• İstanbul 27 °C
  • Ankara 25 °C

Hatıralar Birikintisi

Eyyüp AZLAL

Doksanlı yıllarda üniversitede öğrenciydik. O zamanlar arkadaşlarımızda cep telefonu yoktu. Çoğunda da ev telefonu yoktu. İletişim aracımız daha çok mektuptu. O zaman çevremizde  iki ankesörlü telefon vardı. Biri üniversitede diğeri  ise kaldığımız yurttaydı. İstanbul’a ilk geldiğimiz günlerde bu telefonlara ihtiyacımız çok olurdu. Çünkü mektup yazacak zamanımız yoktu. Hele para istemek, havale para göndermek mesele idi. Parayı bulmak da meseleydi.

Gerek fakültede gerekse de yurtta ankeserlü telefon kuyruğu uzun sürerdi. Fakültede kuyruğa girsen o günkü dersin giderdi. Yurtta telefon sırasını beklesen akşam yemeğini kaçırırdın. Bu telefon görüşmelerinde ailemizle “Kalacak yer buldun mu? Okula kayıt yaptın mı?...Ailemizin merakını gidermek zorundaydık. .

Mecburen ankesörlü telefon kuyruğuna girerdik. Bir saat sonra sıra bana gelir; anne ve babamla on dakika da olsa konuşurdum. On dakikayı aştın mı itiraz sesleri gelirdi. “ Hocam, Hocam yeter artık sıra bize de gelsin.” Nidalarını hiç unutmam... Üniversiteye başladığımız gün artık hoca olmuştuk. Üniversitede öğrencilerin  birbirine hocam diye hitap etmesi bir nezaket gösterisi olmasının yanında şu anlamı da taşıyordu: Bak kardeşim artık hoca olacaksın, adam olacaksın yani. Ona göre davranışlarına dikkat et. Ağırbaşlı ol, demekti.

O zamanlar Anadolu’da her evde telefon bulunmuyordu. Şükür ki şehrimizde, şehrimizde de mahallemizde, mahallemizde de evimizde telefon vardı. Önceleri haftada bir telefon görüşmelerimiz olurdu. Sonra yurda döndüğümüz vakit sırayı boş görünce hemen ankesörlü telefona yönelirdik.

Telefon dışındaki zamanlarımız da velud geçerdi. Kırtasiyeciden ortaboy üç ajanda almıştım. İlkinde mektup denemeleri, ikincisinde günlükler, üçüncüsünü de hikaye, şiir ya da denemenin denemesi için kullanırdım. Bunlar içerisinde Mektup denemesi olarak kullandığım ajandam önemliydi. Okul zamanı aileme, diğer şehirlerde okuyan arkadaşlarıma, memlekette kalan dostlarıma ve  bir de hocalarıma yazdığım mektupların bir nüshasını bu ajandaya yazardım. Dedim ya bu ajanda aslında yazacağım mektubun bir denemsiydi ki hep kurşun kalemle yazardım.  Yaz aylarında ise  üniversitede beraber okuduğum, yeni tanıştığım arkadaşlarıma mektup yazardım.

 Bu mektuplar içerisinde en çok edebiyat öğretmenlerimle mektuplaşırdım. Sonraları ise mektuplaştığım edebiyat hocalarımın sayısı bire düştü.  Bu hocamla mektuplaşmam uzun sürmüştü. Hoca, mektubuna başlarken  epigraf kısmında  Nazım Hikmet’in bir şiiriyle ya da özlü bir sözüyle başlardı. Ben de yazdığım mektubun epigraf kısmında genelllikle Sezai Karakoç’a ait bir kaç mısra ya da özlü bir söz ile  cevap verirdim.

Hocamız  kendisine yazdığım cevabi mektuplara ilk başta çok şaşırmıştı. Önceleri “Hani Nazım Hikmet’i anlatmıştım sana, ondan bir şeyler söylesene bana” demişti. Daha sonra da “Bari Nazım Hikmet’e karşılık Necip Fazıl’ın şiiriyle, sözleriyle cevap vereydin” diye sitem dolu mektuplar alırdım.

Halbuki hocam, bizi/beni böyle kamplaşma sürecine dahil etmeseydi Nazım’da da bazı hikmet arayışına girebilirdim. Nitekim bugün buradan baktığımızda telafisi olmayan mağduriyetler yaşamışız edebiyat adına. Bugün değil fikir, fikirsizlik bizi öldürüyorsa o günlerin ideolojik virüslerindendir.

Önceleri anlamamıştım bu hocamızın neden böyle sitem ettiğini. Kendime yeni bir düşünce dünyamı kurmuştum da hocamız bundan mı rahatsızlık duyuyordu acaba. Daha doğrusu düşünce dünyam yeni yeni şekillenmişti. İsmet Özel gibi soldan sağa, sağdan sola bir kaymaya da uğramamıştım.

Bir  zamanlar kamplaşmaların idolleri (kahramanları) oluşturulurdu.  Fakat  bu kamplaşmaların idolleri (kahramanları) bir süre sonra kurbanı olurlardı bu kamplaşmalara. Öncü insanlar aranırdı kamplaşmalara. Necip Fazıl-Nazım Hikmet taraftarları da böyle bir atmosferden doğmuştu.  Cemil Meriç’in bir sözünü hatırlarsak ne demek istediğim daha iyi anlaşılacak.

“Biz, ideolojilere nezleye yakalanır gibi yakalanırdık.”

Necip Fazıl’a karşı olanlar Necip Fazıl’ın kim olduğunu bilmiyorlardı. Nazım Hikmet’e karşı olanlar Nazım’ın şiirinden ve fikrinden bihaberdiler. Halbuki o zamanlar Ahmet Hamdi Tanpınar, -edebi dilini saygımız var- bize sağcı olarak sunulurdu ama din adına, Allah, adına, peygamber adına bir söylemi varmıydı, hatırlamıyorum.

Bütün bunlardan üçüncü bir yol olarak o dönemin bazı gençleri sağ-sol çatısı altında militanlaşmadan Necip Fazıl’ı da üstad bilip Nazım’dan da bazı hikmet arayışına girmiştik. Sezai Karakoç, o dönemde bize böyle bir yol sunmuştu.

Bu yazı toplam 146 defa okunmuştur.
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim