Bir zamanlar ramazan ayı üzerinden milenyumdan (2000) önce yaşadığımız din, ibadet, medeniyet, rejim ve devlet gibi ne kadar haddimizi aşan mevzu varsa tartışılırdı. Gündemi ibadet yoksunu eli kalem tutan bir azınlık belirler, büyük çoğunluk o gündeme takılırdı. Hiçbir konuda mutabakata varmadan yeni sene kaldığımız yerden devam ederdik. Çok şükür, son 15 yıldır böylesine saçma-sapan konular fazla gündeme gelmiyor. Toplumun yekûn ekseriyeti huzur içinde ibadetlerini yapıyorlar.
Bu ramazan eski hastalıklı kafalar yeniden boy gösterip bir bildiri yayınladılar. Bildiri metnindeki kavramlar daha önce farklı çevreler tarafından gündeme getirilir, toplum kutuplara ayrılırdı. Bu defa vazife küçük bir gruba kalmış, düşman cephesini savunma görevi onlara düşmüştü. “Laiklik, gericilik, şeriat, taliban” gibi kavramlarla donatılmış bildiride kısa metinle can havli ile bir çıkış yapmaya çalışmışlar. Ancak toplumda bir karşılık bulamadılar. Kimse bu arkaik metne sahip çıkmadı. Bir önceki yazıda seksenli yıllarda oruç tuttuğumuz için “gerici” muamelesi gördüğümüzü yazmıştım. Hala oruç tutuyorum, laiklik elden gider mi?
Geçen yazı Erzurum ve Ankara günlerimde yaşanan ramazan atmosferinden söz etmiştim. Bu defa 40 yılına şahitlik ettiğim İstanbul’da ramazanlardan söz edeceğim. İstanbul’da ramazan denince Fetihle başlayan takvime gitmek gerek. İstanbul uzun süre sadece Osmanlı Devleti’nin değil bütün İslam Aleminin başkenti idi. O nedenle İstanbul’da oluşan ramazan gelenekleri azalarak dünyanın her yerinde hala yaşanmaktadır. İstanbul, 20. yüzyılın başına kadar İslam Medeniyetinin başkenti olarak yaşadı. Takvimler, saatler “alaturka” zamanlara ayarlı idi. Hayat ibadet merkezli akıyor, işler ve ilişkiler bu düzlemde yürüyordu. Evler, mahalleler, semtler buna göre planlanmıştı. İnanç, insan ve mekân arasında bir bütünlük vardı.
Yazının devamı için:https://www.dirilispostasi.com/istanbulda-ramazan































Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.