15 Temmuz, Türkiye’nin devlet-toplum ilişkilerini ve dış politika önceliklerini yeniden şekillendiren tarihî bir kırılma noktasıdır. Önümüzdeki dönemde asıl mesele, güvenlik hassasiyetini muhafaza ederken toplumsal güveni yeniden inşa edebilmektir.
İlk olarak sosyal yönden 15 Temmuz’u ele alırsak şunu söylemek gerekir: 15 Temmuz’un belki de en fazla zarar verdiği alanlardan biri, Türkiye’deki sivil toplum kuruluşları (STK) ve vakıf kültürüne olmuştur. Unutulmamalıdır ki Anadolu, yüzyıllar boyunca bir vakıf medeniyeti olmuştur. Türklerin tarih boyunca en önemli hasleti diğerkâm bir millet olması, dini, dili ve ırkı ne olursa olsun mağdurun ve ezilenin yanında saf tutmasıdır. Bu durum basit bir retorik ya da şovenist birtakım terennümler olarak açıklanamaz; Anadolu’nun ücra köşelerindeki faaliyetler kadar uzak coğrafyalarda da aynı durum geçerlidir. Ezcümle, Türkler tarih boyunca hep “beklenen” olmuştur.
Fakat 15 Temmuz’da, güya dini görünümlü bir “cemaat”, darbe yapmaya kalkıp kendi devletimize ve milletimize bombalar yağdırınca, STK ve vakıf kültürü de ne yazık ki bundan payını almıştır. 15 Temmuz sonrasının en önemli alameti farikalarından biri, STK’lara ve genel anlamda sivil toplum faaliyetlerine yönelik yoğun saldırılar olmuştur. Daha doğru bir deyişle, bu yönde yoğun bir algı ve imaj çalışması yapılmış olmasıdır. Özellikle muhalif çevreler, sosyal medya başta olmak üzere, çeşitli mecralarda, sivil toplum ve STK kültürünü FETÖ’yle özdeşleştirmeye ve bu özdeşleştirme üzerinden kadim vakıf kültürünü töhmet altında bırakmaya çalışmıştır. İrili ufaklı tüm STK’lar bu durumu bizatihi tecrübe etmiştir. Önceden cemiyet içinde olmak, STK’lar içerisinde faal olmak olumlu bir hasletken, 15 Temmuz sonrasında “Aman dikkat, burası Türkiye, ne olur olmaz” psikolojisi toplumda hâkim bir kanaat gibi sunulmuştur. Hâlbuki FETÖ, ne tipik anlamda bir “cemaat” idi ne de bir sivil toplum kuruluşu idi. Daha sonra tüm çıplaklığıyla anlaşıldı ki, aslında uluslararası istihbarat örgütleriyle çalışan, ipi birtakım karanlık yapıların elinde olan bir örgüt söz konusuydu. Fakat bu durum, FETÖ özelinde nahoş bir tecrübe olarak anlaşılmak yerine, tüm vakıf ve STK kültürüne teşmil edildi. 2020’lerdeki pandemi de bu süreci tahkim etti.
Bu zincirdeki belki son ve talihsiz halka, 6 Şubat depremlerinde nevzuhur birtakım STK görünümlü yapıların palazlandırılıp, Kızılay gibi köklü ve muteber kurumların itibarsızlaştırılmaya çalışılmasıydı. Olağanüstü süreçlerde yaşanan tekil olaylar üzerinden Kızılay başta olmak üzere köklü ve muteber kurumları itibarsızlaştırmak akıl kârı değildir. Nitekim bugünlerde yürütülen soruşturmalar, deprem döneminde ve sonrasında milyarlarca lira toplayan türedi bir yapıyla ilgili çok ciddi iddiaları ortaya çıkarmaktadır. Aslında bu mukadder bir durumdur; çünkü Anadolu gibi cemiyet kültürünün, yardımlaşma ve dayanışmanın yoğun olduğu bir toplumda köklü kurumlar itibarsızlaştırılırsa, tabiat boşluk kabul etmeyecek ve bu kurumların yerine geçmek isteyen yapılar muhakkak ortaya çıkacaktır. Söz konusu dernek, tam da bu hassas dönemde ve Kızılay gibi kurumların linç edilmesiyle âdeta bir cazibe merkezi gibi konuşlandırıldı. Ve fakat günün sonunda hemen hiçbir vaadini yerine getiremediği, üstelik toplanan paralarla bahis oynandığı gibi iddiaların da muhatabı olduğu ortaya çıktı. 15 Temmuz sonrasında STK ve vakıf kültürünün aldığı hasar ve bu hasarı manipüle etmek isteyen yapıların ortaya çıkışı, bundan daha iyi anlatılamazdı sanırım.
Bu sebeple 15 Temmuz’dan çıkarılması gereken en mühim derslerden biri, sivil toplum ile örgütlü suç ya da gizli hiyerarşiler arasında net bir ayrım yapabilmektir. Güçlü devlet ile güçlü sivil toplum, birbirinin alternatifi değil tamamlayıcısıdır. Devletin ulaşamadığı birçok alanda vakıflar, dernekler ve gönüllü teşekküller tarih boyunca önemli roller üstlenmiştir. Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu şey sivil toplumu zayıflatmak değil; şeffaflığı, hesap verebilirliği ve hukuki denetimi güçlendirmektir. Böylece hem yeni FETÖ benzeri yapıların oluşmasının önüne geçilebilir hem de Anadolu’nun asırlardır taşıdığı vakıf ve dayanışma geleneği yeniden güç kazanabilir.
Politik yönden ise dış politika bağlamında 10 yıllık sürecin iyi analiz edilmesi gerektiğini düşünüyorum. Zira Türkiye’nin dış politikada gelecek on yıllarda etkisini yoğun şekilde göreceğimiz gelişmeler, son 10 yılda vuku buldu. Aslında 15 Temmuz’u bir milat olarak almak yerine, süreci 2012-2013’ten başlatmak daha makul görünmektedir. 2013’ten itibaren Türkiye’nin gidişatından ve bölgesel bir aktör olma temayülünden bariz bir rahatsızlık vardı. Amaç kesinlikle Erdoğansız bir Türkiye idealiydi. Bence mücadele tam da burada başladı, ancak nispeten daha düşük voltajda devam etti. 15 Temmuz, bir anlamda 2013’ten beri alttan alta devam eden mücadelenin en somut tezahürüydü.































Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.