, içsel boyut ise kavramlarla örülmüştür.[13] Bu çerçevede bizler de yukarıda sessiz dil ile sesli mantıktan bahsetmiş olduk. Bunların yanına bir de eylemlerin konuşmasını eklemek mümkün görünür. Aslına bakarsak hepsinin gayesi hakikate giden yolda anlamı yakalamak, anlamları birbiriyle ilişlendirmek, düzenlemek ve aktarmaktır. Anlam ise tüm süreçleri aslında kendisinde birleştirir. Onda duygu ve inanç kadar, hayal ve hafıza da vardır, düşünce kadar algı ve duyum da söz konusudur. O halde düşüncenin içsel düşünce olarak başladığını, sözel düşünceye dönüşüp en sonunda da kelimeler vasıtasıyla dışarıya aktarıldığını ifade edebiliriz.[14]

Tüm söylediklerimizden zihnin (sözlü ya da sözsüz) dil olmadan işleyemediği çıkmış olur. Zira zihnin işleyişinin en önemli tavırlarından birisi kuşkusuz düşünce ve idraktir. Düşünce dille yaşar, dille düzene girer. Öte taraftan düşünceden arındırılmış bir dil, hayatiyeti olmayan boş bir kalıp mesabesine düşer.  Dil ve düşünmenin varlıkları ve gelişimleri doğrudan birbirlerine bağlıdır. Dil ve düşünce ilişkisi yukarıda da üzerinde durduğumuz şekilde, kavram ve kelimelerle kendisini ele verir. Kelime bir bakarız araç, bir bakarız amaç oluverir. Bazen bir sorun, bazen de bir çözüme dönüşür. Bazen bir durum, bazen bir düşünce, bazen bir duygu, bazen bir edim olur. Düşüncemizi dile getirmek için bütün doğa yardıma çağrılır, doğru kelime bulunduğunda her şey berraklaşır. Bunun yanında acıların ve sevinçlerin de kaynağı büyük oranda onları belirleyen kelimelerdir. Acıları dindirmek, azdırmak, sevinçlere sevinç eklemek veya çıkarmak için bazen bir kelime de yetebilir.[15] Dil vasıtasıyla zihinde oluşan anlamları kavrar, kodlar ve iletebiliriz. Zihin, kavramlar arasında bağlar kurarak hükümlere ulaşır. Bunlar arasında çeşitli ilişkiler kurarak yaptığı çıkarımlarla kavramları yığın olmaktan kurtarır ve düzene sokar. Kavramlar kelimelerle ifade edildiği için bilgi de başkalarına aktarılma imkanına kavuşur. Düşünme de kavramlarla olduğu için kelimeler düşünceye yol göstermiş olur.[16]

Dil ve düşünce ilişkisi esasında çok daha derinlerde kök salmıştır. Varlık, düşünce ve dil ilişkisi kendisini bize çok esaslı şekilde hatırlatır. “Dili, varolanın evi” olrak gören Martin Heidegger, insana ilişkin kavramsallaştırdığı “Dasein”ın bulunduğu iki dünya ile bize aslında bunun ön imkanlarını göstermeye çalışır. Dasein, dünyadan bir yönüyle aşkın bir yönüyle ona bağlı bir varolan olarak, sadece dünyayı anlayan ve ona şekil veren bir varlık olmaktan ziyade ilgileriyle dünyaya yönelen, yeri geldiğinde dünya tarafından şekillenen ve varoluşan cevval bir yapıya sahiptir. Bu manada Heidegger, dünya ve insan arasında etkileşimlilik ve ilgililik ilişkisinin var olduğunu iddia eder. Dasein, önce “ilgi”siyle yöneldiği çevreyle (Umwelt), daha sonra “iletişim”iyle yöneldiği canlı bir çevre (Mitwelt) ile etkileşime girer. İlk etkileşim dünyası olan Umwelt bir bakıma Dasein dışı olmak üzere varolanları (Sein)ı kapsayan ve onun merkezinde oluşan evrendir. Burada Heidegger, iki varolandan söz açar. Bunlar, -Zuhandensein -el altında bulunanlar- ki zikrolunan kavramın karşılığı bir alet olma özelliğine ve dolayısıyla işlevselliğe sahip olmak ve bunun farkında olmak olarak belirir. Bir diğer varolan ise -Vorhandensein-, -depo halinde bulunandır-. Bu iki var olanı Heidegger, çekiç ve çekicin vurmasıyla anlatmaya çalışır. Çekiç ile karşılaşmayan insan için o, henüz işlevselliğini insana hatırlatan bir kavram olmaktan uzaktır ve depo halinde varolan olarak belirir. Ancak çekicin ne olduğunu bilen içinse o çekiç kavramı, işlevselliği kendisinde barındırdığı dahası bu işlevsellik ona yaklaşan kişi tarafından bilindiği için el altında varolan olarak karşımıza çıkar. Bir kişi için el altında varlık imkanı ne kadar çoksa ya da tabir-i diğerle, bir kişinin kelime ve kavram zenginliği ne kadar yetkinse o kişi, varolana o kadar güçlü olarak nüfuz etmiş, onu tanımış olur. Varolana vakıf olma derecesine göre ise kişi yetkin bir Dasein olma imkanına kavuşur.[17] O halde özetleyecek olursak, kişi varolanı tanımak için kelimelere ve kavramlara muhtaçtır. Ne kadar çok kelimesi ve ne kadar yetkin kavramı varsa, varolanı o kadar iyi ve yakından tanımış ve anlamış olur. Kişi varolanı tanıma yetkinliği nispetinde kendi yetkinliğini ilan etmiş olur. Tüm bunlar bir dil içerisinde, hassaten anadil içerisinde cereyan eder. O halde kişinin anadili ne kadar güçlüyse, o nispette varolanı iyi tanımış ve anlamış olurken, varolanı tanıma ve anlama derecesi kişinin kendi yetkinliğinin ön şartı olarak belirmiş olur. Meseleyi daha anlaşılır kılabilmek için anadil bahsi üzerinde biraz daha durmamız gerekir.

İnsan, kültür dünyasını inşa ederken, yapı taşı olarak kullandığı bilgisinin niteliği ölçüsünde kültürü inşa etmiş olur. Bilginin sağlamlığı ve sıhhati, bilgiyi meydana getiren kelime ve kavramın gücüne bağlı görünür. Kelime ve kavram ilişkisinin ise mantık ve dil alanlarına bizi götürdüğüne yukarıda değindik. O halde bizler tüm bu ilişkilerin hangi zemin üzerinde sağlıklı kurulabileceğine ilişkin soruyu sormalı ve bu soruya cevaplar aramalıyız. Dil görüldüğü üzere zihnin işleyişinin merkezi unsuruydu. Bununla birlikte dil, aslına bakılırsa bütüncül bir yapının en nitelikli mütemmim cüzüdür. İnsanları birbirinden ayıran “ben”ler olduğu kadar, toplumları da birbirinden ayıran, onları farklılaştıran “ben”ler söz konusudur. Bu “ben”ler farklılık ilkesi olmakla birlikte aslına bakılırsa bir rahmet işareti ve insanlık için zenginlik vesilesidir. Toplumun kendisini ayırt edici niteliklerini toplayan kurucu-bütüncül yapısı o toplumun ‘ben’ini oluşturur. Bir toplumun dili söz konusu ben”i oluşturan en önemli unsurdur.

Toplum ‘ben’i ne kadar güçlü olursa, o toplumdaki insanların zihin işleyişleri, bilgi elde etme kudretleri, dahası anlamlı ve bütünlüklü kültürü inşa etme imkanları, zihni üretimin dışarı aktarımı ve insanlığa sundukları katkıları o kadar güçlü olur. Toplumun ‘ben’i ne kadar güçlü olursa ferdi ve içtima şuur arasındaki rabıta o nispetle güçlü olur. Burada ferdi ve içtimai şuurun irtibatı ve birlikte topluma olan katkısının en canlı şahidi anadildir.[18] Dil üzerinde dururken, onun toplum “ben”ine canlı, bütüncül ve güçlü katkısına dikkat etmek gerekir.  O halde toplumdaki şuurun taşındığı anadil ile düşünme, anadille duyma, hissetme, duygulanma, ferde hayatın kıvamını ve heyecanını yaşatırken, onu toplumla ortak zeminde buluşturur.[19] Anadille düşünme faaliyeti yaratıcılığa da işaret eder. İnsanda hakim olan nazari çerçeve ana dilinin verdiği dünya görüşüdür, yabancı bir dilin dünya görüşü içineyse insan tam giremez. Bu sebeple, manzara ona hiçbir zaman tam görünmez. İnsan derin ve yaratıcı düşünmeyi ancak hayat kaynakları kendi mecrasından koparılmamış ana diliyle yapabilir.[20] Anadil ferdin “ben”i ile toplumun “ben”inin en esaslı buluşma imkanlarını sunarken, insanın topluma yabancılaşmasının panzehiri olur. Bununla birlikte toplumun “ben”inin gücü nispetinde inşa olunan ortak zihnin, o toplum için kültür imkanlarının keşf merkezi olduğunu da görmek gerekir.

Toplumların güçlü imkan ve tekliflere sahip olmasında ilim ve tefekkürün başrolü oynadığını ifade edebiliriz. Güçlü toplumlar, sahip oldukları ilim ve tefekkürün vesile olduğu gelişmiş bir teknolojiye ve üretkenliğe sahip toplumlardır. Ancak burada üst düzeyde bir ilim ve tefekkürün ise ancak zengin ve gelişmiş bir dille mümkün olduğunu görmek gerekir. Yukarıda temas edildiği üzere varolan, düşünce ve dil arasındaki yaratıcı ve canlı ilişki bu anlamda oldukça değerlidir. Kişi, sahip olduğu dilinin zenginliği oranında varolana yaklaşacak, ona nüfuz edecek ve dilinin sunduğu imkanlar manzumesi içinde düşünüp varolanı tanıyıp tanımlaya gayret edecektir. Dilin zenginliği ise kuşkusuz kelimelerin nicelik anlamında çeşitliliği ve fazlalığı, kavramların ise nitelik anlamda derinliğiyle alakalıdır. Diğer taraftan ilim ve tefekkür geliştikçe yeni kavramlar elde edilir ve bunları ifade için yeni kelimelere ihtiyaç duyulur. Yeni kelimelerin bulunması ise o dile daha yetkin ve zengin olma imkanlarını verir. Dil zenginleştikçe düşünme yetkinleşir, düşünme yetkinleştikçe varolana nüfuz etme gücü artar. Varolan ne kadar iyi tanınırsa, bu tanıyıştan tezahür eden kültür ürünleri de o nispette kalite kazanır. Kültürün yetkinliği ise son tahlilde insana bahşettiği hayatın tamlığı ve bütünlüğünü meydana getirir.

Son olarak, bir sorumluluğa işaret edelim. Bir dil yapısı itibarıyla gelişmeye uygun olur da eğer o dille ilim yapılmazsa, günlük ihtiyaçları karşılamakla yetindiği için ilkel bir seviyede kalır.  O halde anadilin ilmin ışığında geliştirip korunması ve ona layık olduğu değeri vermek milli varlığı ilgilendiren milli ve ahlaki bir görev olarak karşımıza çıkar.[21] Zira ferdin ve toplumun kaynaşma imkanını veren, toplum “ben”inin en özel ve önemli unsuru olarak görünen anadil, gücü nispetinde söz konusu kaynaşmanın harcı, insanlığa sunulan kültür unsurlarının kalitesinin yetkin sorumlusu ve farklılıkla meydana gelen zenginliğin tefrik edici yetkinliği olur. Bir anadilin kendi tarihinden, hikayesinden ve hayat mecrasından koparılmak suretiyle kadükleştirilmesi, o dile yapılabilecek en büyük zulümdür ve dahi bu zulüm Türkçemizin başına gelmiştir.

 

Kaynaklar:

Kala, M.E.,  İnsandan Değere Değerden İnsana, EskiYeni yay., Ankara, 2018.

Kala, M.E., “Zihnin Ontolojik Yapısı Ve Zihniyet Bağımlı Dilin “Ben” Ahlakı”, Felsefe Dünyası Dergisi, sayı: 69, 2019.

Öner, N., Bilginin Serüveni, Atatürk Kültür Merkezi Yay., Ankara, 2018.

Öner, N., Dil Üzerine, Divan Yay., Ankara, 2013.

Öner, N., Felsefe Yolunda Düşünceler, Akçağ Yay., Ankara, 1999.

Vendryes, Dil ve Düşünce, çev. Berke Vardar, Multilingual, İstanbul, 2001.

Vygotsky, L.,  Düşünce ve Dil, çev. Burak Erdoğdu, Roza Yay., İstanbul, 2018.

 

 

[1] Necati Öner, Bilginin Serüveni, Atatürk Kültür Merkezi Yay., Ankara, 2018, s. XV.

[2] A.g.e., s. XVI.

[3] A.g.e., s. 2.

[4] Muhammet Enes Kala, “Zihnin Ontolojik Yapısı Ve Zihniyet Bağımlı Dilin “Ben” Ahlakı”, Felsefe Dünyası Dergisi, sayı: 69, 2019, s. 179; Necati Öner, Felsefe Yolunda Düşünceler, Akçağ Yay., Ankara, 1999, s. 92.

[5] Öner, Felsefe Yolunda Düşünceler, ss. 93-94. 

[6] Kala, “Zihnin Ontolojik Yapısı Ve Zihniyet Bağımlı Dilin “Ben” Ahlakı”, s. 180.

[7] Necati Öner, Dil Üzerine, Divan Yay., Ankara, 2013, ss. 23-24.

[8] Vygotsky, Lev,  Düşünce ve Dil, çev. Burak Erdoğdu, Roza Yay., İstanbul, 2018, s. 9.

[9] Kala, a.g.m., s. 171.

[10] Kala, a.g.m., ss. 171-172; Öner, Dil Üzerine, s. 65.

[11] A.g.m., ss. 171-172.

[12] Öner, Dil Üzerine, ss. 62-66.

[13] Vygotsky, Düşünce ve Dil, s. 9.

[14] Kala, a.g.m., ss. 178-179.

[15] Vendryes, Dil ve Düşünce, çev. Berke Vardar, Multilingual, İstanbul, 2001, ss. 31-32.

[16] Kala, a.g.m., s. 178.

[17] Muhammet Enes Kala, İnsandan Değere Değerden İnsana, EskiYeni yay., Ankara, 2018, ss. 64-65.

[18] Öner, Dil Üzerine, s. 33.

[19] Kala, a.g.m., ss. 181-182.

[20] Öner, Dil Üzerine, s. 33.

[21] Kala, a.g.m., ss. 181-182.

 

TYB Akademi 29 / Mayıs 2020 / 21. Yüzyılda Türkçe

Bu haber toplam 322 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim