Yazmaya çocuk denecek yaşta, kaynağına erişemediğim saiklerle başladığımdan olsa gerek hayallerin mi yoksa gerçeklerin mi tesirinde kaldığımı bilemiyorum. Bugün yazmak bir boşluğu doldurmaya, bir eksiği tamamlamaya, yanlışı düzeltmeye matuf bir eylemmiş gibi geliyor bana. Hiç değilse açıklamak... Varlığa bir izah getirmek, nesneyi yarayacağı bir işe koşmak, eşyayı yerli yerine koymak. İnsan belki hayaller kurarak başlar yazmaya fakat zamanla koşullar ona ne ve niçin yazması gerektiğini fısıldar.
Anlatmanın arkaik yanı düşünüldüğünde, anlatının kutsal yanı var gibi görünüyor. Sizce de öyle midir?
Sessizliği kimin bozduğuna bakmak gerek. İlk kim söz aldı ve ne anlattı? İlahiyatın sınırlarına girmeden açıklığa kavuşturulamayacak bir mesele. Âdem Peygamber, ona öğretilen kelimelerle ne yaptı mesela? İlk anlatan oysa anlatmak da kutsal oluyor diyebilir miyiz? Peki, anlatmak nedir? Bugün anlatmayı, anlamı deforme etmek hatta perdelemek diye de algılamak mümkün. Anlatmanın hangi formunu dikkate alacağımız da başka bir soru işareti. Hikâyenin, yüzyıllar boyunca gerçek olanın dışına çıkmamaya direndiği belirtilir kaynaklarda. Demek oluyor ki hikâye, yalanla temas kurarak yeni bir yatak buldu kendine akacak. Bu durumda anlatmak dediğimiz şey de gerçeği manipüle ederek yoluna devam etti. O halde kutsallık, anlatmanın biçiminden hatta muhtevasından ziyade niyetinde aranabilir.
Devamı: https://www.kitaphaber.com.tr/gunumuzun-anlaticilari-huseyin-ahmet-celik-ile-konustuk-k4715.html































Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.