• İstanbul 25 °C
  • Ankara 21 °C
  • İzmir 25 °C
  • Konya 22 °C
  • Sakarya 22 °C
  • Şanlıurfa 26 °C
  • Trabzon 22 °C
  • Gaziantep 24 °C
  • Bolu 12 °C
  • Bursa 21 °C

Kurban: Yakınlığın, Teslimiyetin ve Paylaşmanın Bayramı

Kurban: Yakınlığın, Teslimiyetin ve Paylaşmanın Bayramı
Musa Kazım Arıcan

Kurban Bayramı, insanın Allah’la, kendisiyle, toplumla, tabiatla ve tarihle kurduğu ilişkinin en derin ifadelerinden biridir. Kurbanı yalnızca bir hayvan kesme eylemine indirgemek, onun taşıdığı büyük manayı daraltmak olur. Onu sadece geleneksel bir ritüel gibi görmek de eksik bir bakıştır. Çünkü kurban, İslam düşüncesinde hem bireysel bir ibadet hem ahlaki bir terbiye hem toplumsal bir dayanışma hem de medeniyet kurucu bir şuur hâlidir.

Kurban kelimesinin kökünde “yakınlaşmak” vardır. Bu yakınlaşma, sadece mekânsal bir yakınlık değildir; kalbin, iradenin, ahlakın ve bütün varoluşun Allah’a yönelmesidir. İnsan kurbanla aslında şunu ilan eder: Ben sahip olduklarımın mutlak sahibi değilim. Bana verilen nimet, bana emanet edilmiştir. Bu emaneti ancak paylaşarak, arınarak, teslim olarak ve şükrederek anlamlı kılabilirim.

Bu bakımdan kurban, sadece bir ibadet değil, aynı zamanda bir varlık anlayışıdır. İnsan kendisini merkeze koyduğunda sahip olduklarını mutlaklaştırır; malını, makamını, nefsini, arzusunu, gücünü ve ihtirasını büyütür. Zamanla bütün bunlar insanın iç dünyasında sahte kutsallıklara dönüşür. Kurban ise bu sahte kutsallıkları kırar. İnsana mülkün hakiki sahibini hatırlatır. Modern insanın en büyük hastalıklarından biri olan sahip olma tutkusuna karşı kurban, derin bir ahlak terbiyesidir.

Kur’an-ı Kerim kurbanın hakikatini son derece açık biçimde ortaya koyar: “Onların ne etleri Allah’a ulaşır ne de kanları; O’na ulaşacak olan yalnızca sizin takvanızdır.” Bu ayet, kurbanın biçim ile öz arasındaki dengesini tayin eder. Elbette kurbanın bir şekli, fıkhî bir formu, usulü, zamanı ve şartları vardır. Fakat onun ruhu takvadır. Takva yoksa kurban yalnızca kesim olur. Teslimiyet yoksa yalnızca et paylaşımı olur. Merhamet yoksa yalnızca gelenek olur. Şükür yoksa yalnızca sofraya dönüşür.

Hz. Âdem’in iki oğlunun kurbanı bize bu hakikati ilk insanlık tecrübesi üzerinden öğretir. Allah’a sunulan şeyin değeri, onun maddi niteliğinden önce kalpteki niyetle ilgilidir. Habil’in kurbanı kabul edilir; çünkü onda ihlas, cömertlik ve takva vardır. Kabil’in kurbanı reddedilir; çünkü onda cimrilik, haset ve nefsin karanlığı vardır. Demek ki kurban, insanın önce iç dünyasını sınar. İnsan neyi verdiğinden önce, nasıl verdiğiyle imtihan edilir.

Fakat kurban denildiğinde insanlık hafızasında en güçlü sembol hiç şüphesiz Hz. İbrahim ve Hz. İsmail kıssasıdır. Bu kıssa yalnızca tarihî bir hadise değil, iman psikolojisinin en derin anlatılarından biridir. Hz. İbrahim’in imtihanı, insanın en sevdiğiyle sınanmasıdır. Hz. İsmail’in teslimiyeti ise insanın Allah karşısında iradesini, sabrını ve rızasını kemale erdirmesidir. Bu yüzden kurban, İbrahimî bir adanış ve İsmailîbir teslimiyettir.

Burada asıl mesele şudur: Her insanın bir “İsmail’i” vardır. Kimi için bu maldır, kimi için makamdır, kimi için şöhrettir, kimi için evlattır, kimi için gençliktir, kimi için nefsin bitmeyen arzularıdır. Kurban Bayramı insana şu soruyu sordurur: Benim Allah’a yaklaşmama engel olan şey nedir? Beni hakikatten, merhametten, adaletten ve kulluk şuurundan uzaklaştıran bağ nedir? İşte kurban, bu engeli fark etme ve onu aşma iradesidir.

Bu açıdan bakıldığında kurban, aynı zamanda psikolojik bir arınmadır. İnsan verme eylemiyle cimriliğini kırar. Paylaşma eylemiyle bencilliğini aşar. Teslimiyetle kaygılarını yatıştırır. Şükürle varlığını yeniden anlamlandırır. Modern psikolojinin “ben merkezli” insanı çoğu zaman sahip oldukça güçleneceğini zanneder. Oysa İslam ahlakı insana başka bir hakikati öğretir: İnsan yalnızca sahip oldukça değil, verebildikçe de büyür. Hatta çoğu zaman insanı kemale erdiren şey, tuttuğu değil, Allah için bırakabildiğidir.

Kurbanın sosyolojik anlamı da en az bireysel anlamı kadar önemlidir. Kurban, toplumda kardeşlik, dayanışma ve sosyal adalet duygusunu diri tutar. Özellikle yoksulun, muhtacın, kimsesizin, et alma imkânı sınırlı olan ailelerin bayram sevincine katılması, kurbanın en önemli toplumsal hikmetlerinden biridir. Kurban eti yalnızca bir gıda değildir; hatırlanmanın, görülmenin, toplumun bir parçası olmanın sembolüdür.

Bu bakımdan kurban, servetin toplum içinde dolaşmasını sağlayan ahlaki bir mekanizmadır. Zengin, malın yalnızca biriktirilecek değil, paylaşılacak bir nimet olduğunu öğrenir. Fakir, toplumun dışında bırakılmadığını hisseder. Komşuluk, akrabalık, mahalle ve ümmet bilinci yeniden canlanır. Kurban sofrası yalnızca etin piştiği yer değildir; gönüllerin yakınlaştığı, kırgınlıkların onarıldığı, duaların çoğaldığı bir rahmet sofrasıdır.

Fakat burada önemli bir uyarıya da ihtiyaç vardır. Kurban asla gösterişe, israfa, rekabete ve statü gösterisine dönüştürülmemelidir. Kurbanın ruhu tevazudur. Kurban kesen kişi bunu sosyal medya gösterisine, ekonomik güç ilanına ya da et stoklama yarışına dönüştürürse ibadetin ahlaki derinliğini zedeler. Kurban, buzlukları doldurma bayramı değildir; gönülleri doyurma, fakirin sofrasına bereket taşıma, kalpleri birbirine yaklaştırma bayramıdır.

Her yıl gündeme gelen “kurban kesmek yerine yardım edelim” tartışmalarına da bu çerçeveden bakmak gerekir. Elbette yoksula yardım etmek büyük bir erdemdir. Zekât, sadaka ve infak İslam’ın temel ahlaki sorumlulukları arasındadır. Ancak bir ibadetin yerine başka bir iyilik ikame edilemez. Kurban, kendine mahsus formu, zamanı ve anlamı olan bir ibadettir. Doğru olan, kurbanı ortadan kaldırmak değil; onu ruhuna uygun biçimde yerine getirmek ve bunun yanında yıl boyunca yoksula, mazluma, ihtiyaç sahibine destek olmaktır.

Kurbanın tarihsel boyutu da dikkat çekicidir. İnsanlık tarihi boyunca pek çok toplumda kurban uygulamalarına rastlanmıştır. Farklı kültürlerde kurban kimi zaman şükür, kimi zaman adak, kimi zaman kefaret, kimi zaman da kutsalla ilişki kurma biçimi olarak görülmüştür. Akademik çalışmalarda kurbanın canlı ve cansız sunular şeklinde, kanlı ve kansız biçimlerde çeşitli toplumlarda var olduğu belirtilir. Türk kültüründe de kurbanın hem İslam öncesi hem İslam sonrası biçimleriyle toplumsal hayatın önemli bir parçası olduğu görülür.

Ancak İslam, kurbanı arkaik korkuların, mitolojik beklentilerin ve kan merkezli kutsallık anlayışlarının ötesine taşımıştır. Cahiliye dönemindeki putlara kan sürme, kurbanı taşların üzerine bırakma, kutsalı kanla memnun etme anlayışı İslam’la birlikte dönüştürülmüştür. İslam, kurbanın merkezine kanı değil takvayı; korkuyu değil teslimiyeti; büyüyü değil ibadeti; israfı değil paylaşmayı koymuştur.

Bu yönüyle kurban, insanın tabiatla ilişkisini de yeniden düşünmeye çağırır. Çünkü kurban, hayvana eziyet etmeyi değil, canlıya karşı merhametli ve sorumlu davranmayı gerektirir. İslam ahlakında kesilecek hayvana dahi şefkatle davranmak, onu korkutmamak, eziyet etmemek, kesimi ehil ellerle ve usulüne uygun biçimde yapmak ibadetin ayrılmaz bir parçasıdır. Bu bize şunu gösterir: Kurban, merhametin askıya alındığı değil, merhametin en fazla hatırlanması gereken bir ibadettir.

Bugün şehir hayatı, insanı hayvanla, toprakla, üretimle ve tabiatla olan bağından büyük ölçüde koparmıştır. Soframıza gelen nimetin hangi emeklerden geçtiğini çoğu zaman bilmiyoruz. Gıdayı market rafında, eti paket içinde, nimeti sadece tüketilecek bir ürün olarak görüyoruz. Kurban Bayramı, insana nimetin ardındaki hayatı, emeği, yaratılışı ve sorumluluğu hatırlatır. Bu nedenle kurban, modern tüketim kültürüne karşı da güçlü bir bilinç çağrısıdır.

Kurban Bayramı aynı zamanda aile, akrabalık ve toplumsal hafıza bayramıdır. Bayram sabahı camilere yönelen insanlar, kesilen kurbanlar, paylaşılan etler, ziyaret edilen büyükler, sevindirilen çocuklar, hatırlanan ölüler, edilen dualar; bütün bunlar bir toplumun manevi dokusunu örer. Bayramlar, bir milletin yalnızca tatil günleri değildir; ortak hafızasının, ahlaki sürekliliğinin ve manevi direncinin günleridir.

Bugünün dünyasında yalnızlık, bireycilik, kopukluk ve ilgisizlik giderek artıyor. İnsanlar aynı şehirlerde yaşıyor ama birbirinden habersiz kalabiliyor. Aynı apartmanda oturanlar birbirinin derdini bilmeyebiliyor. Aynı sofraya oturanlar bile bazen aynı duyguyu paylaşamayabiliyor. İşte bayramlar bu kopuşa karşı toplumsal bir onarım imkânıdır. Kurban Bayramı ise bu onarımı yalnızca sözle değil, fiilî bir paylaşmayla gerçekleştirir.

Kurbanın en derin anlamlarından biri de şükürdür. İnsan kurbanla, kendisine verilen nimetlerin farkına varır. Sağlığın, ailenin, rızkın, huzurun, güvenliğin, sofradaki ekmeğin, bardaktaki suyun bile ne büyük nimet olduğunu yeniden hatırlar. Şükür, sadece dille “Elhamdülillah” demek değildir; nimeti yerli yerince kullanmak, paylaşmak, israf etmemek ve emaneti sahibini unutmadan taşımaktır. Kurban bu anlamda şükrün ete, sofraya, komşuluğa ve kardeşliğe dönüşmüş hâlidir.

Elbette kurbanın asıl yönü Allah’adır. İnsan kurbanla Rabbine yaklaşmak ister. Fakat bu yaklaşma, insanı toplumdan uzaklaştırmaz; tam tersine topluma daha merhametli, daha adil, daha cömert bir varlık olarak döndürür. Allah’a yakınlık iddiası, insanlara karşı merhametle doğrulanır. Bir ibadet insanı daha mütevazı, daha adil, daha duyarlı, daha paylaşımcı kılmıyorsa orada yeniden düşünülmesi gereken bir eksiklik vardır.

Bu nedenle Kurban Bayramı, sadece ibadetin değil, ahlakın da bayramıdır. Sadece teslimiyetin değil, sorumluluğun da bayramıdır. Sadece kesmenin değil, paylaşmanın; sadece vermenin değil, arınmanın; sadece sofraya et koymanın değil, kalbe merhamet koymanın bayramıdır.

Bugün dünyamızın en çok ihtiyaç duyduğu şeylerden biri de tam olarak budur: Merhametle kurulmuş bir medeniyet dili. Çünkü insanlık, teknolojik olarak büyüdü; fakat merhamet bakımından aynı ölçüde olgunlaşamadı. Servet arttı; fakat paylaşma ahlakı aynı ölçüde güçlenmedi. İletişim çoğaldı; fakat kardeşlik duygusu zayıfladı. İnsan daha çok şeye sahip oldu; fakat bazen daha az şükreder hâle geldi.

Kurban Bayramı bize bu gidişatı durup yeniden düşünme imkânı verir. İnsana, varlığın merkezinde kendisinin değil, Allah’ın olduğunu hatırlatır. Malın, makamın, gücün ve hayatın emanet olduğunu öğretir. Vererek eksilmeyeceğimizi, paylaşarak çoğalacağımızı, teslim olarak özgürleşeceğimizi, şükrederek huzur bulacağımızı gösterir.

Sonuçta kurban, Allah’a yaklaşmanın, nefsi terbiye etmenin, toplumu onarmanın ve nimeti paylaşmanın adıdır. Kurban Bayramı da bu büyük anlamın yılda bir kez toplumsal hayatta görünür hâle geldiği mübarek bir zamandır. O gün insan sadece kurban kesmez; içindeki cimriliği, bencilliği, kibri, hırsı ve gafleti de kesmeye niyet eder. Sadece et dağıtmaz; rahmet, hatırlanma, kardeşlik ve dua dağıtır.

Kurban bize şunu öğretir: İnsan sahip olduklarıyla değil, Allah için verebildikleriyle olgunlaşır. Yakınlık, sadece dilde değil; iradede, ahlakta, paylaşmada ve teslimiyette gerçekleşir. Bayram ise bu yakınlığın toplumla, tabiatla, tarihle ve insanlıkla buluştuğu rahmet iklimidir.

Ve belki de Kurban Bayramı’nın bize bıraktığı en derin çağrı şudur: Allah’a yaklaşmak isteyen insan, önce nefsinin merkezini kırmalı; sonra elini, sofrasını ve gönlünü başkalarına açmalıdır. Çünkü kurban, yalnızca kesilen bir hayvan değil; insanın içinde büyüttüğü bencilliğe, sahiplenme tutkusuna ve gaflete karşı verilmiş büyük bir ahlaki cevaptır.

 

Bu haber toplam 580 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim