- Hakkımızda
- TYB Ödülleri
- Genç Yazarlar Kurultayı
- Kitaplık
- Ahlâk Şûrası
- Yazar Okulu
- Mehmet Âkif Ersoy
- Türkçe Şûrası
- Milletlerarası Şehir Tarihi Yazarları Kongresi
- Yayınlar
- Söyleşi
- Şube Haberleri
- Salgın Edebiyatı
- Şiir Şölenleri
- Haberler
- Kültür Kervanı
- Mesnevi Okumaları
- Kültür & Sanat Haberleri
- Kırklar Meclisi
- Duyurular
- Biyografiler
19 Ağustos 2026- İstanbul30°C▼
- Ankara32°C
- İzmir38°C
- Konya31°C
- Sakarya33°C
- Şanlıurfa36°C
- Trabzon27°C
- Gaziantep33°C
AMANOSLARIN GÖLGESİNDE BİRKAÇ GÜN, BİR ANADOLU ANASI VE NESİLDEN NESİLE AKAN İRFAN ÜZERİNE

15 Ağustos 2026 Cumartesi 10:06
Musa Kâzım ARICAN
ASBÜ/TYB
Ana Kucağına Yolculuk
Bazı yolculuklar bir yere gitmek için yapılmaz; insan bazen bir yere dönmek için yola çıkar.
Gitmekle dönmek arasında görünüşte yalnızca yön farkı vardır. Hâlbuki insanın gönlünde ikisi bambaşka anlamlara gelir. Giderken önünüzde bilinmeyen vardır, dönerken sizi bekleyen hatıralar. Giderken yeni bir yere yaklaşırsınız, dönerken kendinizin eski bir hâline. Giderken yollar uzar; dönerken yıllar kısalır.
11 Ağustos akşamı Ankara’dan güneye doğru yola çıktığımızda içimde tam da böyle bir dönüş hissi vardı. Hanımımla ve en küçük evladımla birlikte kimseye haber vermeden yola koyulduk. Niyetimiz küçük bir sürpriz yapmaktı. Ankara geride kaldı; şehirler, yollar ve gecenin karanlığı birbirini takip etti. Saatler ilerledikçe çocukluğumun coğrafyasına, Çukurova’nın bereketli düzlüklerine ve ulu Amanosların eteklerine yaklaşıyorduk.
Gece saat 22.00–23.00 sularında Karakese’deki ana ocağının kapısına vardığımızda, uzun bir yolun sonunda değil de sanki uzun yılların ardından o kapıyı yeniden çalıyormuşum gibi hissettim.
Kapı açıldığında doksan yaşlarına yaklaşmış babamla seksen yaşlarını süren anamın yüzünde önce şaşkınlığı, ardından insanın bir ömür unutamayacağı o tarifsiz sevinci gördüm. Bazı kavuşmaların uzun cümlelere ihtiyacı yoktur; bir bakış, bir sarılma, ana-baba ocağının kokusu bazen her şeyi anlatmaya yeter.
O anda Rabbime şükrettim. Bir evladın anne ve babası hayattayken onlara yeniden dönebilmesinin, birkaç günlüğüne de olsa yanlarında bulunabilmesinin, aynı sofraya oturup aynı çatı altında geceleyebilmesinin, sabah onların sesine uyanıp bir bardak çayı birlikte içebilmesinin ne büyük nimet olduğunu yeniden hissettim.
İnsan bazen ömür diye aradığı şeyin birkaç güne, hatta birkaç saate sığabildiğini böyle zamanlarda anlıyor.
Hafta sonuna kadar Amanosların eteğinde, ana ocağında ve baba yurdunda bulunmayı nasip eden Rabbime hamdolsun.
**
Karakese: Bir Köyden Fazlası, Bir Hafıza
İnsan doğduğu veya büyüdüğü yere hiçbir zaman yalnızca coğrafya olarak bakamaz. Başkasının haritada gördüğü bir yer, sizin için yüzlerce hatıranın, sesin, kokunun, insanın ve hikâyenin üst üste yığıldığı bir hafıza mekânıdır.
Karakese benim için böyledir.
Çukurova’nın bereketli ovalarının Akdeniz’e doğru açıldığı, Torosların devamı olan ulu Amanosların gölgesinin ovanın üzerine düştüğü bir coğrafya… Dörtyol’un Karakese’si. Bir tarafta deniz, bir tarafta dağ; bir yanda narenciye bahçeleri ve bereketli toprak, öte yanda tarihin ağır ve vakur hatırası.
Bu topraklar Millî Mücadele’nin ilk direniş ruhunun yükseldiği, ilk kurşun hafızasının milletimizin ortak şuuruna kazındığı yerlerdendir. Sonraki yıllarda Hatay Türk Devleti’nin bünyesinde yer alan ve nihayet anavatana katılan bu coğrafyada tarih yalnız kitaplarda yaşamaz; ailelerin hafızasında, evlerde anlatılan hikâyelerde, dedelerin isimlerinde, mezarlıklarda, mahallelerde ve dağ yollarında yaşamaya devam eder.
Bir milletin büyük tarihiyle bir ailenin küçük tarihi bazen aynı avluda buluşur.
Hatay’ın bahadır, yiğit ve kahraman şehri Dörtyol, bu sebeple benim için yalnız doğduğum veya mensubu bulunduğum bir coğrafya değildir. Dünyanın neresine gidersem gideyim onun adını bir iftihar vesilesi olarak taşırım. Çünkü insan bazı şehirlerde doğar; bazı şehirler ise insanın içinde doğmaya devam eder.
**
Akdeniz’e Bakan Terasta Bir Sabah
Ertesi sabahın benim için ayrı bir anlamı vardı. Amanosların üzerinden yükselen güneş yavaş yavaş ovaya yayılırken evin Akdeniz’e bakan terasında oturduk: Babam, anam, ağabeyim, hanımım, evladım ve ben…
Önümüzde kahvaltı, ardından çay ve kahve; karşımızda Akdeniz’in maviliği, arkamızda Amanosların vakur gölgesi vardı.
İnsanın ömründe bazı sofralar, üzerindeki yiyeceklerden dolayı değil etrafında oturan insanlar sebebiyle bereketlidir. O sabahki sofra da benim için öyleydi. Doksanına yaklaşmış babanızın yanında oturmak, seksen yaşındaki ananızın elinden bir şey yemek, onların hâlini hatırını sormak, eski günlerden konuşmak, arada susup denize bakmak, kahvenin soğuduğunu fark etmeden hasbihal etmek…
Bunların kıymetini insan yaşı ilerledikçe daha iyi anlıyor.
Gençken zamanı önümüzde uzanan sonsuz bir yol zannediyoruz. Sonra öğreniyoruz ki zaman bir yol değil, eksilen bir emanettir. İnsan anne ve babasının yaşlandığını gördükçe kendi çocukluğunun da yaşlandığını fark ediyor.
O sabah terasta otururken gözüm anamın ellerine takıldı. Yıllarca toprağa değmiş, hamur yoğurmuş, inek sağmış, kumaş kesmiş, çocuk büyütmüş, hasta başında beklemiş, düğün kazanı karıştırmış ve nihayet dua için semaya açılmış eller…
Birden anladım ki bu birkaç günlük yolculuk yalnız Karakese’ye yapılmış bir ziyaret değildi. Aynı zamanda anamın hayatına, kendi çocukluğuma ve bizi biz yapan aile irfanına doğru bir yolculuktu.
Çünkü bazı annelerin hayatını anlatmak yalnız bir kadının biyografisini anlatmak değildir; Anadolu’nun asırlardır taşıdığı büyük medeniyet yükünü, görünmeyen emeğini, sessiz irfanını ve nesilden nesile aktardığı ahlâkı anlatmaktır.
Benim anam da böyledir.
**

Bir Anadolu Anasının Portresi: Semiha Ana
Nüfustaki adı Sabiha’dır. Fakat onu tanıyanların dilinde Semiha’dır.
Kimisi için Semiha Abla, kimisi için Semiha Teyze, kimisi için hala, kimisi için bacı, kimisi için komşu, kimisi için sırdaş; kimisi içinse dara düştüğünde kapısını çalacağı bir akıl insanıdır.
Bizim için ise her şeyden önce anadır.
Belki isminin zaman içerisinde böyle yeniden şekillenmesi tesadüf değildir. Çünkü “Semiha” denildiğinde benim zihnimde yalnız bir isim değil; cömertlik, çalışkanlık, maharet, merhamet, fedakârlık, cesaret ve dua ile örülmüş uzun bir ömür belirir.
O benim anamdır; fakat yalnız benim anam değildir. Çocuklarının, torunlarının, akrabalarının, komşularının, sofrasına oturanların, derdini anlatanların ve duasını isteyenlerin de Semiha Ana’sıdır.
Bazı anneler yalnız çocuklarını büyütmez; bir evi, bir aileyi, hatta bir sülaleyi ayakta tutarlar. Dağılmaya yüz tutanları birbirine bağlar, bir mahallenin hafızasına dönüşürler. Toprağa dokunduklarında bereket, kumaşa dokunduklarında elbise, kazanın başına geçtiklerinde sofra, hastanın başında durduklarında şifa ümidi, bir evladın başına ellerini koyduklarında dua olurlar.
Anamın hayatına baktığımda bütün bunları bir arada görüyorum.
**
Bir Konaktan Bir Başka Konağa
Semiha Ana hayata yokluk içerisinde başlamış bir kadın değildir. Köklü, itibarlı ve imkân sahibi bir ailede yetişmiştir. Babası varlıklı bir esnaf, aynı zamanda bağı bahçesi bulunan ve çevresinde itibarı olan bir insandır. Çocukluğu bir konakta, belirli bir imkân içerisinde geçmiştir.
Fakat varlık onu şımartmamış, rahatlık onu tembelleştirmemiştir. Tam tersine, sahip olunan nimetin ancak emekle, paylaşmayla ve insanlara fayda sağlamakla anlam kazanacağını öğrenmiştir.
Sonra yine zanaat sahibi, bağı bahçesi ve konağı bulunan başka bir aileye gelin gitmiştir. Bir konaktan bir başka konağa…
Fakat o, “konağın hanımı” olmayı oturmak, beklemek ve hizmet görmek şeklinde anlamamıştır. İmkânı sorumluluğa, varlığı paylaşmaya, evin büyüklüğünü sofranın genişliğine, ailenin imkânını çocukların geleceğine dönüştürmüştür.
Belki onun karakterini anlatan temel ölçülerden biri de budur: Varlığın içinde yetişmiş fakat emeğin kıymetini hiçbir zaman unutmamıştır.
**
Toprağın Dilini Bilen Kadın
Anamın hayatında toprak hiçbir zaman uzaktan seyredilen bir manzara olmadı. Toprak onun için emekti, ekmekti, bereketti, helâl rızıktı; sabır ve tevekküldü. Bir tohumu toprağa bırakıp aylar sonrasını bekleyebilme iradesi ve ümidiydi.
Tarla işlerinin hemen hepsini yapardı. Fasulyesini eker, salatalığını yetiştirir, kabağını diker; domatesi, patlıcanı, biberi toprakla buluştururdu. Neyin ne zaman ekileceğini, hangi bitkinin ne kadar su istediğini, hangi toprağın hangi ürünü sevdiğini kitaplardan değil, uzun yılların tecrübesinden bilirdi.
Bugün “organik üretim”, “yerel tarım”, “sürdürülebilir hayat” gibi kavramlarla anlattığımız nice şey, Anadolu kadınlarının hayatında zaten tabii bir yaşayış biçimi olarak vardı. Onların bilgisi akademik terminolojiden değil, toprakla hemhâl olmaktan doğuyordu.
Anamın ellerinde nasır, alnında ter, gönlünde tevekkül vardı. Tohumu atmak ondan, yağmuru göndermek Allah’tan; çalışmak ondan, bereketi vermek Allah’tan… Bu yüzden onun çalışma ahlâkında telaş değil, gayretle teslimiyetin dengesi vardı.
Fakat tarla, gündelik işlerinden yalnızca biriydi. Evde beş-altı inek bulunurdu. Gün doğmadan hayvanların bakımı başlardı: inekler sağılır, yemleri verilir, altları temizlenir, suları kontrol edilir; akşam olduğunda aynı işler yeniden yapılırdı. Bir gün değil, bir hafta değil, yıllarca…
Hayvancılığın ve çifçiliğin tatili yoktur. Bayram sabahında da hayvan acıkır, kışın soğuğunda da sağım bekler, yazın kavurucu sıcağında da bakım ister.
Anam bunlardan yüksünmezdi. Çünkü onun dünyasında çalışmak hayatın dışındaki ağır bir vazife değil, bizzat hayatın kendisiydi.
Çocukken bunların hiçbirinin olağanüstü olduğunu düşünmüyorsunuz. Sabah kalkıyorsunuz; süt hazır, yoğurt hazır, ekmek var, yemek var, ev düzenli, elbiseler temiz, hayvanlar bakılmış, tarla ekilmiş, misafir ağırlanmış…
Sonra büyüyorsunuz ve fark ediyorsunuz ki bunların hiçbiri kendiliğinden olmamış. Görünmeyen yerde bir kadın yıllarca durmaksızın çalışmış.
**
Buzağının Hakkı: İlk Adalet Dersim
Anamla benim aramda bütün bunların ötesinde çok hususi bir ana-evlat bağı vardır. Tarlaya giderken çoğu zaman onunla giderdim, dağa çıktığında yanında olurdum, inekleri sağarken yanı başında dururdum.
Bugün dönüp baktığımda çocukluğumun büyük mekteplerinden birinin o ahır olduğunu görüyorum.
Anam ineği sağmaya başlamadan önce buzağıyı anasının yanına bırakırdı. Önce buzağı emer, önce onun hakkı verilirdi. Ardından ineği sever, başını ve sırtını okşar, onunla konuşur gibi olur, sakinleştirir; âdeta rızasını aldıktan sonra sağmaya başlardı.
Fakat memedeki sütün tamamını hiçbir zaman almazdı. İhtiyacı kadarını alır, buzağının hakkını mutlaka bırakırdı.
İnekler onun gözünde sadece süt veren canlılar değildi. Âdeta kızları gibiydiler. Huylarını bilir, hangisinin ne zaman ne istediğini hissederdi.
Ben adalet kelimesini hukuk kitaplarında okumadan önce anamın buzağının hakkını gözetmesinde gördüm. Merhameti felsefe kitaplarından önce ineğinin sırtını okşayışında tanıdım. Hakkaniyeti sağdığı sütte yavrunun payını bırakmasında öğrendim. Vicdanı yalnız insana yönelik bir duygu olarak değil; ineğe, tavuğa, ağaca, toprağa ve bütün yaratılmışlara karşı mesuliyet olarak onun hayatında gördüm.
Çünkü onun dünyasında Allah’ın yarattığı hiçbir şey hoyratça kullanılacak bir nesne değildi.
Aynı ahlâk üretiminde de görülürdü. Onlarca dönüm arazide yetiştirdiği mahsulü Hal’e gönderirken yalnızca mal göndermez, o ürünü yiyecek insanı düşünürdü. Domatesi, salatalığı, biberi, fasulyeyi nasıl kendi sofrasına koyacaksa öyle toplar; ayıklar, temizler, düzenlerdi. Ezilmiş yahut kirli ürünü “Nasıl olsa satılacak.” Düşüncesiyle başkasına göndermezdi.
Çünkü tanımadığı insanın sofrasına gidecek mahsul de kendi evladının sofrasına konulacak ürün kadar temiz ve helâl olmalıydı.
Bugün iş ahlâkı, meslek etiği, üretici sorumluluğu ve tüketici hakkı diye konuştuğumuz pek çok ilkeyi ben anamın tarlasında, hayatın tam ortasında gördüm.
**
Kumaşı Elbiseye Dönüştüren Maharet
Anamın hayranlık uyandıran maharetlerinden biri de terziliğidir.
Bugünkü imkânlar yoktur; hazır kalıplar, internet, dijital çizimler yoktur. Fakat karşısındaki insana bir kez bakması çoğu zaman yeter. Ölçüsünü alır, kalıbını çıkarır, kumaşı önüne serer, makasını eline alır ve biraz sonra o kumaştan bir elbise doğardı.
Çocuğa çocuk elbisesi, genç kıza genç kız elbisesi, yaşlı kadına yaşına ve hâline yakışan kıyafet; gerektiğinde geline gelinlik…
Bugünün moda dünyasının tasarım, stil, kalıp ve kişiye özel dikim dediği ne varsa, Anadolu’nun bir köşesinde Semiha Ana bunları kendi kabiliyetiyle yapmıştır.
Üstelik bunu büyük bir ticarete dönüştürmemiştir. İhtiyacı olan gelir, o da dikerdi. Veren olursa alır, olmazsa gönül koymazdı. Çünkü onun mahareti yalnız elinin değil, gönlünün de maharetiydi.
Bir insan aynı ömre kaç meslek sığdırabilir?
Çiftçi, hayvan yetiştiricisi, terzi, aşçı, şifacı, ev hanımı, anne, eş, komşu, dost, akıl insanı…
Ve bütün bunların üzerinde bir hayat ustası.
**

Dokuz Evlat, Bir Ömür Dua
Bu büyük hayatın merkezinde dokuz evlat vardır: yedi kız, iki oğul… Dokuz ayrı can, dokuz ayrı karakter, dokuz ayrı gelecek, dokuz ayrı endişe ve dokuz ayrı dua.
Anamın sık sık söylediği çok kıymetli bir sözü vardır: “Analar evlatların gözünün içine bakar.”
Bu söz, kanaatimce anneliğin en sahici tariflerinden biridir.
Ana, çocuğu söylemeden ne istediğini anlamaya çalışır. Sesindeki değişikliği duyar, yüzündeki gölgeyi görür, sevincini gözlerinden okur, derdini susuşundan sezer. Evlat büyür, başka şehirlere gider, yuva kurar, makam sahibi olur, çocukları ve torunları olur; fakat annenin nazarında hâlâ gözünün içine bakılması gereken evlattır.
Semiha Ana’nın anneliği de böyledir.
Hayat ise analara yalnız sevinç vermiyor; bazen bir annenin taşıyabileceği en ağır yükü de omuzlarına bırakıyor. İki oğlundan biri erkenden göçünü topladı.
Bir annenin evladını toprağa vermesini hangi kelime tam olarak anlatabilir?
Normal olan evladın annesini uğurlamasıdır. Ana evladını uğurladığında hayatın sırası bozulur.
Semiha Ana bu büyük acıyı da imanla taşıdı. Evladını unutmadı, hasretini inkâr etmedi; fakat Allah’ın takdirine karşı isyanı da seçmedi. Kalbinde hasret, dilinde dua ile yaşamaya devam etti.
Onun tevekkülü bu sebeple rahat zamanların tevekkülü değildir; imtihan görmüş, acıyla sınanmış, gözyaşıyla yoğrulmuş bir tevekküldür.
**
Yedi Kızın Sessiz Kabiliyeti
Yedi kızının her biri zeki, çalışkan ve maharetlidir. Her biri annelerinden el almıştır.
Onlara baktığımda zaman zaman şu soruyu düşünürüm: Başka bir zamanda doğmuş olsalardı ne olurlardı? Eğitim imkânları bugünkü kadar geniş, kız çocuklarının yüksek tahsili o yıllarda daha olağan kabul edilmiş, toplumsal şartlar biraz daha farklı olsaydı belki aralarından hekimler, mühendisler, akademisyenler, sanatçılar ve mucitler çıkardı.
Çünkü zekâ vardı, maharet vardı, çalışma ahlâkı vardı. Fakat insanın kabiliyeti yalnız kendi iradesiyle değil, içine doğduğu çağın sunduğu imkânlarla da ilgilidir. O neslin nice Anadolu kızı gibi onların kabiliyetlerinin önemli bir kısmı diploma ve meslek unvanına dönüşme imkânı bulamadı.
Ama bu onların bilgisiz yahut kabiliyetsiz olduğu anlamına hiçbir zaman gelmedi. Hayatın içinde bilgilerini gösterdiler; evler kurdular, çocuk yetiştirdiler, ailelerini ayakta tuttular ve kendilerinin ulaşamadıkları eğitim imkânlarını çocuklarının önüne koydular.
Böylece bir neslin yarım kalan eğitim hikâyesi, sonraki nesillerde yeniden başladı.
**
İlim İçin Açılan Yol
Anamın en büyük arzularından biri çocuklarının okumasıydı.
Bağı vardı, bahçesi vardı, malı ve mülkü vardı; fakat bunların üzerinde daha büyük bir hedef bulunuyordu: İlim.
İki oğlunun yolu Ankara Üniversitesine kadar uzandı. Biri hukuk tahsili yaptı ve başarılı, saygın bir avukat oldu. Diğeri ilim yolunda ilerledi; akademisyen oldu ve nihayet rektörlük vazifesine kadar ulaştı.
Fakat bu hikâyeyi yalnız oğulların başarısı olarak okumak eksik kalır.
O diplomaların görünmeyen yerinde bir annenin alın teri, duası ve “Okuyun.” Diyen sesi vardır. Çocuklarının yalnız kendileri için değil ailesine, milletine, devletine ve insanlığa faydalı insanlar olmasını isteyen bir Anadolu anasının istikameti vardır.
Sonra torunlar geldi. Hekimler, diş hekimleri, hukukçular, eczacılar, sağlıkçılar, mühendisler; Türkiye’de ve dünyanın farklı yerlerinde çalışan, okuyan ve kendi alanlarında başarı gösteren, profesör ve doçent olan gençler…
Bir nesil önce bazı kapıları kapalı bulan ailenin kızlarının ve evlatlarının ardından gelen kuşak, başka kapılardan dünyaya açıldı.
Bir annenin duasının meyvesi bazen kendi ömründen daha uzun zamanda olgunlaşır.
Çünkü onun iyilik anlayışı kendi evinin duvarlarında bitmez. Kendi evladına istediği hayrı başkasının evladına da ister.
Kendi hanesini yükseltirken çevresindeki hanelerin de yükselmesini isteyen bir kadındır.
Bu, diploma sahibi olmadan da büyük bir irfan sahibi olunabileceğinin en güzel örneklerinden biridir.
Çünkü ilim başka şeydir, irfan başka. İlim bilmekse irfan, bildiğini hayata dönüştürmektir.
Anam, Anadolu irfanının mektepsiz kalmış fakat hikmetsiz kalmamış kadınlarındandır.
**
Benim İlk Mektebim
Ben yalnız onun evladı değildim; bir bakıma peşinde dolaşan talebesiydim.
Tarlada, dağda, ahırda, mutfakta, sofrada ve duasında talebesiydim.
Yemek yaparken başında durur, bir şeye ihtiyacı olduğunda uzatmaya çalışırdım. Soğan, tuz, su, kaşık, kazan… Ona yardım ettiğimi zannederdim. Bugün anlıyorum ki aslında o beni yetiştiriyordu.
Onu seyrederdim. Konuşur, dertleşirdik. Bazen geleceğimi, bazen okumayı, bazen bir sıkıntıyı konuşurduk. O hayatın içinden konuşurdu.
Sonra yıllar geçti. Kitaplar okudum, felsefe tahsil ettim; ahlâk, adalet, vicdan, merhamet, insan onuru, hak, sorumluluk ve fazilet üzerine nice filozofun ve düşünürün metniyle karşılaştım.
Fakat dönüp baktığımda fark ettim ki bütün bu kavramların canlı karşılıklarını çok daha önce görmüşüm.
Adaleti anamın sağdığı sütte; merhameti buzağının payını bırakmasında; insan sevgisini sofrasında; vicdanı Hal’e gönderdiği mahsulde; hakkaniyeti elindeki nimeti paylaştırmasında; vefayı akrabasının zor gününde; tevekkülü evladını Allah’a emanet edişinde; ümidi ise en ağır zamanda dahi çıkış yolu aramasında görmüşüm.
Felsefe kitaplarında aradığım insanlığı, adaleti, merhameti ve vicdanı anamın gündelik hayatında çoktan seyretmişim.
Bazen insan kitap yazmaz; hayatı kitap olur. Anamın hayatı benim için böyledir.
**
İrfanın Sessiz Nehri ve Akrabalık Ahlâkı
Onun taşıdığı irfan da gökten bir anda inmedi. O da bir yerden aldı.
Anasından, anneannem Feride’den; babasından, adını iftiharla taşıdığım dedem Musa Kazım’dan; daha geride anneannesi Ümmü Gülsüm’den… Öte tarafta babaannem Tutu Fatma’dan, babam Feyzi’den, onun babası Hacı Abdullah’tan…
İnsan yalnız biyolojik olarak bir neslin devamı değildir. Ahlâk da miras kalır; merhamet, çalışkanlık, misafirperverlik, ilim sevgisi, vefa ve dua da nesilden nesile intikal eder. Bir ailede yalnız isim aktarılmaz; bir bakış, bir tavır, bir vicdan ve bir hayat ölçüsü de aktarılır.
Semiha Ana, kendisine ulaşan bu irfan nehrinin büyük taşıyıcılarından biridir.
Onun hayatında akrabalık ve sıla-i rahim ayrıca önemli bir yere sahiptir. Akrabasının derdi onun derdidir; sevinci onun sevincidir. Kardeşlerine karşı daima hususi bir düşkünlüğü olmuştur. Onların hâlini hatırını gözetmiş, sevinçlerinde yanlarında bulunmuş, darlıklarında yardımlarına koşmuştur.
Bu kardeş muhabbetinin içerisinde, bizim de üzerimizde büyük emeği bulunan tek erkek kardeşi olan dayımıza karşı sevgisinin ve bağlılığının ayrı bir yeri vardır. Anamın dayımıza olan düşkünlüğünde yalnız kardeşlik değil; geçmişe, anne-baba ocağına ve müşterek çocukluk hatıralarına duyulan sadakat de vardır.
Bizim üzerimizdeki emeğini hiçbir zaman unutmamış, onun iyiliğini kendi iyiliği, sıkıntısını kendi sıkıntısı bilmiştir.
Çünkü onun anlayışında akrabalık yalnız kan bağı değildir; aranması, sorulması, korunması ve emek verilmesi gereken bir emanettir.
**
Düğün Kazanlarının Başındaki Kadın
Anadolu’da düğün yalnız iki insanın evlenmesi değildir; bir mahallenin, köyün ve sülalenin müşterek sevincidir. Büyük düğün ise büyük emek ister.
Yüzlerce insan gelecek, kazanlar kaynayacak, sofralar kurulacak, yemek yetişecek ve bütün bunların düzeni sağlanacaktır.
Anam böyle zamanlarda yardıma gelen kadınlardan yalnızca biri olmaz, işin merkezine geçerdi. Altı-yedi teşti birden idare eder; bulgur pilavını, pirinç pilavını, dövme pilavını, köfteli düğün çorbasını, güveci ve et yemeklerini aynı anda takip ederdi.
Bir yandan ateşi kontrol eder, bir yandan tuzu ayarlar, diğer taraftan servisi düzenler; kaç kişiye ne kadar yemeğin yeteceğini hesap ederdi.
Bugünün diliyle organizasyon yönetimi, koordinasyon ve lojistik diyeceğimiz işi Anadolu kadını hiçbir unvan taşımadan yapardı.
Biz bütün bunları tek bir kelimeyle ifade ederdik: Ana.
**
Adı Kız Çocuklarına Verilen Kadın
Bir insanın toplumdaki kıymetini anlamak için bazen aldığı unvanlara veya ödüllere bakmaya gerek yoktur. İnsanların onun hakkında ettiği duaya bakmak yeter.
Anamın çalışkanlığı ve becerikliliği çevrede öylesine bilinirdi ki bazı aileler dünyaya gelen kız çocuklarına onun adını verirken: “Semiha gibi çalışkan olsun.” Diye niyet ederlerdi.
Bundan daha büyük hangi madalya olabilir?
Bir annenin kendi kızına sizin adınızı verirken “Onun gibi olsun.” Diye dua etmesi, insan ömrünün en kıymetli nişanlarından biri olsa gerektir.
**
Herkesin Akıldanesi
Bazı insanların yanına bilgi almak için, bazılarının yanına teselli bulmak, bazılarının yanına ise yalnızca konuşabilmek için gidilir.
Semiha Ana bütün bunları bir arada taşır.
İnsanlar ona dertlerini, aile meselelerini, çocuklarıyla ilgili endişelerini, hastalıklarını ve kararsızlıklarını anlatır. Çünkü bilirler ki dinler, sırrı saklar, hemen hüküm vermez. Sonra hayatın içinden süzülmüş birkaç kelime söyler.
Diploması olmayabilir; fakat insanı okuyabilir. Hayatı okuyabilir.
Bir meselenin nerede düğümlendiğini sezebilir. Bu yüzden yalnız ailenin değil, çevresinin de akıldanesidir.
Üstelik kolay kolay ümitsiz olmaz. Hastalık varsa çare aranır; maddi sıkıntı varsa bir yol bulunur; çocuklardan birinin başına bir iş geldiyse önce dua edilir, ardından yapılabilecek ne varsa yapılır. Bir kapı kapanmışsa başka kapıya bakılır.
Onun hayatında “Artık yapacak bir şey yok.” cümlesi kolay kurulmaz. Önce: “Bir bakalım, ne yapabiliriz?” denir.
Bu hayat görmemiş insanların saf iyimserliği değil; acı yaşamış, kayıp görmüş, hastalık ve sıkıntıyla sınanmış fakat ümidini muhafaza etmiş bir kadının irfanıdır.
**
Sofranın Bereketi, Komşuluğun Vefası
Anam yedirmeyi sever.
Fakat “yemek yapmayı sevmek” ile “yedirmeyi sevmek” arasında ince ama büyük bir fark vardır. O insan doyurmayı, sofrayı paylaşmayı sever.
Kapıdan biri girdiğinde sofraya bir tabak daha konur. Az varsa bölünür; çok varsa zaten paylaşılır. Evin balı çıkar, yoğurdu gelir, bahçeden yetişen domates, biber ve salatalık sofraya konur.
Misafir yalnız doymuş olarak kalkmaz; değer verilmiş olarak kalkar.
Çünkü Anadolu’da sofra yalnız yemek yenilen bir yer değildir. Aidiyet yeridir. Bir insana yemek ikram etmek bazen “Sen bizdensin.” Demenin en güzel yollarından biridir.
Anamın sofrasında Halil İbrahim bereketinin izlerini görürüm. Kapısı açıktır, sofrası açıktır; fakat hepsinden önemlisi gönlü açıktır.
Aynı anlayış komşulukta da kendisini gösterir. Komşunun düğünü varsa oradadır, bir çocuk doğduysa oradadır, cenaze varsa oradadır, hasta varsa yanındadır. Bir akrabasının yahut komşusunun başına sıkıntı geldiğinde çağrılmayı beklemez.
Hakiki komşuluk yalnız iyi günde kapı çalmak değil, zor günde kapı çaldırmadan gidebilmektir.
Semiha Ana’nın hayatında bu ahlâk vardır.
**
Merhameti Zayıflık Olmayan Ana
Fakat onun merhametini zayıflık zannetmemek gerekir.
Şefkati çaresizlik değildir. Gerektiğinde son derece cesur ve metindir. Evi, çocukları veya hayvanları söz konusu olduğunda tereddüt etmez. Yılan mı çıktı? Gerekirse tüfeğini eline alıp karşısına dikilir.
Anadolu kadınının karakterinde şaşırtıcı bir bütünlük vardır. Bir eli bebeğin başını okşar, bir eli hamur yoğurur; biraz sonra tarlaya gider, akşam ineğini sağar, gece hastanın başında bekler ve gerektiğinde ailesini korumak için büyük bir cesaret gösterir.
Semiha Ana’nın kuvveti de böyledir: Merhametli fakat metin, şefkatli fakat cesur, yumuşak gönüllü fakat iradeli.
**

Eşinin Görünmeyen Yol Arkadaşı
Anam yalnız çocuklarının değil, eşinin de en büyük destekçilerinden olmuştur.
Babam siyasetin içinde bulunduğunda ve seçim çalışmaları başladığında anam da işin içindedir. Belediye başkanlığı döneminde ev artık yalnız aile evi değildir; milletvekilleri, bürokratlar, siyasetçiler ve çok sayıda misafir gelir.
Sofralarda yine onun eli vardır. Yöresel yemeklerini hazırlar, ev yoğurdunu çıkarır, el emeğini ikrama dönüştürür. Seçim zamanında çalışır, insanlarla görüşür, gönüller kazanmaya gayret eder.
Nice erkeğin kamu önündeki başarısının gerisinde adı hiçbir tutanağa yazılmayan kadınların emeği vardır.
Anam da o kadınlardan biridir.
**
Gelinini Kızı, Torununu Evladı Bilen Kadın
Bir annenin büyüklüğü yalnız kendi doğurduğu çocuklara davranışında anlaşılmaz; aileye sonradan katılan insana nasıl baktığında da ortaya çıkar.
Hayat arkadaşım, refikam, çocuklarımın anası da, anamın gözünde yalnız bir gelin olmadı. Onu kızı gibi gördü; duasına kattı, sahiplendi. Aileye yeni biri geldiğinde sevgiyi bölmedi, aileyi büyüttü.
Torunlarına da yalnız torun gözüyle bakmadı. Onları kendi evladı gibi sevdi; sınavlarına dua etti, yolculuklarında Allah’a emanet etti, meseleleri olduğunda uzaktan takip etti.
İşte burada onun o güzel sözü yeniden anlam kazanıyor: “Analar evlatların gözünün içine bakar.”
Semiha Ana’nın gözünde annelik çocuklarının büyümesiyle sona ermedi; evlatlarından torunlarına, gelinlerine ve çevresindeki insanlara doğru genişledi.
Bazen insanın eli yetişmez, gönlü yetişir; gönlü yetişmezse duası yetişir.
Bazı kadınların anneliğinin emekliliği yoktur.
**
“Herkese Gücün Yettiğince Yetiş Evladım”
Anamdan zihnimde kalan en güçlü cümlelerden biri şudur: “Herkese gücün yettiğince yetiş evladım.”
Bu benim için yalnız bir nasihat değil, hayat ölçüsüdür.
Birine yardım edebiliyorsan et. Kapı açabiliyorsan aç. İşini kolaylaştırabiliyorsan kolaylaştır. Bir yaraya merhem olabiliyorsan ol. Elindeki makam, bilgi veya imkân bir insanın derdine çare olabiliyorsa onu esirgeme.
Bir sözü daha vardır: “Yap iyilik, at denize; balık bilmezse Hâlık bilir.”
İyilik karşılık beklemek için yapılmaz. Teşekkür almak, adının duyulmasını sağlamak veya bir gün karşılığını görmek için hiç yapılmaz. Allah biliyorsa yeter.
Belki bugün yöneticiliğe, ilme ve sosyal sorumluluğa bakışımın temellerinden biri de budur. Bir makamın anlamı daha çok insana ulaşabilmektir. Bir ilmin kıymeti insanın yükünü hafifletebilmesidir. Bir yetkinin karşılığı mesuliyet, bir imkânın şükrü paylaşmaktır.
Bunların ilk tohumlarını zihnime anam attı.
**
Bir Makamdan Daha Büyük Dua
Hayatta elde ettiğimiz şeylerin bir kısmını gayretimizle açıklayabiliriz. Okuduk, çalıştık, gayret ettik; insanlarla tanıştık, önümüze fırsatlar çıktı.
Fakat bazı nimetler vardır ki insan onların yalnızca kendi emeğiyle açıklanamayacağını hisseder.
Ben rektörlük gibi ağır bir emanetin dahi anamın duasından bağımsız olmadığını düşünürüm.
Belki nice sabah ismimi duasında zikretti; belki bilmediğim gecelerde benim için ellerini açtı. Sınavlarımda, yolculuklarımda, zor kararlarımda ve hastalıklarımda ben bilmeden Rabbine niyaz etti.
Bugün bile hala evlatlarının, torunlarının, onların arkadaşlarının, duaya ihtiyacı olanların dua kaynağıdır o. Sabah erkenden kalkar, abdestini alır, derin ve büyük bir vecd ile kalpten, yürekten ve gönülden duasını, niyazını yapar, Rabbine havale eder. Dua etmeyi bu kadar arzulayan ve insanlara dua etmekten bu kadar huzur duyan acaba ne kadar insan vardır?
Bu yüzden insanın taşıdığı makamlar geçer, unvanlar değişir, görevler sona erer; fakat annenin duası insanın üzerinde kalır.
Bütün bunların merkezinde anamın imanı vardır.
Allah’a inanır, Allah’a güvenir. Çalışır fakat neticeyi Allah’tan bilir; tedbir alır fakat tevekkülü unutmaz. Çocuklarını büyütür ancak onların gerçek sahibinin Allah olduğunu bilir.
Sabahları dualarını okur, evlatlarını Allah’a emanet eder. Bir annenin yapabileceği her şeyi yaptıktan, elindeki bütün imkânı kullandıktan sonra elinin yetişmediği yerde ellerini semaya kaldırır.
Onun tevekkülü hiçbir zaman tembellik değildir. “Allah büyüktür.” Deyip kenara çekilmez. Önce yapılabilecek ne varsa yapar, çare arar, kapı çalar, insanlarla konuşur; sonra: “Allah’a emanet.” Der.
Onun hayatında gayret ile tevekkül birbirinin karşıtı değil, birbirinin tamamlayıcısıdır.
**
Semiha Ana’nın Görünmeyen Üniversitesi
Anam üniversitede ders vermedi; fakat hayatı başlı başına bir mektepti.
Tarlasında emek, ahırında sorumluluk, buzağıya bıraktığı sütte adalet, ineğinin sırtını okşayışında merhamet, dikiş makinesinin başında maharet ve sabır, mutfağında bereket, düğün kazanlarının önünde organizasyon ve dayanışma, Hal’e gönderdiği mahsulde meslek ahlâkı, misafir sofrasında cömertlik, hasta başında şefkat, komşu kapısında vefa, çocuklarının eğitiminde istikbal şuuru, kardeşleriyle ve akrabalarıyla münasebetinde sıla-i rahim, darda kalan insana söylediği sözlerde ümit, seccadesinde iman ve tevekkül öğrenilirdi.
Diploması yoksa hayatın verdiği icazeti vardır.
Unvanı yoksa insanların gönlündeki adı vardır.
Makamı yoksa ailesinin kalbindeki yeri vardır.
Eseri sorulursa çocukları; mirası sorulursa torunları; serveti sorulursa duasını aldığı insanlar vardır.
Bir Osmanlı-Anadolu-Türk Kadını
Anamı düşündüğümde onda eski zamanların güçlü kadınlarını görürüm.
Evini yöneten fakat dünyası evin duvarlarından ibaret olmayan; tarlasını, hayvanını, kumaşı, yemeği, insanı, hastayı, düğünü ve cenazeyi bilen; misafir ağırlamayı, çocuk yetiştirmeyi, dua etmeyi, vermeyi, sabretmeyi ve gerektiğinde mücadele etmeyi bilen bir kadın…
Benim için “Osmanlı-Anadolu-Türk kadını” ifadesi yalnız tarihî bir dönem tanımı değil, aynı zamanda bir karakter ve hayat üslubudur.
Evin direği, ailenin hafızası, mahallenin yardım eli, sofranın bereketi, çocukların duası, eşinin yol arkadaşı ve toplumun sessiz kurucusu…
Anamın şahsiyetinde Türk kadınının metaneti ile Anadolu kadınının merhameti; eski aile terbiyesinin asaleti ile İslâm irfanının tevekkülü birleşmiştir.
**
Tarihin Yazmadığı Tarih
Tarih kitapları çoğu zaman savaşları, antlaşmaları, hükümdarları, devlet adamlarını ve orduları anlatır.
Fakat milletlerin gerçek tarihi yalnız saraylarda, meclislerde ve meydanlarda yazılmaz.
Bir kısmı mutfakta, bir kısmı tarlada, bir kısmı beşiğin başında, bir kısmı dikiş makinesinin önünde, bir kısmı düğün kazanının başında, bir kısmı da seccadede yazılır.
Çünkü milletleri yalnız büyük komutanlar, siyasetçiler ve devlet adamları kurmaz; onları yetiştiren analar da kurar.
Bir anne çocuğuna “Oku, iyi insan ol, milletine ve devletine faydalı ol, insanların derdine yetiş.” Diyorsa aslında geleceğe insan yetiştiriyordur.
Üstelik kendisi okuyamamışsa bu sözün değeri daha da büyüktür. Çünkü kendi ulaşamadığı menzile evladının ulaşmasını, kendisine açılmayan kapıların çocuklarına ve torunlarına açılmasını istemektedir.
Semiha Ana’nın hayatı bu bakımdan yalnız bir kadının biyografisi değildir. Bir ailenin birkaç nesil içerisinde ilme, mesleğe ve toplumsal hizmete doğru yürüyüşünün de hikâyesidir.
**
Terasta Zaman ve Yeniden Çocuk Olmak
Bu birkaç gün boyunca yine aynı terasa çıktık. Akdeniz’e baktık, çay içtik, kahve içtik. Babam konuştu, anam anlattı. Bazen eski hatıralar açıldı, bazen de sessizlik konuştu.
İnsan anne ve babasının yanında yeniden biraz çocuklaşıyor. Kaç yaşına gelirseniz gelin, hangi makamı taşırsanız taşıyın, kaç kitap okursanız okuyun; ana ocağının kapısından içeri girdiğinizde unvanlarınız dışarıda kalıyor ve bir anda yine evlat oluyorsunuz.
Belki insanın hayatta kendisini en sahici hissettiği yerlerden biri budur.
Çünkü anne ve baba sizin unvanınızı değil, çocukluğunuzu bilir. Herkes bugünkü hâlinizi görür, onlar nereden geldiğinizi bilir. Herkes başarılarınızı tanır, onlar ilk düştüğünüz günü hatırlar. Herkes sözünüzü dinler; onlar daha konuşmayı öğrenmeden önceki hâlinizi görmüştür.
Bu yüzden ana ocağı insanın dünyada geri dönebileceği en hakiki yerlerden biridir.
Çocukken anamın yanında bulunmayı sıradan sanıyordum. Tarlaya beraber gitmeyi, dağa çıkmayı, inek sağarken yanında durmayı, yemek yaparken ne isteyeceğini beklemeyi, aynı sofraya oturmayı, duasını duymayı…
İnsan çocukken bütün bunların hayatın değişmez parçaları olduğunu zannediyor.
Sonra zaman geçiyor ve anlıyor ki insanın sahip olabileceği en büyük servetlerden bazıları bunlarmış.
Benim için anam yalnız anam değildi; ilk öğretmenim, ilk sırdaşım, ilk ahlâk hocam, ilk hayat filozofum, ilk merhamet öğretmenim, ilk adalet örneğim ve ilk dua kapımdı.
Bugün hangi kitabı okursam okuyayım, hangi kürsüde konuşursam konuşayım ve hangi vazifeyi yürütürsem yürüteyim, içimde hâlâ onun sesi vardır: “Herkese gücün yettiğince yetiş evladım.” Ve: “Yap iyilik, at denize; balık bilmezse Hâlık bilir.”
**
Cennet Müjdesinin Benim Hayatımdaki Karşılığı
Anneliğin yüceliğini ifade eden, “cennetin annelerin ayakları altında oluşu”na dair nebevî müjde benim için soyut bir söz değildir.
Ben o anlamın hayattaki karşılığını anamda görürüm.
O ayaklar tarlada toprağa bastı, dağ yollarında yürüdü, ahırda dolaştı, düğünlerde kazanların başında saatlerce ayakta kaldı. Hasta ziyaretlerine gitti, akrabalarının ve kardeşlerinin kapısına vardı, çocuklarının peşinde koştu, torunlarını görmek için yollar katetti; seccadesinin üzerinde dua ederken dizlerinin üzerine çöktü.
O ayaklar bir ömrü, bir aileyi ve birkaç nesli taşıdı.
Bu yüzden benim için anamın yalnız elleri değil, ayakları da hürmetle öpülecek kadar azizdir.
Ana hakkı insanın ödeyebileceği bir borç değildir. Ömür boyu hizmet etseniz eksik kalır; bütün makamlarınızı önüne koysanız yetmez. Bütün ilminizi anlatsanız bir gecelik uykusuzluğunu karşılamaz, bütün servetinizi verseniz bir duasının bedelini ödeyemezsiniz.
**
Bir Annenin En Büyük Eseri
Anamın diktiği gelinlikler eskimiş, elbiseler sandıklara kaldırılmış olabilir. Ektiği tarlaların mahsulü çoktan yenilmiş, sağdığı sütler içilmiş, yaptığı yoğurtlar tükenmiş, düğünlerde pişirdiği kazanlar boşalmış ve kurduğu sofralar kaldırılmış olabilir.
Fakat onun asıl eseri bunların hiçbiri değildir. Asıl eseri insandır.
Yedi kız, iki oğul; erken göçünü toplayan evladının hiç dinmeyen hatırası ve ardından gelen torunlar…
Hekimler, diş hekimleri, hukukçular, eczacılar, sağlıkçılar, mühendisler, ilim yolunda yürüyen gençler…
Yardım ettiği insanlar, duasına kattığı isimler, kapısını açtığı misafirler, yemeğini paylaştığı komşular, elbise diktiği çocuklar, düğününe koştuğu gençler, hastalığında yanında beklediği insanlar; kızı gibi bağrına bastığı gelini, kendi evladı gibi sevdiği torunları, düşkün olduğu kardeşleri ve akrabaları…
Ve arkasından her daim: “Allah razı olsun.” Diyen gönüller…
Bir insanın bundan daha büyük serveti olabilir mi?
**
Ana Ocağından Dönüş
Hafta sonu Ankara’ya dönme vakti gelecek. Yine bavullar hazırlanacak, arabaya bineceğiz; Karakese geride kalacak. Amanosların gölgesi yavaş yavaş küçülecek, Çukurova’nın bereketli ovaları yolun ardında kalacak. Akdeniz bir müddet daha görünecek, sonra o da ufkun arkasına çekilecek.
Fakat insan ana kucağından, baba ocağından ve ata yurdundan yalnız getirdiği eşyalarla dönmez.
Yanına görünmeyen şeyler alır.
Babasının bir cümlesini, anasının bir bakışını, bir sabah duasını, sofranın kokusunu, terasta içilmiş bir kahvenin hatırasını, çocukluğundan kalan bir sesi…
Ve insan bazen fark eder ki dünyanın bütün yollarında kendisini ayakta tutan şeylerden biri de bunlardır.
Ben Ankara’ya dönerken yalnız Karakese’nin toprağını, Amanosların gölgesini ve Akdeniz’in maviliğini düşünmeyeceğim. Doksanına yaklaşmış babamın vakarını ve seksen yaşındaki anamın duasını da yanımda götüreceğim.
Çünkü biliyorum ki ben nereye gidersem gideyim, arkamdan dua eden bir anam ve babam var.
Bir insanın dünyada sahip olabileceği en büyük nimetlerden biri de budur.
**
Sonunda Yine Ana
Bu birkaç günlük yolculuk bana bir kez daha gösterdi ki bazı seyahatlerin mesafesi kilometreyle ölçülmez.
Ankara’dan Karakese’ye geldik; fakat ben aslında çocukluğuma, toprağa, ana ocağına, baba yurduna, beni ben yapan ilk kelimelere, ilk sofraya, ilk duaya ve ilk ahlâk derslerime döndüm.
Bütün bu dönüşlerin merkezinde yine aynı kadın vardı: Semiha Ana. Nüfusta Sabiha.
Kiminin Semiha Ablası, kiminin Semiha Teyzesi, kiminin halası, kiminin bacısı, kiminin sırdaşı ve kiminin akıldanesi…
Bizim gönlümüzde ise anamız.
Toprağın bereketi, ocağın ateşi, evin düzeni, sofranın bolluğu, kumaşın ustası, düğünün aşçısı, hastanın şifa ümidi, komşunun yardım eli, eşinin yol arkadaşı, kardeşlerinin bacısı, çocuklarının sığınağı, torunlarının duası ve ailenin hafızası…
Onun ellerinde toprak sebzeye, süt yoğurda, kumaş elbiseye, malzeme yemeğe, emek berekete dönüşür. Sıkıntı sabra, çaresizlik çare arayışına, ümitsizlik ümide, korku duaya ve dua tevekküle evrilir.
Ve bütün bunlar nihayetinde insana dönüşür.
Rabbim anamıza sağlık, afiyet ve hayırlı uzun ömürler nasip etsin. Babamızla birlikte başımızdan eksik etmesin. Onların hayır dualarından bizi mahrum bırakmasın.
Ektiği her tohumdan, doyurduğu her insandan, diktiği her elbiseden, sevindirdiği her gönülden, yetiştirdiği her evlattan, okumasına vesile olduğu her çocuktan, iyiliğe yönelttiği her torundan, ağırladığı her misafirden ve ettiği her hayır duasından kendisine bitmeyen ecirler nasip etsin.
İneğinin ve buzağısının hakkını gözettiği merhametten, yavrunun sütünü ayırdığı adaletten, tarlasındaki mahsulü tanımadığı insanların sofrasına temiz ve nezih biçimde gönderdiği vicdandan kendisine ecir yazsın.
Erken göçünü toplayan evladının hasrına gösterdiği sabrı kendi katında mükâfatlandırsın.
Yedi kızının maharetinde onun emeğinden; oğullarının ilminde ve hizmetinde duasından; torunlarının hekimliğinde, diş hekimliğinde, hukukçuluğunda, eczacılığında, sağlık hizmetlerinde, mühendisliğinde ve insanlara sundukları her faydada onun yetiştiriciliğinden bir pay eylesin.
Kardeşlerine, hususen bizim üzerimizde de büyük emeği bulunan biricik erkek kardeşi dayımıza gösterdiği vefayı, akrabalarına duyduğu muhabbeti ve sıla-i rahme verdiği emeği kendi katında makbul eylesin.
Çünkü bazı insanlar büyük eserler bırakır, bazıları servet, bazıları makam…
Bazı analar ise nesiller bırakır.
İyi insanlar, ilim sahibi insanlar, merhametli ve vefalı insanlar; ailesine, milletine, devletine ve bütün insanlığa faydalı olmaya çalışan insanlar…
Kanaatimce bir annenin dünyada bırakabileceği en büyük eser budur: İyi insan yetiştirmek ve iyiliği nesilden nesile aktarmak.
Semiha Ana’nın hikâyesi biraz da bunun hikâyesidir.
Bir konaktan çıkıp başka bir konağa gelin olan, fakat asıl konağını insanların gönlünde kuran bir kadının hikâyesi…
İneğinin yavrusunun hakkını dahi gözeterek evladına adaleti öğreten; bir oğluna kitaplardan önce vicdanı, merhameti ve insan sevgisini hayatıyla gösteren bir ananın hikâyesi…
Kendisinin ve kızlarının önüne zamanın şartlarının koyduğu sınırların çocuklarının ve torunlarının önünde kalkması için çalışan, dua eden bir irfan ehlinin hikâyesi…
Kardeşini kardeş, akrabasını emanet, komşusunu komşu, gelinini kız, torununu evlat bilen bir Anadolu kadınının hikâyesi…
Ve evlatlarının yaşları, unvanları, makamları ne olursa olsun onların yüzüne bakıp hâllerini anlamaya çalışan, “Analar evlatların gözünün içine bakar.” diyerek anneliğin bütün felsefesini birkaç kelimeye sığdıran bir ananın hikâyesi…
Emeğin duaya, duanın berekete, bereketin iyiliğe, iyiliğin ilme, ilmin hizmete; merhametin adalete, adaletin vicdana ve bütün bunların iyi insana dönüştüğü uzun bir Anadolu hikâyesi…
Ve benim için hepsinden önce: Ana ocağına dönüşün hikâyesi.
İnsan bazen dünyanın pek çok yerini görür, pek çok kürsüye çıkar, pek çok insanla tanışır ve pek çok makamdan geçer. Fakat sonunda dönüp baktığında hayatının en büyük hakikatlerinden birinin Akdeniz’e bakan mütevazı bir terasta, doksanına yaklaşmış babasıyla seksen yaşındaki anasının arasında içtiği bir fincan kahvede saklı olduğunu fark eder.
Çünkü bazı anlar gerçekten ömre bedeldir.
Bazı yolculukların menzili ise gidilen şehir değil, insanın kendi geçmişidir.
Ve bazı dönüşlerin son durağı bir ev, bir köy yahut bir şehir değil; insanın kalbidir.
- Geri
- Ana Sayfa
- Normal Görünüm
- © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.