• İstanbul 17 °C
  • Ankara 16 °C

Doç. Dr. Muhammed Enes Kala: Prof. Dr. Ahmet Halûk Dursun Hocanın Ardından: Son Dersi!

Doç. Dr. Muhammed Enes Kala: Prof. Dr. Ahmet Halûk Dursun Hocanın Ardından: Son Dersi!
Malazgirt, Anadolu için sadece maddî fethin değil, manevî fethin de girizgâhıdır.

Malazgirt, savaş ahlâkının ve hukukunun yaşanarak gösterildiği, birlikte yaşama ahlâkının inşa edildiği yerdir. 26 Ağustos 1071 (Cuma günü) tarihinde Cuma namazı sonrasında Yüce Mevla Müslümanlara zafer ihsan etmiş, tarih ve mekân, Anadolu’nun artık tüm mazlumlar ve mağdurlar için bir sığınak olacağı müjdesini haykırmıştır.

Üzerinde yaşadığımız toprakların mayası, “tevhid”, “adalet” ve “muhabbet”le karılmıştır. Üzerinde yaşayan her canlıyı bir araya getiren bu toprakların mayası olarak da anlaşılan söz konusu kıldığımız tam da bu ulvî ilkelerdir. 26 Ağustos 1071 tarihinde İslam ümmetinin ortak derdi, tevhid, adalet ve muhabbet için cenk eden kahramanların muzaffer olabilmeleriydi. Ebu’l Feth, Sultan Alparslan, savaşa başlamak için, Kabe’nin şubeleri olan mescitlerden Cuma hutbesinin okunmasını bekledi. Hutbede tüm minberlerde gözyaşları içinde bir yakarış yankılanıyor ve bu hitap gökkubbeyi dertle sarıp sarmalıyordu.  

“Allah’ım İslâm sancağını yükselt ve İslâm’a yardım et. Sultan Alparslan’ın senden dilediği yardımı esirgeme. Ordusunu meleklerinle destekle. Niyet ve azmini hayır ve başarıyla sonuçlandır. Çünkü o senin ulu rızan için rahatını terk etti. Malı ve canıyla buyruklarına uymak amacıyla senin yoluna düştü.”

Cenk meydanı, tevhid, adalet ve muhabbetin hâdimleri olan kahramanlarını bekliyordu. Şehâdet, cennetin, zafer ise Anadolu’nun kapılarını aralayacaktı. Her ikisi de mukadder sondu. Her ikisi de Yüce Rahmân’ın rahmetiydi. Cuma namazından sonra Sultan Alparslan’ın tüm askerlerine, canları, Allah yolunda feda etmeyi müjdeleyen mütevazı bir hitabı vardı. Hangi ders, o hitaptaki özü verebilirdi ki, ya da hangi kitap, o hitapta saklı olan şuuru o kadar net yazabilirdi? Sözün gücü, duanın gücüyle birleştiğinde önce kalpleri fethederdi, etmişti.

Kumandanlarım, askerlerim! Biz ne kadar az olursak olalım, onlar ne kadar çok olurlarsa olsunlar daha fazla bekleyemeyiz. Bütün Müslümanların minberlerde bizim için dua ettikleri şu saatte kendimi düşman üzerine atmak istiyorum. Ya muzaffer olur gayeme ulaşırım ya şehit olur Cennete giderim. Beni takip etmek isteyenler arkamdan gelsin. Takip etmek istemeyenler diledikleri yere gitsinler! Bugün burada emir veren bir Sultan yok! Emredilen bir asker de yoktur! Askerlerim tek Sultan ancak Allah’tır. Bugün ben sizlerden biriyim, sizlerle birlikte savaşan bir gaziyim. Peşimden gelen ve nefslerini yüce Allah’a adayanlardan şehit olanlar Cennete, sağ kalanlar ise ganimete kavuşacaklardır. Ayrılanları ahirette ateş, dünyada rezillik beklemektedir! Ya Rabbi Seni kendime vekil yapıyor, azametin karşısında yüzümü yere sürüyor ve senin uğrunda savaşıyorum. Ey Allah’ım niyetim halistir bana yardım et. Sözlerimde hilaf varsa beni kahret”

İslam’ın kalesi olacak Anadolu’nun fethi dualarla ve Allah yolunda, tevhid, adalet ve muhabbet mücadelesiyle mümkün oldu. Bu fetih, bize, sözün gücünü; kişiliğin tevazua bürünmüş halinin etkisini; tevhid, adalet ve muhabbete samimiyetle kendisini adayanların neyi başarabileceğini tüm açıklığıyla ortaya koymuştu. Tevhide, adalete ve muhabbete hizmet etmeyen ömür neye yarardı ki? Tüm bu değerleri zatında teşahhus ettiremeyen bir şahsiyetten ne beklenebilirdi ki? Anadolu’yu ahlâkın ve hukukun göç ettiği, mazlumun ve mağdurun ürkütüldüğü, birlikte yaşama ahlâkının bozulduğu bir yer yapmak kimin işine gelirdi?

Anadolu’nun fethi, öncelikle iyilikle, güzellikle ve doğrulukla insanların kalbini fethetmekten geçmişti. İnsanların kalpleri fethedilmişti, sonra kalpleri fethedilenler Anadolu’yu fethetmişlerdi. O fetih, sadece bir toprak parçasının fethi değildi, aynı zamanda o topraklara bir ruh ve şuurun nakşedildiği manevî fetihti. Maddî vatan ancak manevî vatanla tamamlanabilirse gerçek vatan ortaya çıkar. İnsan, sadece bedeniyle değil, ruhuyla birlikte insan olur. Ruhun olmadığı yerde beden, cesettir. Ceset ise kokar ve kokuşturur. Anadolu bizim 1071 yılından itibaren gerçek manada vatanımızdır. O vatanın ruhu, tevhid, adalet ve muhabbet üzere mebnîdir. Bu değerlerin yaşatılamadığı yerde sadece maddî vatan kalır ve o vatan müstemlekeleştirilerek, çökertilebilir, çürütülebilir. Çürümeye terk edilen vatan artık bizim olmaktan çıkar, can çeker, can çektirir. Kokar ve kokuşturur. Çürümekte olanın kendisine faydası var mıdır ki başkasına faydası olsun?

Hâlbuki, Malazgirt’te bize sadece bedeniyle değil, ruhuyla bir vatan hediye edilmişti. Şimdi bize düşen onu, tüm mefkûresi ve değerleriyle muhafaza edebilmektir. Bu muhafazanın yolu, Anadolu’da yaşayan insanların gönüllerini fethedebilmek ve fethedilen gönülleri vatan sevgisine raptedebilmektir.

Tüm bunlardan aslında bir dersi vuzuha kavuşturmak için bahsettim. 19-20 Ağustos 2019 tarihleri arasında Malazgirt’te, Türkiye Yazarlar Birliği, Malazgirt Kaymakamlığı ve Malazgirt Belediyesi birlikte “IV. Tarihî Roman ve Romanda Tarih Bilgi Şöleni”ni tertip edilmişti. Bilgi şöleni ve onun özellikle Malazgirt’te yapılması Bakan Yardımcısı Sn. Prof. Dr. Ahmet Halûk Dursun Hocayı çok heyecanlandırmış ve programa iştirak edeceğini bizlere iletmişti. Dursun Hoca, tüm yoğunluğu arasında, birtakım imkansızlıkların da üstesinden gelerek bilgi şölenini teşrif etmiş ve kısa da olsa muhteşem bir konuşma yapmıştı. O gün akşama doğru, o konuşmanın, (aslında dersin) onun son konuşması (dersi) olduğunu büyük bir hüzünle öğrendik. Gerçi o, satır aralarında bize o dersin, son ders olacağını anlatmıştı, konuşması sırasında helalleşmişti de.

Halûk Hocamızın hitabı, Anadolu ruhunu ve şuurunu, aynı Sultan Alparslan’ın konuşması gibi bize bir kez daha anlatmaktaydı. Hocanın mücadelesi bu topraklarda yeniden unutulan değerleri hatırlatmayı, insanların gönüllerini fethetmeyi hedefliyordu. Teri dert kokuyor, çabası bu topraklarda hala dertli insanların güzelliğini terennüm ettiriyordu. Anadoluyu tüm mefkuresi ve değerleriyle muhafaza etmenin, her bir gönlün tevhide, adalete, muhabbete ve merhamete bağlanmasıyla mümkün olabileceğinin altını adeta kalın çizgilerle çiziyordu. Bu güzel vatan, bizlere her daim birlikte yaşamanın en ideal numûnelerini sunmuştu. Bu güzel örneklik Malazgirt’te başlamıştı ve bizler yeniden Malazgirt’teydik. Bize Halûk Hocamız, Malazgirt’in tüm ümmeti saran heyecanını hitabında bir kez daha hatırlatıyordu. Aynı Sultan Alparslan’ın tavrıyla, oldukça mütevazı ve etkileyici olarak.

Hitabında, beş kelime geçti. Ben artık o beş kelimeyi, Hocamızdan ilham alarak Halûk Hocadan kalan “5 H İlkesi” olarak isimlendiriyorum. Bu beş ilke, nerede olursak olalım, işimiz ne olursa olsun hâkim kılabileceğimiz ve sonunda gönüllerin fethini bize mümkün kılabilecek ilkelerdir. Hocamız, son dersini bir Anadolu felsefesi ile bitirmişti. Önce “hasbihâl” etmekten söz etti. Öyle ya önce kalbin kapısının tokmağını sohbet ve muhabbetle çalmak gerekiyordu. Hasbihâl etmekten uzaklaşanlar anlaşmak bir yana konuşabilirler miydi? Güzel sözün, nezaketle ve letafetle birleşince açamayacağı kapı olabilir miydi? Hasbihâlle gönlün kapısı açılmaya görsün, o gönülde yarım kalmış hikâyeler, o gönlü yormuş yaşanmışlıklar, tamamlanmamış tebessümler samimiyetle kendisini muhataba taşırdı. Bu, o gönlün muhatabına güvenebilmesinin yoluydu. Muhataptan beklenen artık o gönlün sahibiyle “hemdert” olmaktı. Dert tanınmadan ve bilinmeden, muhatapla anlaşabilmek mümkün müydü? Bir gönlün derdi, diğer gönlün derdi olamıyorsa, derde sahip çıkmayan gönlün yaşadığına hükmedilebilir miydi? Dertte olan ortaklık neden sonra hâlde olan ortaklığa dönüveriyordu. “Hemdert” olanlar, dertler paylaşıldığında hâlde olan ortaklığa niyet ederler. Yani yeni hâl, “hemhâl” olmak şeklinde tezahür eder. Gönülden gönüle yolun adı oluverir “hemhâl” olmak. Hali ortak kılanlar, kendisini savunmasız hale getirmezler, bilakis hâline ortak ve sırdaş bularak güçlenirler. Hâlleşen insanlardan daha güçlü kim olabilirdi ki? “Hâlleşmek” “hemdert” ve “hemhâl” olanın yaşayabileceği hâlin ortak adı, gönüllerin birbirinden felah alması ve inşirah bulmasıdır.  

Aynı derdi paylaşan, aynı hâlde ortaklaşanlar ve aynı hâli yaşayabilenlere dost deriz. Dostlar ise her dem helalleşirler. Onların her hâli “hâlleşmek” ve “helalleşmek”ten ibarettir. Ânı, birbirine helal kılmaktan daha büyük bir saadet var mıdır? O halde dostluk saadetin mekânıdır, “hâlleşmek” ve “helalleşmek” ise dostluğun imkânı… İnsanlar dost oldukça ve dost kalabildikçe gönüllerini tevhid, adalet ve muhabbet için fethe hazırlarlar. Muhabbetin, adaletin ve tevhidin olmadığı bir ethosferde dostluk imkânı mümkün değildir. O halde, gönülleri fethe, fethedilmiş gönülleri ise vatanı muhafazaya çağırmanın yolu, “hasbihâl etmek”, “hemdert olmak”, “hemhâl olmak”, “hâlleşmek” ve “helalleşmek”ten geçmektedir. Hocamız, bize son derste, bir gönül insanının sükûnetiyle bunlardan bahsetmişti. Anadolu’nun yeniden “helalleşme”ye ihtiyacını ifade etmişti.  

Büyük bir hazırlığı gerektiren, sonunda saadete gebe olan “helalleşmek” kolay bir haslet değildir. Bir takım ön şartlara bağlıdır. Helalleşmek için önce hâlleşmek gerek. Hâlleşmek için önce hemhâl olmak gerek. Hemhâl olmak için hemdert olmak gerek. Hemdert olmak içinse hasbihâl etmek gerek. Hasbihâl ise önce niyet sonra muhabbet varsa vardır. Muhabbet, adalet varsa vardır. Adalet gerçek manasıyla tüm sahte anlamlardan tecrit edilmiş şekliyle ancak tevhid ilkesi söz konusuysa mümkündür. O halde Anadolu’nun tüm mefkûresini şekillendiren maya olan “muhabbeti”, “adaleti” ve “tevhidi” korumalıyız ki, onu koruyabilecek hasbihâli, hemdert olmayı, hemhâl olmayı, hâlleşmeyi ve helalleşmeyi mümkün hale getirebilelim. 

Son olarak, Malazgirt Anadolu’dur, Anadolu’da söylenen sözler bitmemiştir. Söz, tevhide, adalete ve muhabbete değdikçe ölümsüzleşecek ve edebileşecektir. Sözün makarrı gönüldür. Gönüller fethedildiğinde Anadolu tüm mefk3uresi ve değerleriyle muhafaza edilebilecektir. Ne mutlu Anadolu’yu tüm mefkûresi ve değerleriyle muhafaza etmek için mesai harcayanlara…  Merhum Hocamız, Prof. Dr. Ahmet Halûk Dursun, bu yolda mücadele etti ve bu kutlu yolda bizlere veda etti. Biz şahidiz.  Makamı cennet olsun.

İtibar Dergi/Ekim 2019

Bu haber toplam 178 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim