- Hakkımızda
- TYB Ödülleri
- Genç Yazarlar Kurultayı
- Kitaplık
- Ahlâk Şûrası
- Yazar Okulu
- Mehmet Âkif Ersoy
- Türkçe Şûrası
- Milletlerarası Şehir Tarihi Yazarları Kongresi
- Yayınlar
- Söyleşi
- Şube Haberleri
- Salgın Edebiyatı
- Şiir Şölenleri
- Haberler
- Kültür Kervanı
- Mesnevi Okumaları
- Kültür & Sanat Haberleri
- Kırklar Meclisi
- Duyurular
- Biyografiler
09 Mayıs 2026- İstanbul22°C▼
- Ankara18°C
- İzmir26°C
- Konya20°C
- Sakarya20°C
- Şanlıurfa26°C
- Trabzon16°C
- Gaziantep23°C
HANDE AYDIN: TİLCİK DUYGANLIĞI

11 Mart 2023 Cumartesi 11:53
Eski apartmanın aşınmış merdivenlerinden gürültüyle inen kız çocuğu, giriş katındaki dairenin önünde durdu, iki eliyle tuttuğu kâseyi tek eline aldı ve parmaklarının üzerinde yükselerek yetiştiği zile kuvvetle bastı. Kapı hemen açılmadı. Biraz daha uzun bastı.
- Anneee, Dölek amcalar kapıyı açmıyor.
- Bekle biraz, açarlar şimdi.
Zile bir kez daha kuvvetle basarken kâsenin üzerindeki ceviz ve fındıkların bir kısmı yere yuvarlandı, paspasın kıvrımları arasına girdi. İçeriden öfkeli bir kadın sesi işitildi.
- Kapıya baksana bey, duymuyor musun?
Az sonra aralanan kapıdan asık bir surat göründü.
- Bu ne gürültü çocuk,
- Annem aşure gönderdi Dölek amca.
Adam, dilinin ucuna kadar gelen tatsız birçok şeyi tabağın içindeki tatlı hatırına yuttu. Bu çocuğa ve kardeşlerine, kendisine ne şekilde hitap edeceğini bir türlü anlatamamıştı. Kiracıları olduğu için kendisine önceleri, "Ev sahibi amca," diyen çocukları uyarmış, eski bir Anadolu tabiri olduğu için sadece, yalnızca anlamına gelen, "Bana 'dölek' amca deyin çocuklar," demişti. Fakat ne var ki bu sefer çocuklar ona "Dölek amca" demeye başlamışlardı. Bir müddet de bunu değiştirmek için uğraşsa da başaramadı, sonunda pes etti.
- Annene esenlerimizi ilet, diyerek aldı ve kapıyı çocuğun suratına kapattı. Çocuk, bu soğuk muameleye hiç aldırış etmeden yine ayaklarını basamaklara vura vura patır kütür yukarı çıktı.
Aşure tabağıyla mutfağa doğru yürüyen adam, derhâl çekmeceden bir kaşık alarak üzeri yakut taşlar gibi ışıldayan iri nar taneleri, fındık ve cevizlerle bezeli bu ılık tatlıyı mideye indirmeye başladı. Mutfakta hamur yoğuran eşine bakarak,
- Bu tatlıya derhâl bir isim bulmalıyım Ayışığı, dedi, bu güzellik böyle kötü bir adla anılmamalı.
Biraz düşündükten sonra, alaca aş olabilir, diye ekledi. Sonra bu buluşundan memnun, tatlıyı kaşıklaya kaşıklaya çalışma odasına gitti. Kadın arkasından seslendi:
- Fasulyeye, nohuda, pirince de yeni isimler bul madem. Şekere de tabii. Hiçbiri Türkçe değil biliyorsun.
Ellerini kurularken, "Allah akıl versin," diye söyleniyordu.
Işık Bey, karısının sözlerini duymazdan geldi. Akşam karanlığı çökene kadar çalıştı. Kalktı, ışığı açtı. Yarınki toplantı için hazırladığı metni eline aldı. Şöyle bir gözden geçirdi. Odada kararsız bir iki adım attıktan sonra karısının özenle yetiştirdiği irili ufaklı yirmiden fazla kaktüsün durduğu tarafa dönerek yüksek sesle okumaya başladı:
"Yüce derneğimizin yüce üyeleri!"
"Burada toplanma amacımızı hepimiz biliyoruz. Dilimizle ilgili konuları ele almak ve deneyimlerimizi paylaşarak neler yapabileceğimizi tartışmak. Bu yaltırıklı günde sizlere uzca çabalarımla berkittiğim çok önemli bir konudan söz edeceğim. Yıllarca başka ulusların özellikle de Arapların ve Parsların diline özenerek oluşturduğumuz bu yapay dil Türkçemizi bütünüyle ele geçirmek üzere. Gönenç ülkemizin sınırlarından bir şekilde içeri giren arsız sığınmacılar gibi onlar da yüz yıllardır dilimize girip yerleşmiş bulunuyor. Ayırdında olmadan kullandığımız bu sözcükler, bir süre sonra var olan Türkçemizi de ortadan kaldıracak. Egemenliğini duyuracak. Bundan tam seksen sekiz yıl önce ayırdına varılıp önlem alınmaya çalışılan bu sorun nedense uzun bir süredir gözden kaçırılıyor. İşte bugün ben bu önemli sorunu ele almak istiyorum. İvedilikle harekete geçip dilimizi ele geçirmeye çalışan bu sözcükleri, dokuncalı böcekler gibi yok etmeliyiz. Onları dilimizde barındırmaya devam edersek bir zaman sonra kendi öz sözcüklerimizden de olacağız."
"Evet, bunlar, evlerimizin içine gizlenmiş dokuncalı böcekler gibi. Ne kadar arıtırsak arıtalım onlar, kendilerini gizleyecek bir kuytu bulup hiç beklemediğimiz bir anda karşımıza çıkabiliyor. Bizler, bu ülkenin aydın bireyleri olarak bu duruma bir son vermeli, can çekişen sözcüklerin fişini çekmeliyiz."
Burada bir durdu, derin bir nefes alırken kak-tüslere göz gezdirdi. Şimdi onları dernekteki arkadaşlarına benzetiyordu. Şu tombul dikenli olan tıraşı gelmiş yüzüyle Murtaza, ince uzun olanı Saffet. Güldü. Aynada kendisine baktı. Hepsinden yakışıklı ve genç görünüyordu. Konuşmasına geri döndü:
"Baylar!"
"Dil özveri ister, emek ister. Gençlerimiz, çocuklarımız arı duru bir Türkçeyle konuşsunlar yazsınlar istemez misiniz? Kuşkusuz bunu hepimiz isteriz. Ongun, pırıl pırıl bir ulus yaratmak için kolları sıvamalı, gerekirse uyumadan tünümüzü günümüze katarak çalışmalı, düşünmeli, eski sözcüklerin yerine yenilerini bulmalı ve onları yaygınlaştırmak için yapıtlar yazmalı, yazın acununu devinime geçirmeliyiz. Çocuklarımıza bizden kalacak en değerli bırakıt, yeni dille yazılmış betikler olacaktır. Ben, bu konuda pek çok çalışma yaptım. Bugün kullanılan sözcüğün yerine yeni ve tamamen öz Türkçe sözcükler buldum. İnanıyorum ki bu sözcükler hepimizin çabalarıyla kullanıma girecek ve kurtulmaya çalıştığımız küflü sözcüklerin yerini en kısa zamanda alacaktır. Birazdan size bu çalışmalarımla ilgili birkaç örnek sunacağım."
Yaklaşık altı aydır biriktirdiği onlarca yeni sözcükten birkaç örneğin yer aldığı sayfayı dağıtacaktı sonra.
Okudukça daha da beğendi yazdıklarını. Bu sefer büyük ses getireceğinden hiç kuşkusu yoktu. Hatta belki Türk Dil Kurumu tarafından kendisine Yılın Dil Emekçisi ödülü bile verilirdi. "Toplantıya Ankara radyosundan binlerini çağırsam. Belki kayıt alır, yayımlarlar. Bu iyi bir düşün, evet kesinlikle çok çok iyi." Kendini kalabalık bir salonda ödülünü alırken hayal etti. Alkışları duyar gibi oldu. Hatta kendini o kadar kaptırmıştı ki odaya giren eşini fark etmedi. Kadın, yorgun vücudunu koltuğa bırakırken bitkilerinin olduğu tarafa bakarak,
- Son zamanlarda neşeleri niye kaçtı diyordum bunların, dedi, bir haftadır konuşmalarını bu zavallılara mı dinletiyordun?
Yüzü asılan adama aldırmadan uzanıp diplerini kontrol etti.
- Madem bu eziyeti ediyorsun bari birkaç damla su ver şunlara, iyice susuz kalmışlar.
- Yaa öyle mi? Sıkıntı mı veriyorum konuşmalarımla?
- Lafı başka yerinden anlama Işık Bey. Senin bu antin kuntin laflarından söz ettiğimi çok iyi biliyorsun. Oturup iki çift sohbet edelim dediğimde her kelimeyi düzeltmeye başladın. İçime fenalıklar geldi. Kırk yaşımdan sonra anamın babamın koyduğu adımı değiştirip Ay ışığı yaptın. Haydi bir hevestir dedim sesimi çıkarmadım, bekledim ama sen gün geçtikçe daha da acayipleştin. Başka bir dil bu seninki- si. Hayır anlasam konuşacağım ama anlayamıyorum ki. Ağzımı açıp bir şey söylemeye korkar oldum vallahi.
- Benim ne yüce bir amaç uğruna çabaladığımın ayırdında değil misin sen? Sağtöremizi yaşatmaya, yüceltmeye ona devinim kazandırmaya, genç kuşaklara arı duru bir dil kazandırmaya uğraşıyorum. Ödeni bu mu? Bana destek olman gerekirken şu söylediklerine bak. Derneğimizin yarınki toplantısının benim için ne denli önemli olduğunu biliyorsun.
Kadın, yüzünde bıkkın bir ifadeyle kalkıp, "Aman yine başlama Allah aşkına Işık Bey. Yorgunluktan ölüyorum," diyerek odadan çıktı. Bir taraftan, "Dernek dediği de canı sıkılan bir grup emeklinin toplanıp lak lak ettiği bir yer işte," diye söyleniyordu.
Işık Bey sesini çıkarmadı bir müddet oturdu düşündü. Özellikle karısının son söylediklerine çok içerlemiş, kalbi fena hâlde kırılmıştı. "Bunca yıllık yaşamdaşım, diyordu, o bile bana inanmıyor." Biraz oturduktan sonra o da gidip yattı. Sabah kahvaltıda ikisi de tek kelime etmediler. Işık Bey, kahvaltıdan sonra aynanın karşısına geçip sinekkaydı tıraşını oldu; kırların iyice arttığı saçlarını ince dişli tarağıyla bir güzel taradı, briyantinledi. Lavanta kolonyasını sürdükten sonra görüntüsünden hoşnut bir hâlde giyindi. Hâlâ dargın olduğu eşine, "Hoşça kal," bile demeden çıktı.
Apartmanın önünde durdu bir müddet, temiz havayı içine çekti. Girişi süpüren apartman görevlisi Muteber, sırıtarak, "Hayırlı sabahlar, hocam," diye selam verdi. Pek hazzetmediği adamı "Haydi kolay gelsin, kolay gelsin," diyerek geçiştirdi. Kahveye kadar yürüyüp bir sandalyeye ilişti. Derneğin açılış zamanına kadar burada vakit geçirecekti. Kahveci henüz yoktu. Ortalığı süpüren çırak çabucak koşup bir çay getirdi.
- Hoş geldiniz.
- Günaydın delikanlı ne var ne yok, nasılsın?
- Sağ olun efendim, çalışıyoruz.
- Sen öğreneğe gidiyordun değil mi?
- Anlayamadım!
- Öğrenek nasıl gidiyor diyorum.
- Haa, dedi çırak, dershaneye devam ediyorum hafta sonları. Fena değil işte,
- Çok çalışman gerek. Bir kez her türden betik okumalısın bol bol, yır betikleri, her konuda betken öğseyin. Bu çok önemli. Ben senin çok iyi yerlere geleceğini biliyorum. Kendini tanıtlaman için öz dileyini kavsaman gerek.
Gençlerle konuşmayı seviyordu. Bütün bu ça-basını anlayacak ve sonraki kuşaklara aktaracağını düşündüğü için gençlere apayrı bir önem veriyordu. Çayını bitirip gazetesini okumaya devam etti. Çırak boşları toplayıp afallamış vaziyette ocağa bıraktı. Bu sırada gelen ustasına fısıldayarak,
- Seninki bugün de formunda usta dedi. Söyle-diklerinin yarısını anlamadım.
- Sus, dedi çaycı, idare et anlamış gibi yap.
Müdavimleri öğleye doğru yavaş yavaş kahveyi doldurmaya başladı. Işık Bey'i görenler bir baş selamıyla yanından geçip diğer masalara oturuyorlardı. O da zaten kimseyle konuşmaya hevesli değildi. Biraz daha oyalandıktan sonra kalktı ve derneğin yolunu tuttu.
*
Türk Diline Emek Verenler Derneğinin üyeleri, kendileri için özenle hazırlanmış mükellef öğle yemeğiyle karınlarını bir güzel doyurduktan sonra Türkçeye ait meselelerin konuşulacağı büyük toplantı salonuna geçip şimdiden tatlı bir rehavet çöken vücutlarını yumuşak koltuklara bıraktılar. Ayda bir yapılan bu buluşmaların en zevkli kısmı sona erince gözleri yavaştan kapıya doğru kayan bu yetmiş yaş ve üzeri grubun çoğunu, dernek toplantılarına emeklilik hayatının sıkıcı havasına farklılık katmak, en çok da üyelik ücretini sonuna kadar hak eden aşçı Veli Usta'nın nefis yemekleriyle tatlılarından yiyebilmek için katılanlar oluşturuyordu. Zira hemen hepsi, çeşitli sağlık sorunlarından dolayı evde eşlerinin ağır baskısı altında tatsız tuzsuz diyet yemekleri yemeğe mahkûmdu ve ayda bir katıldıkları bu yemekli toplantı onlara, bunaltıcı yaz sıcağının içinde teneffüs edilen birkaç dakikalık bahar havası gibi özlemle bekledikleri bir nefes alma imkânı sunuyordu.
Işık Ataç, bu derneğin daimi gönüllü başkanıydı. Salona herkesten sonra girdi ve üyeleri uzun ceviz masaya davet etti. Kendisi de baştaki koltuğa geçerek önündeki dosyadan konuşmasını çıkardı. Diğerleri yerlerine oturduktan sonra birkaç kere üst üste öksürerek boğazını temizleyip herkesin bakışlarının üzerinde olmasından memnun sözlerine başladı.
İşte ne olduysa bundan sonra oldu. Işık Bey'in konuşmasını tatlı bir ninni gibi dinleyen üyeler, rahat koltuklarında birer ikişer uyuyakaldılar. Hatta öyle ki konuşmanın bittiğinden kimsenin haberi olmadı. Başkan, yaklaşık yirmi dakikadır ara vermeden okuduğu metni bitirip başını kaldırdığında hepsinin horul horul uyuduğunu görünce öfkeden kıpkırmızı oldu. Yerinden hırsla kalkarken sandalyesi masanın ayağına takıldı ve büyük bir gürültüyle arka üstü düştü. Sese uyanan üyeler, başkanın kafasını çarparak bayıldığını görünce telaşla cankurtaranı aradılar.
Hastane bahçesinde kümelenmiş takım elbiseli fötr şapkalı bir grup adam içeriden gelecek iyi bir haber için bekliyordu. Hemen hepsinin şapkası ellerinde yelpaze vazifesi görmeye başlamıştı. Yavaş yavaş ceketler çıkarılıp ele alındı, kravatlar gevşetilip gömleğin üst düğmeleri açıldı. Birkaç saat önce yedikleri ağır yemeklerin ardından bu saatte Ağustos sıcağının altında beklemek hepsini perişan etmişti.
- Eşine haber versek mi, dedi biri.
- İçerden bir haber gelsin de öyle, dedi diğeri, ne diyeceğiz kadına şimdi? Öldü mü kaldı mı belli değil.
Bu, beklemeye devam etmek demekti. Hepsi içlerinde garip bir suçluluk duygusuyla etrafta buldukları boş banklara doğru konuşmadan ilerlediler.
*
Yaklaşık iki saatlik bir bekleyişin ardından kapıda doktor göründü. Hasta, henüz tam olarak ayılmamıştı fakat herhangi bir hayati tehlikesi yoktu. Doktor, "Yakınlarına haber verirseniz uyandığında onları görmek isteyecektir,” diyerek bekleyenlerin yüreğine su serpti. Bunun üzerine karısına haber verildi. Yaşlı kadın, akşamki sözlerinin pişmanlığıyla iki gözü iki çeşme kocasının odasına koştu. Işık Bey, başı sarılı vaziyette hâlâ uyuyordu. Kadın, başucundaki sandalyeye oturup eşinin elini tuttu. Dernek üyeleri kapıda birikmişlerdi.
Nihayet beklenen oldu ve İşık Bey gözlerini açtı. Bir müddet etrafına anlamsız gözlerle baktı. Bu sırada herkes onun hoşuna gidecek birkaç söz söylemek için kafasında bazı cümleler tasarlıyordu. Hasta, bakışlarını gözü yaşlı eşine çevirince yüzüne tatlı bir gülümseme yayıldı. Kollarını iki yana açarak,
- Ah, cânım efendim, nur-ı aynım, tâc-ı serim zevcem Aynur'um sen burada miydin?
Aynı anda kapıdaki arkadaşlarını gördü.
- Aman aman efendim, dedi, muhterem refiklerim de teşrif buyurmuşlar. Ne saadet ne saadet.
Sonra herkesin şaşkın bakışları arasında tekrar uykuya daldı.
Karabatak Dergisi, 64. Sayı, Eylül-Ekim 2022
- Geri
- Ana Sayfa
- Normal Görünüm
- © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.