• İstanbul 14 °C
  • Ankara 10 °C

Doç. Dr. Selim Somuncu: Safahat’ın Âsım Bölümünde Tahkiye ve Unsurları

Doç. Dr. Selim Somuncu: Safahat’ın Âsım Bölümünde Tahkiye ve Unsurları
Hikâye içinde hikâyenin, hikâye içinde fıkranın anlatıldığı Âsım’da birbirinden bağımsız olay­lar zinciri yer alır.

Ana vakıa, İmam’ın oğlu Âsım’ın durumu ve Âsım’ın akranı olan nesl-i ahirin (eserdeki üçüncü nesil) ülkenin istikbaline yön vermesi bağlamında yapılan konuşmalardan oluşur. Âsım’ın içinde yirmiye yakın alt vaka ve fıkra bulunur. Ana vaka dört karakter üzerin­den anlatılır; Hocazâde, Köse İmam, Âsım ve Emin1. Bunlardan özellikle Hocazâde ile Köse İmam’ın diyaloglarının aktarımı manzum hikâyenin büyük bölümünü teşkil eder. Âsım’da karakterlerin konuşmalarından hareketle onlar üzerine tahliller yapan Ömer Faruk Huyu- güzel; eserde özellikle üç karakterin ayrı ayrı nesilleri ve devirleri temsil ettiğini diler getirir. Bunlardan Köse İmam İstibdat, Hocazâde II. Meşrutiyet ve Âsım ise Çanakkale zaferini kaza­nan nesli temsil etmektedir. [1] [2]

Manzum hikâyede mekân, zaman ve anlatı tekniği “metin dışı unsur” olarak hikâyeden önce okura bildirilir. “Bu eser, bir muhavereden ibarettir ki Harb-i Umûmi içinde ve Fatih yangının­dan evvel, Hocazade’nin Sarıgüzel’deki evinde geçer.” [3]Manzumeyi besleyen, vakanın dalla­nıp budaklanmasını sağlayan, olay örgüsünü oluşturan ve eserin evrenini genişleten “vaka parçacığı” ya da “alt vaka”lar diyebileceğimiz anlatılardır. Nitekim bu alt vakıalar sayesinde Âkif, Âsım’ı yukarıda tehdit ettiği zaman ve mekan sınırlarının çok daha dışına taşırarak İslam ve Türk tarihinin bir çok evrelerini içine alan geniş bir zamana ve oldukça geniş bir coğraf­yaya açar.

Âsım üzerine yapılan incelemelerde özellikle vurgulanan iki husus Âsım’ın, Âkif’in sanatı­nın zirvesi olduğu ve bunun bir roman olduğu noktasındadır.[4] Özellikle “Akif’in tek romanı” yakıştırması yapan araştırmacılar yok değildir. -Bunlar dışında eserin tiyatro olduğu da fark­lı araştırmacılar tarafından dile getirilir.- Bizce Âsım’a ilişkin bu yakıştırmalar tasvir, hikâye etme gibi hususların yanı sıra metin içerisinde yer alan alt vakaların ciddi bir yekûn teşkil etmesindendir. Ayrıca her yeni hikâyeye geçiş adeta romanın ara bölümlerini hatırlatır. Ön­celikle bu alt vakıaların nasıl şekillendiğine ve tahkiye unsurlarından hangilerini, ne şekilde içerdiklerine bakmak gerekir.

Alt Vakıalar

Birinci vakada Emekli Paşa’nın hikâyesi anlatılır. Bu alt vakada anlatıcı Köse İmam’dır. Vakıa zamanı, muhavereye (Köse ile Hocazâde arasındaki konuşma) yakın bir zaman olmakla bir­likte belirsiz bir zaman aralığıdır. Mekân, Köse İmam’ın mahallesidir. Ana hikâyedeki karak­terler dışında alt vakada emekli bir Paşa, Paşa’nın karısı, Paşa’nın kızı ve Paşa’nın hizmetçisi Eleni karakter olarak yer alır. Ayrıca Paşa ile ilgili şikâyet dilekçesinin yazılması esnasında Hocazâde’nin yazıcı olması sebebiyle bir nevi Hocazâde de bu alt vakaya karakter olarak dâhil olur. Vakıa özeti şu şekildedir: Köse İmam’ın mahallesinde yaşayan 60 yaşlarında emek­li bir Paşa saç sakal boyatmaya ve kılık kıyafetinde değişiklikler yapmaya başlamıştır. Bu du­rum imamın dikkatini çeker. Evdeki Rum hizmetçi Eleni’den haberdar olan İmam, Paşa’nın hizmetçiyi nikâhına alma hazırlıkları içerisinde olduğunu sezmiştir. Paşa günün birinde İmam’dan ilmühaber almaya gelir. İmam “çocuklar mı evleniyor?” şeklinde kinayeli bir soru sorarak konuşmaya başlar. Toplumsal bir karakter olarak çizilen İmam zaten durumu çoktan anlamış ve hazırlığını yapmıştır. Bu yaştan sonra evlenmeye kalkışan emekli Paşayı, İmam adeta sözleriyle dövmekten beter eder.

İkinci vakıa; bir köy düğününün hikâye edildiği vakadır. Burada anlatıcı Hocazâde’dir. Bir dostunun daveti üzerine İstanbul kırsalında Kartal’ın Kurna köyünde bir düğüne gider. Dola­yısıyla mekân İstanbul/Kartal/Kurna’dır. Vaka zamanı muhaverenin yapıldığı günden önceki çarşamba günüdür. Karakterler; Hocazade, güreşçiler ve diğer köylülerdir. Vakada geri kal­mışlığın köydeki yansımaları üzerinde durulur. Hayvancılığın ve çiftçiliğin bittiği, artık eskisi gibi verim alınamadığı ya da bu işlerin profesyonel usullerle yapılmadığından şikâyet edilir. Bunun dışında ata sporu olan güreş ve güreşçiler de çok kötü durumdadır.

“Daha ilk elde boşansın mı alınlarından ter,

O göğüsler sana ötsün mü körükten de beter?

Baktım: Altından o bir çifte perîşan bağrın,

Soluğanlar gibi kalkıp iniyor çifte karın!

Sonradan dizlere bir titremedir çökmüştü;

Hele çok sürmeyerek dördü de cansız düştü.

İki bîçâre serilmiş, yatıyorken yerde,

“Kalkın artık!” dediler, lâkin o derman nerde!”[5] [6]

Ayrıca biten sadece hayvancılık ve çiftçilik değildir, ahlâk ve erdem de tükenmiştir. Dolayısıy­la toplumsal yozlaşma, ahlaki çöküntü ve aile kurumunun yıpranması da işlenir. Eski düğün­ler de özlemle yâd edilir.

“Köylünün bir şeyi yok sıhhati, ahlâkı bitik;

Bak o sırtındaki mintan bile tiftik tiftik

(...)

Dam çökük, arsa rehin, bahçeyi “icrâ” ister;

Bir kalem borca bedel fâizi defter defter!

(...)

Namazın semtine bayramları uğrar sade;

Hiç şu görmez yüzünün düşmanıdır seccâde.” [7]

Üçüncü vakada Kır Ağasının hikâyesi anlatılır. Burada anlatıcı Köse İmam’dır. Zaman yaz mevsimine denk gelen bir Ramazan ayıdır. Mekân adı verilmeyen bir köydür. Karakterler Kır ağası, köylüler ve rüya tabircisi Çarıkçı Emmi’dir. Yaz sıcaklarına denk gelen ramazanda oruç tutmamak için sefere çıkıp köy köy gezen kurnaz bir ağanın hikâyesi anlatılır. Kır Ağası bir gece değişik bir rüya görür. Rüyayı yorumlamak üzere getirilen Çarıkçı Emmi’den sıkı bir azar işitir. Burada masalsı ve mizahi bir anlatım vardır. Vaka kıssadan hisse şeklinde biter.

“- Biraz yürüdük...

- Geçtiğin nasıl yerdi?

- Nasıl mı yerdi ?... Unuttum, görür müsün derdi?

 

Yokuş mu desem,

iniş mi desem?

 

Uzun mu desem,

geniş mi desem?

 

Çorak mı desem,

çayır mı desem?

 

Sulak mı desem,

hayır mı desem?

- Tamam! İlerde ne gördün?

- İlerde bir kocaman Karaltı vardı.

- Peki, ismi yok mu?

- Bilmem aman!

Ağaç mı desem,

Kütük mü desem?

Duvar mı desem,

Höyük mü desem?

Ağıl mı desem,                 Hamam mı desem?

Yıkık mı desem, Tamam mı desem?” [8]

Dördüncü vakıa; Deli Vali ile Hocalar arasındaki diyalogların aktarımından oluşur. Anlatıcı Köse İmam’dır. Zaman belirsizdir. Mekân için sadece “bir belde” ifadesi kullanılır. Karakterler Deli Vali, Hoca ve diğer figüratif kişilerdir. Vaka görev yerine gönderilen Deli Valinin geri kal­mışlığın nedeni olarak zamanın eğitim kurumlarını -medreseleri- suçlamasıyla başlar. Vali burada aynı zamanda değerlerine yabancılaşmış insan modelini temsil eder. Orada mevcut bulunan hocalardan biri valiye çıkışır ve bu kötü gidişatın tek nedeninin eğitim olmadığını söyler. Orijinal ara diyalogların yer aldığı vakada özellikle imamla Vali arasında geçen ko­nuşmalar dikkate değerdir.

Beşinci vakıa; farmason öğretmenin anlatıldığı vakadır. Anlatıcı Hocazâde’dir. Vakıa zamanı muhavereden önceki yazdır. Mekân, Konya’nın bir nahiyesidir. Karakterler Hocazâde, Mes- tanlı Dayı ve diğer köylülerdir. Konya’nın bir köyünde farmason öğretmenin köyden kovul­ması yoluyla köyün eğitimsiz kalması anlatılır. Hocazade köylünün uyuşukluğuna, eğitime karşı gelmesine içerlenmiştir. Köylüye vaaz verir. Ardından cami cemaatinden Mestanlı Dayı Hocazâde’yi evine davet eder. Hocazâde işin aslını Mestanlı Dayı’dan dinler. Aslında oku­muş kesimin yozlaştığını ama köylünün hala feraset ve izan sahibi olduğunu anlar. Nitekim “Akif’in en büyük sıkıntılarından biri de, ülkenin geleceğini kendinde gören aydınların vur­dumduymazlığı, kendi toplumlarına ve değerlerine karşı özensiz” olmalarıdır. [9]

Beşinci vakıadan sonra araya üç fıkra girer. Hocazâde’nin anlattığı afyonkeş fıkrasıyla hürri­yet kavramı eleştirilir. Hürriyet kavramına çok fazla değer atfederek onun karşısında adeta büyülenenlerin yaşadığı akıl tutulması anlatılır.[10] İkinci fıkra acemi semerci ile eşekler fıkra­sıdır. Yük taşımaktan usanan eşekler semer ustasına beddua eder. Usta ölünce yerine geçen acemi semerci yüzünden sırtları yara içinde kalır. Üçüncü fıkra ise -Köse İmam tarafından anlatılır.- karaya oturan gemi fıkrasıdır. Acemi kaptan gemiyi karaya oturtur ve ardından kendi acemiliğinin üstünü örtmek için denizde su tükenmiş der. Alt vakalarda olduğu gibi bu fıkralar da siyasi göndermeler içerir.

Altıncı vakıa; gemi yolculuğunun hikâye edildiği vakıadır. Anlatıcı Hocazâde’dir. Mekân, Ak­deniz açıklarıdır. Zaman olarak “önceki devir” ifadesi kullanılır. -Bu ifade Asım’ın geneli dü­şünüldüğünde siyasal bir dönemi işaret eder.- Karakterler; bir gemide yolculuk yapan eski kaptan, yeni (acemi) kaptan, Beybaba ve yolculardır. Bu vakada acemi bir kaptanın pusula ve harita olmadan çıktığı bir yolculukta fırtınaya yakalanması sonucu başına gelenler an­latılır. Kaptanın acemiliği, pusulanın olmayışı, haritanın yokluğu ve fırtınalı deniz bunların tamamı İttihat ve Terakki yönetimini temsilen eserde yer almıştır.

Yedinci vaka; Babı Ali yokuşunda ilginç bir mizansenin anlatıldığı vakadır. Anlatıcı Köse İmam’dır. Vakada zamanın belirsizliğini belirten “bir gün” ifadesi yer alır. Mekân; Babı Ali yo­kuşunda bir halk meydanı olarak tanıtılır. Karakterler; Köse İmam, Sosyolog, Siyasetçi, Maliyeci, Filozof ve Çapkındır. Hayvan kılığına girmiş bir adam taklitler yapmakta, zilli köçek gibi oynamakta ve ortaoyunundan kareler sunarak halkı güldürmektedir. Köse’nin şaşkınlıkla izlediği bu soytarı mizanseninin yanı başında beliriveren bir figüratif karakter (Çapkın) ku­lağına işin aslını fısıldar. Bu mizanseni organize eden kişilerin her birinin devlet ve toplum nezdinde önemli kişiler olduğunu söyler. Bu bölümde bilim insanlarının ve siyasetçilerin eleştirisi yer alır.[XI]

Burada tekrar araya bir fıkra sıkıştırılır. Bu ilim erbabı geçinen maskara vaizin fıkrasıdır. Anla­tıcı Köse İmam’dır. Dünyanın öküzün üstünde durduğunu, öküzün ise balığın sırtında dur­duğunu söyleyen vaizin bu hurafeleri cemaatte bedbinlik oluşturur.

Sekizinci vaka İrşad heyetindeki bir istişarenin aktarılmasından oluşur. Anlatıcı Hocazade’dir. Zaman muhavereden 3-5 sene evveldir. Mekân, İrşad Heyeti’nin toplandığı bir meclistir. Ka­rakterler; Hocazade, Hüseyin Kazım Bey, Recaizâde Mahmut Ekrem’dir. Vaka; Hocazade’nin de içinde bulunduğu İrşad Heyeti adlı bir meşveret meclisinde köylülere ücretsiz kitap da­ğıtma meselesinin tartışıldığı bir toplantıdaki diyalogların naklinden ibarettir.

Dokuzuncu vaka; Trabzon sürgünün anlatıldığı vakadır. Anlatıcı Köse İmam’dır. Zaman, II. Abdülhamid dönemidir. Mekân: İstanbul ve Trabzon’dur. Karakterler: Köse İmam, II. Abdül- hamid, Kadri Bey (Trabzon Valisi), Mandal (Oflu) Hoca’dır. Mandal Hoca ve onun gibi ilim- irfan ve iman ehli insanların sürgüne gönderilişi anlatılır. II. Abdülhamid dönemi eleştirilir.

Dokuzuncu vakıadan sonra Hocazâde’nin anlattığı bekçi ile hırsızın fıkrası araya dâhil edilir. Fıkrada yakaladığı hırsızın ellerini bağlamak yerine ayaklarını bağlayan bekçinin basiretsizli­ği karşısında hırsız da boşta kalan elleriyle ayaklarını çözmeyi akıl edemez.

Vakıa Zinciri ve Syuzhet:

Aslında buraya kadar anlatılan tüm vakıalar Âsım’a, Âsım’ın hikâyesine hazırlık mahiyetin­dedir. Bir nevi Âsım’ı ve neslini bekleyen toplumsal sorunlar bu alt vakıalar aracılığıyla ak­tarılır. Bundan sonra ise doğrudan Âsım ile ilgili üç alt vakıa daha yer alır. Dolayısıyla bu alt vakıalara Âsım’ın hikâyesinin anlatıldığı vakalar demek doğru olur. Bunlar farklı zaman ve mekânlarda Âsım’ın taşkınlıklarının anlatıldığı, iyi yanlarının sıralandığı vakıalardır. Bu vaka­larda ana tema Âsım’ın maddî ve manevî nitelikleridir. Eserin başından beri sürekli ertelenen asıl hikâye de bu vakıalarla başlar.

Âsım’ın hem oruç tutmayıp hem de oruçluların yüzüne sigara dumanını üfleyen saygısızları dövmesi eserin geneli düşünüldüğünde onuncu vakıadır. Bu vakıada anlatıcı Köse İmam’dır. Mekân; Üsküdar İskelesi’dir. Zaman; muhaverenin yaşandığı günlerde Ramazan ayıdır. Ka­rakterler: Köse İmam, Âsım, Sigara içen genç ve diğer yolculardır.

On birinci vakıa; Âsım’ın güreşteki maharetinin anlatıldığı vakıadır. Anlatıcı Hocazâde’dir. Mekân çöldür. Zaman belirsizdir. Karakterler ise Hocazâde, Âsım ve Âsım’ın rakibi güreşçi bir gençtir. Âsım’ın oldukça heybetli, adeta bir çınar gövdesi gibi iri, geniş omuzlu, uzun boylu, sağlam boyunlu rakibiyle olan müsabakası anlatılır.

On ikinci vakıa; Âsım’ın baskınları anlatılır. Anlatıcı Köse İmam’dır. Mekân meyhane ve ku­marhanedir. Zaman I. Dünya Savaşı ile muhaverenin gerçekleştiği aradaki kısa bir süredir. Karakterler; Âsım ile meyhane ve kumarhanenin müdavimleridir.

Görüldüğü üzere Köse İmam’ın oğlu Âsım savaştan döndükten sonra İstanbul’da yozlaşan bir şehirle karşı karşıya gelmiş ve toplumda bozuk giden her şeyi bilek gücüyle düzeltme­ye çalışmıştır. Hatta Âsım meyhane basmakla, sokakta oruç yiyenleri dövmekle yetinmez daha da ileri gider. Etrafında topladığı üç-beş arkadaşıyla hükümet darbesi planlar. Özellikle onuncu vakıadan itibaren anlatılanlar, Âsım ve arkadaşlarının yaptıkları manzumeye merak ve aksiyon unsuru da katar. Ardından Hocazâde’nin çağrısı üzerine Âsım gelir. Hocazâde, Âsım’a uzun uzun nasihatlerde bulunur. Hocazâde’nin nasihati sonrasında Âsım bu işleri bı­rakıp Almanya’ya eğitim için gitme konusunda ikna olur.

Âsım, birden çok olayın bir araya gelmesiyle oluşmuş vakıalardan meydana gelir. Bu vakıalar bazı noktalarda kesişirler. Bazı hadiseler belli bir noktaya kadar nakledilir sonra bir diğerine geçilir. Söz konusu kesişme noktaları sadece mekân, karakter değil anlatıcı ve tema -genel­de toplumsal yozlaşma- olarak karşımıza çıkar. Hatta buradaki durumu vakıa zinciri olarak adlandırmak yerinde olur. Çünkü fıkralar ve alt vakıalar birlikte düşünüldüğünde ana vakıa içerisine yerleştirilmiş yirmiye yakın vakıa parçacığı Âsım’da yer alır. Vakıa parçacıklarının peş peşe ustaca dizilmesiyle bir anlatı sistematiği kurulmuş olur. Âsım’ın anlatıldığı alt vakıalar ve öncesindeki alt vakıaların hepsi bir geciktirme, ana vakıayı erteleme olarak düşünülebilir. “Önemli ve ilgi çekici bir şeyin ortaya çıkması gerekiyorsa oyalanma sanatından yararlan­mak gerekir.” Âkif’in Âsım’da izlenen yöntem genellikle usta romancıların çok iyi başardık­ları ve Türk edebiyatında en iyi örneklerini Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Huzur ve Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ıyla verilmiş olan, Rus Biçimcilerinin “syuzhet” adını verdikleri vakıayı gecik­tirme, erteleme tekniği [12]Âsım’da oldukça ustaca kullanılmıştır.

Tasvir:

Tahkiyeye dayalı metinlerde çok önemli bir yere sahip olan tasvir edebiyat sanatının bir res­metme, izah ve tarif yöntemidir. Tasvirin romanlarda yaygın olarak kullanılması 19. yy’ın orta­larına rastlar. Günümüzde devrini büyük oranda tamamlayan tasvirin bugün artık pek önemi kalmamıştır. Tasvire bakış ve tasvirin değişmesi insanların dünyayı ve nesneyi algılayışlarıyla paralel bir şekilde değişip dönüşmüştür.

Safahat’ın bugün hâlâ okunmasında, Âkif’in yaşananlardan ve yaşadıklarından hareket ede­rek şiirini kurması güçlü bir etkendir. [13]Söylediği ile yaşadığı, inandığı tam örtüşen/uyuşan Âkif’in şahsiyeti tasvirde de kendini gösterir. Safahat’taki şiirlerin gücü bir anlamda ıstırabın müşahedesinin ürünü olan tasvirden gelir. Mithat Cemal, Âkif’in bu tasvir yeteneği için “aruz­la resim yapan adam” nitelemesini kullanır. [14]

Mehmed Âkif gibi sosyal hayatın içinde konular işleyen bir şairin tasvire yönelmesi kaçı­nılmaz bir durumdur. Çünkü yaşadığı devrin sosyal problemlerini ele alan Âsım’da sadece kişi, çevre ya da olayların tasviri yer almaz. Aynı zamanda bir devrin tasviridir Âsım. Sadece sıfat ve zarflarla oluşturulmuş bir tasvir anlayışı yoktur Âsım’da. Sıfat, zarf gibi gramatikal bir anlayışında ötesinde edebi türlerde tasvire güç katan başka unsurlardan da bahsetmek gerekir. Bunlar Âsım’da sıkça başvurulan benzetmeler, deyimler, telmih, kinaye, argo ve iro­nidir. İnci Enginün “Mehmet Akif’te İrony” başlıklı makalesinde Âkif’te ironi kavramını içeren birçok ifadenin bulunduğunu ve genel olarak onun şiirinin ironik bir hava taşıdığını söyler. Enginün, şiirin destani bölümden önce yer alan Köse İmam ile Hocazâde’nin konuşmalarının tamamında ironi yer aldığını dile getir. Ayrıca Âkif’in özellikle tasvirlerde ironiye başvurdu­ğunu söyler. [15]İroni, kinaye ve tasvirin iç içe olduğu birçok bölümden birisi şu mısralardır:

“Para bizden, hoca sizden deyiverdik... O zaman,

Çıkagelmez mi bu soysuz, aman Allah'ım aman!

Sen oğul, ezbere çaldın bize akşam, karayı...

Görmeliydin o muallim denilen maskarayı.

Geberir, camie girmez, ne oruç var, ne namaz;

Gusül abdestini Allah bilir amma tanımaz.

Yelde izler bırakır gezdi mi bir çiş kokusu;

Ebenin teknesi, ömründe pisin gördüğü su!

Kaynayıp çifte kazan, aksa da çamçak çamçak,

Bunu bilmem ki yarın hangi imam paklayacak?

Huyu dersen, bir adamcıl ki sokulmaz adama...

Bâri bir parça alsaydı ya son son, arama!

Yola gelmez şehirin soysuzu, yoktur kolayı.

Yanılıp hoşbeş eden oldu mu, tınmaz da ayı,

Bir bakar insana yan yan ki, uyuz olmuş manda,

Canı yandıkça, döner öyle bakar nalbanda.

Bir selâm ver be herif! Ağzın aşınmaz ya... Hayır,

Ne bilir vermeyi hayvan, ne de sen versen alır.

Yağlı yer, çeşmeye gitmez; su döker, el yıkamaz;

Hele tırnakları bir kazma ki insan bakamaz.

Kafa orman gibi, lâkin, o bıyık hep budanır;

Ne ayıptır desen anlar, ne tükürsen utanır.” [16]

Ayrıca Âsım’da tasvir statik değil dinamiktir. Şöyle ki tasvirin içinde yer aldığı yapı sürekli devingendir. Buna neden olan husus Âsım’da sırf tasvir yapmak için oluşturulmuş durağan bir sahnenin olmayışıdır. Tasvirler sürekli vaka zinciri içinde, olayların akışıyla birlikte verilir. Manzumenin genel yapısı dışında değil bu yapının içinde, tahkiye ile bütünleşmiş, tahkiyeye sindirilmiş bu tasvirler tasvir yönteminde usta romancılara atfedilen bir yöntem olarak gö­rülmüştür.

Diyaloglar ve Çoklu Bağlamsal Yapı:

Âsım’da diyaloglar oldukça canlıdır. Mizah, iğneleme, atışma, avamî konuşma ve ayet/hadis- ler aracılığıyla metne giren dini söylemin ustaca kullanıldığı manzumede bu unsurlar akıcılı­ğı arttırmakta, Âsım’ı yapay bir metin olmaktan çıkarmaktadır. Diyalogların aktarımında belli bir sıra yoktur. Bazen günlük konuşma dili olduğu gibi verilir, bazen eksiltili ifadelere başvu­rulur, bazen konuşma sıraları değiştirilir. Zaman zaman teşbihler, argo, telmih bezense ironi güçlü bir şekilde metne yerleştirilir. Sürekli değişen anlatım biçimleri ve teknikler sayesinde okur da diri tutulur.[17] Dolayısıyla Âsım, okurun başında uyuşarak okuyacağı, kendinden ge­çeceği bir metin değil bilakis okura dönük dikkatleri açıcı ve okuru diri tutan bir metindir. Tüm bunların yanında nesir değil manzum bir metin oluşturma çabasında olan Âkif, aruzu ve kafiyeyi de ihmal etmez. Dolayısıyla hem şiirin hem de tahkiyenin özelliklerini gözeten güçlü bir yazın alanı oluşturur kendisine.[18]

Diyaloglarla ilgili olarak Âsım’da dikkat çekici bir başka husus “çoklu bağlamsal yapı”dır. Bu eserde tek bir diyalog içinde iki, bazen üç hatta dört farklı bağlamın yer almasıdır. Buna İmam’ın Hocazâde’ye dilekçe yazdırma sahnesi örnek olarak verilebilir.

“Ne i'tinâ bu! Yesâri misin, nesin?

-Tıpkı!

-Yazındı: “Kendine mahsûs ve münhasır bulunan”

Adam, cızıktırıver, bakma hüsn-i hatta, filân.

“Küçük, büyük bütün evlâdlarıyle zevcesini”

Yazıldı bitti ya?

-Sabret, düzelteyim şu sini...

Düzeldi.

-Yaz bakalım: “Her cihetçe pek mahrûm

Ve ihtiyaç”

-Evet, oğlum, yazıldı, bekliyorum.

-”İçinde ölmeye mahkûm”

-Eder mi?

-Yok “bırakır”

-Yazıldı.

-”Olmağın”

-Âlâ!

-Fenâ mı yoksa?

-Hayır;

Fena olur mu ya?                  -”Mumâileyhin”

-İşte bu çok!

-Ne çare! “Şer'-i Şerif cânibinden” oldu mu

- Yok...

-Biraz yavaşça.

-Peki... Haydi, şimdi bağlayıver:

“Lüzûm-u hacrine dâir” yaz... “İşbu ilmühaber” ;

“Mahallemizce” mi dersin? Dedinse “bi't-tanzîm

Huzûr-i hâkim-i şer'îye” sec'i bas: “Takdîm

Kılındı. “

-Aferin, oğlum, imam da böyle yazar:

-Onu bilmem, şu bitirdik ya nihâyet zor zar:

Acabâ hacri muvâfık görecekler mi ki?

-Eyy...

Hâkimin re'yine, vicdânına kalmış bir şey

Sen de gör kendini bir kerre.

-Peki, evlâdım,

Göreyim... Başka ne yapsam ki, şaşırdım kaldım.

Bittim artık, bilemezsin ne kadar bittiğimi;

Âh görsem şu cihandan yıkılıp gittiğimi!

Ne gebermez, ne kütük bünye ki, hiç kağşamamış!”

İmam burada hem metni dikte ettirir, hem Hocazâde’nin yanlışlarını düzeltir, hem araların­daki atışma ve iğneleme devam eder, hem de metnin içinde yoksulluk, sosyal değişme ve yozlaşma bir dip akıntı olarak bu dikte işine/diyaloglara eşlik eder. Huyugüzel’in de vurgula­dığı üzere hikâye içinde dilekçe, nutuk, vaaz gibi değişik anlatım vasıtaları kullanılır. [19]Ayrıca manzum hikâyenin hemen her yerinde olan söylem değişmelerine ek olarak bu diyaloglarda gerçekleşen bağlam değişmesi de düşünüldüğünde Asım’ın çok boyutlu, çok tonlu diyalojik bir söyleme yakınlaştığı söylenebilir.

Bir Diyalog Tekniği Olarak Analeks ve Proleks

Çalışmanın başından beri sık sık vurgulanan Mehmed Âkif’in Âsım’da çok farklı tahkiye tek­niklerine başvurduğu hususudur. Bu farklı tekniklerden birisi de kurmaca sanatlarda kullanı­lan ve Batı dillerinde analeks ve proleks olarak adlandırılan tekniktir. “Analeks adeta anlatıcı­nın herhangi bir unutkanlığını giderme işlevi görmektedir, proleks ise anlatısal sabırsızlığın bir göstergesidir. Birisi bize herhangi bir olayı anlattığında da bu tür tekniklerden yararlanır.” Özellikle diyalogların yoğun olduğu kurmaca türlerde örneklerine rastladığımız analeks ve proleks kavramlarının Âsım’da ustaca kullanıldığı yerlerden birisi yukarıda alıntıladığımız, Köse İmam ile Hocazâde arasında geçen dilekçe yazma sahnesidir. Ayrıca şu diyalog da ana- leks ve proleksin ustaca kullanıldığı yerlerden biridir:

-Hoca, keşfet bakayım, şimdi bu harbin sonunu (analeks)

-Onu Allah bilir amma, acabâ var mı sonu

-Ne demek! Nâ-mütenâhi mi bu? Elbette biter;

Tarafeynin biri ancak deyiversin ki: Yeter!

-Aklım ermezse de evlâd, bu işin bitmesine,

İki şeyden biri lâzım...

- O nedir? (proleks)

- Dinlesene: (proleks)

 

İngiliz yok mu, o hâin, (analeks) ya doyup patlamalı;

Yâhud aç kalmalıdır... Yoksa bizim fal kapalı.

Açma sen şimdi o yaprakları, oğlum, beni sor: (proleks)

Başımın derdi büyük çaresi yok... Olsa da zor.

-Çâresiz dert olamaz, söyle Hocam, dinliyorum (proleks)

-Bir değil...

-Tut ki bin olmuş, ne demek, mecburum. (proleks)

Sana hizmet, babamın rûhuna rahmettir, ayol. [20]

Sonuç ve Öneriler:

Âsım’ın roman olduğunu söylemek teknik olarak doğru değildir. Roman olmaya, romana dönüştürülmeye müsait bir metin olduğu söylenebilir. Mehmed Âkif roman türüne aşina ol­saydı, roman yazma gibi bir hayali ve emeli olsaydı Âsım’ı belki roman olarak tasarlayabilirdi. Çünkü Âsım’ın, gerek uzunluk itibariyle Safahat’ın en uzun manzum hikâyesi olması gerekse olay örgüsü açısından birden fazla vakadan oluşması onu, Safahat’ın bölümleri arasında ro­man olmaya namzet en önemli metinlerden birisi haline getirir. Ayrıca çok katmanlı anlatı yapısı, diyaloglar, monologlar, toplumsal eleştirinin gösterme tekniğiyle okura sunulması Âsım’ı romana yakınlaştıran diğer hususlardır. Genel olarak alt vakıalarda işlenen konu hal­kın cahilliği, eğitim kurumlarının yetersizliği, eğitimin önemi, kültürel yozlaşma, tembellik, miskinlik ve teknik geriliktir.

Roman bir asrı aşkın bir süredir ülkemizde yükselişte olan bir türdür. Bu yükseliş 1980’den sonra çok daha ciddi ivmeler kazanmıştır. Tabi ki burada edebi etkenlerin yanı sıra edebiyat dışı dolaylı etkenleri de zikretmek gerekir. Öyle veya böyle roman gençliğin okuma eğili­mi olmaya devam etmektedir. Batı’da ülkeleriyle özdeşleşmiş dünya çapında büyük şair ve yazarların eserleri kolaj, parodi (yansılama), pastiş (öykünme), gibi yeniden yazma teknikle­riyle tekrar yazılarak okunması kolaylaştırılır, yeni nesillere sevdirilir ve bu sayede gündem­de tutulur. Bu aynı zamanda söz konusu sanatçının yâd edilmesi hatta yüceltilmesidir. Türk edebiyatı yazarları arasında Mehmed Âkif’e dönük olarak böyle bir çaba şu ana kadar görül­memiştir. Kültür ve Turizm Bakanlığı, ilgili sivil toplum kuruluşları ve üniversitelerin Mehmed Âkif’in eserlerine yönelik tiyatro ve roman türünde yeniden yazımları cesaretlendirecek, teş­vik edecek etkinlikler düzenlemeleri Âkif’e ve eserlerine zararı değil bilakis onun değerine değer katacaktır.

Kaynakça

Coşgun, Melek, Safahat’ın Asım Bölümünde Sosyal Değişme, Akademik Bakış Dergisi Uluslararası Hakemli Sosyal Bilimler E-Dergisi, Ocak-Şubat 2013, S. 34, s. 1-13.

Eco, Umberto, Anlatı Ormanlarında Altı Gezinti, (Çev: Kemal Atakay) İstanbul, Can Yayınları, 2009.

Baldane, Orhan, Telmih Sanatının Âsım’da İşlevsel Kullanımları Üzerine, KMÜ Sosyal ve Ekonomik Araştırma­lar Dergisi, 2014, S. 16, s. 128-137.

Kartalcık, Vedat, Asım’ın Söz Varlığı Üzerine Bir Çözümleme Denemesi, I. Uluslararası Mehmet Akif Sempozyu­mu, Burdur, Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi, 19-22 Kasım 2008, s. 793-816.

Enginün, İnci, Mehmet Akif’te İrony, Ölümünün 50. Yılında Mehmet Akif Ersoy, İstanbul, Marmara Üniversi­tesi Yayınları, 1986. s. 211-223.

Huyugüzel, Ömer Faruk, Mehmet Akif’in Asım’da Başvurduğu Anlatım Vasıtaları ve Teknikleri, Ölümünün 50. Yılında Mehmet Akif Ersoy, İstanbul, Marmara Üniversitesi Yayınları, 1986. s. 31-52.

Moran, Berna, Edebiyat Kuramları ve Eleştiri, İstanbul, İletişim Yayınları, 2008.

Ersoy, Mehmet Akif, Safahat, (Haz. Necmeddin Turinay), Ankara, TOBB Yayınları, 2011.

Yetiş, Kâzım, Sa fahat’ta Tas virin Gü cü, Eğitim / Mehmet Akif Ersoy Özel Sayı, Mart 2006, S. 73, s. 109-116.

Sağlık, Şaban, Mehmet Akif’in Şiirlerindeki Hikâye Unsurları, Hece Dergisi Karakter Abidesi ve Bir Çığlık Ola­rak Mehmet Akif Özel Sayısı, 2008, S. 133, s. 362-394.

Somuncu, Selim, Berlin’den Ne cid Çöllerine Do ğu’dan Ve Ba tı ’dan Haberdar Şiirler: Sa fa hat’ın Beşin ci Kita bı: Ha tı- ra lar, Hece Karakter Abidesi ve Bir Çığlık Olarak Mehmet Akif Özel Sayısı, 2008, S. 133, s. 293-309.

Karataş, Turan, Safahat: Her Yüzde, Yüz Istırap, Hece Dergisi Karakter Abidesi ve Bir Çığlık Olarak Mehmet Akif Özel Sayısı, 2008, S. 133, s. 262-270.

Safahat’ın Asım Bölümünde Tahkiye ve Unsurları

Özet

Klasik Türk edebiyatında özellikle mesnevi türüyle ön plana çıkan manzum hikâyecilik geleneğinin Milli ede­biyat ve sonraki dönemde önemli bir temsilcisi Mehmed Âkif’tir. Safahat’ın hemen her bölümünde tahkiye unsurlarını kullanan Mehmed Âkif; zaman, mekân, olay örgüsü, anlatıcı, bakış açısı gibi unsurlara da şiirinde yer verir. Yer yer manzum hikâyelerden oluşan Âsım, kullanılan tahkiye unsurları açısından adeta romanı andı­rır. Bir değil birden fazla hikâyenin peş peşe aktarılması, bunların kendi içinde konu bütünlüğü olan müstakil vakalar olmakla birlikte birbiriyle ilintili ana vakanın birer parçası olması, Âsım’ı tahkiye unsurları hatta roman nitelikleri açısından incelemeye değer kılar. Âkif, ideal Müslüman Türk gencini resmettiği Âsım’da belli başlı karakterlere yer verir, onları konuşturur, kişilerini iyi-kötü düzleminde gösterir, gençliği temsilen idealize ettiği Âsım’ı da bu vakalarda yine bir “kahraman” olarak karşımıza çıkarır. Bu çalışma Safahat’ın Âsım bölümü üzerin­den Mehmed Âkif’in tahkiyeli anlatım ve tasvir gücüne yönelik bir çözümlemeyi içermektedir.

 

Mehmed Âkif, Âsım ve Gençlik, 2015

Kitabın tamamı: https://kitap.tyb.org.tr/kitap/asim.pdf 


[1] Hocazade burada Mehmet Akif’i temsil eder. Köse İmam Mehmet Akif’in babasının öğrencisi olan Ali Şevki Hoca’yı temsilen metne girmiştir. Asım, Köse İmam’ın oğludur. Emin ise Mehmet Akif’in oğludur.

[2] Huyugüzel, Ömer Faruk, Mehmet Akif’in Asım’da Başvurduğu Anlatım Vasıtaları ve Teknikleri, Ölümünün 50. Yılında Mehmet Akif Ersoy, İstanbul, Marmara Üniversitesi Yayınları, 1986. s. 31-52. 33)

[3]     Ersoy, Mehmet Akif, Safahat, (Haz. Necmeddin Turinay), Ankara, TOBB Yayınları, 2011, 1033

[4] Eşref Edip’e göre Mehmet Akif Fransız romancısı Aleksandre Dumas’yı beğenerek okur hatta Dumas ile Şeyh Sadi ara­sında benzerlikler olduğunu düşünürdü. (Eşref Edip’ten aktaran; Sağlık, 2008: 364)

[5] Alıntılar Safahat’ın şu baskısındandır: Mehmet Akif Ersoy, Safahat, (Haz. Necmeddin Turinay), Ankara, TOBB Yayınları, 2011.

[6] Ersoy, Mehmet Akif, Safahat, (Haz. Necmeddin Turinay), Ankara, TOBB Yayınları, 2011, 1062

[7]     Ersoy, Mehmet Akif, Safahat, (Haz. Necmeddin Turinay), Ankara, TOBB Yayınları, 2011,1066

[8] Ersoy, Mehmet Akif, Safahat, (Haz. Necmeddin Turinay), Ankara, TOBB Yayınları, 2011, 1074

[9]      : Coşgun, Melek, Safahat’ın Asım Bölümünde Sosyal Değişme, Akademik Bakış Dergisi Uluslararası Hakemli Sosyal Bilimler

E-Dergisi, Ocak-Şubat 2013, S. 34, s. 1-13, 10)

[10] Mehmet Akif başka şiirlerinde de hürriyet kavramının ne kadar yanlış anlaşıldığını teşhir eder. (bk. Enginün, 1986: 219)

[XI] Bu vakanın karakterleri olan Sosyolog, Siyasetçi, Maliyeci ve Filozof hikâyede hedef alınarak isim verilmeden eleştirilen Rıza Tevfik, Ziya Gökalp, Hüseyin Cahit, Talat Paşa ve Cavit Bey’dir. (Huyugüzel, 1986: 40)

[12] Moran, Berna, Edebiyat Kuramları ve Eleştiri, İstanbul, İletişim Yayınları, 2008, 182-183

[13] :Somuncu, Selim, Berlin’den Necid Çöllerine Doğu’dan Ve Ba tı ’dan Haberdar Şiirler: Sa fahat’ın Beşin ci Kita bı: Ha tıralar, Hece Karakter Abidesi ve Bir Çığlık Olarak Mehmet Akif Özel Sayısı, 2008, S. 133, s. 293-309. 293)

[14] (Mithat Cemal’ den aktaran; Karataş, 2008: 269)

[15] Enginün, İnci, Mehmet Akif’te İrony, Ölümünün 50. Yılında Mehmet Akif Ersoy, İstanbul, Marmara Üniversitesi Yayınları, 1986. s. 212-221)

[16]    Ersoy, Mehmet Akif, Safahat, (Haz. Necmeddin Turinay), Ankara, TOBB Yayınları, 2011, 1086

[17] Asım’da değişkenlik arz eden sadece söylem, diyaloglar ve anlatım teknikleri değildir. Asım’ın söz varlığı üzerine yapı­lan bir çalışmada sözcük düzeyinde etimolojik olarak oldukça farklı kökenden gelme sözcüklere de dikkat çekilmiştir. Yapılan araştırmada Arapça kökenli 1225, Farsça 229, Fransızca 22, İtalyanca 15 ve Rumca 12 sözcük tespit edilmiştir. Ayrıca köken itibariyle az sayıda da olsa; Bulgarca, Çince, Ermenice ve Moğolca sözcüklerin de Asım’da yer aldığı tespit edilmiştir. (Kartalcık: 2008: 793-816)

[18] Asım’ın, lirizmi ve epik söylemi en güçlü mısraları “Şu boğaz harbi nedir? Var mı ki dünyada eşi?” diye başlayan mısraı müteakip gelen 42 beyitlik bölümdür. “Çanakkale Savaşı hakkında belki de bugüne kadar yapılmış en dikkat çekici ve etkili tasvirlerin yer aldığı (...) 42 beyitlik bölümde hamasî lirizm had safhaya çıkmaktadır” (Baldane, 2014: 131)

[19] Huyugüzel, Ömer Faruk, Mehmet Akif’in Asım’da Başvurduğu Anlatım Vasıtaları ve Teknikleri, Ölümünün 50. Yılında Mehmet Akif Ersoy, İstanbul, Marmara Üniversitesi Yayınları, 1986. s. 31-52, 41)

[20] Ersoy, Mehmet Akif, Safahat, (Haz. Necmeddin Turinay), Ankara, TOBB Yayınları, 2011, 1044

Bu haber toplam 340 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim