- Hakkımızda
- TYB Ödülleri
- Genç Yazarlar Kurultayı
- Kitaplık
- Ahlâk Şûrası
- Yazar Okulu
- Mehmet Âkif Ersoy
- Türkçe Şûrası
- Milletlerarası Şehir Tarihi Yazarları Kongresi
- Yayınlar
- Söyleşi
- Şube Haberleri
- Salgın Edebiyatı
- Şiir Şölenleri
- Haberler
- Kültür Kervanı
- Mesnevi Okumaları
- Kültür & Sanat Haberleri
- Kırklar Meclisi
- Duyurular
- Biyografiler
22 Ekim 2026- İstanbul23°C▼
- Ankara19°C
- İzmir24°C
- Konya18°C
- Sakarya23°C
- Şanlıurfa24°C
- Trabzon20°C
- Gaziantep24°C
HECE YAYINLARIʼNDAN YENİ KİTAPLAR

08 Ekim 2026 Perşembe 12:10
Sıddık Yurtsever, üçüncü öykü kitabı Atlar Aynaya Bakmaz'da kadim anlatıların izini sürüyor. Meddahların sesinden, dağ köylerinden, çocukluğun ürkek hafızasından, esatirül evvelinden ve unutulmaya yüz tutmuş inançlardan yükseliyor hikâyeler. Nihayetinde insanın en eski yaralarına dokunuyor.
Öyküler atların aynalara küs olduğu o uzak ama tanıdık yerden sesleniyor. Masalların gerçeklerle omuz omuza yürüdüğü, ölümün gizemli bir dehliz olup şehre sokulduğu, rüyaların uyanıklığın dilini konuştuğu, merhametle korkunun kapıyı çaldığı bu yerde her anlatı, bildiğimiz dünyanın kıyısını aralayarak görünmeyeni görünür kılıyor.
Atlar Aynaya Bakmaz, insanın kendini aynalardan çok bir menkıbede, bir çocuğun bakışında, yarım kalmış bir duada, bir yalnızın tılsımında ya da uzaklardan gelen seslerde gördüğünü hatırlatıyor.
KABARIK SAÇLI PRENSES - Ayşe Mesci

Peri, kalabalıkların arasında kaybolmak ve herkes gibi olmak isteyen küçük bir kız.
Dünyaya gözlerini açtığında tek bir saç teli bile yokken zamanla başının üzerinde âdeta bir doğa gücüyle kabaran altın bukleler belirir.
Ancak annesinin kendi geçmişini onarmak için ilmek ilmek dualarla ördüğü bu coşkun saçlar, Peri için bir süsten ziyade omuzlarında her gün daha da ağırlaşan bir yüke, saklanmaya çalıştığı ağır bir perdeye dönüşmüştür.
Bir sabah, aynanın soğuk derinliklerinde uyanan kadim bir sır ve annesinin okuduğu eski bir masal, Peri'nin karşısına gerçekleri çıkarır. O zapt edemediği, utandığı bukleler aslında bir kusur değil; dokunduğu kalpleri hafifleten, hüzünleri eriten, kaybolan umutları usulca yerine koyan, üşüyen ruhlara battaniye olan mucizevi bir şifa kaynağıdır.
Peri'nin saçları, içindeki o coşkun sevginin dünyaya taşan elleridir.
Anlatılanlar bazen bir masal kadar tılsımlı, bazen de hatıralar kadar gerçektir.
Kabarık Saçlı Prenses; gerçek güzelliği dar kalıplardan kurtarıp tüm farklılıklarla, aykırı kıvrımlarla ve her bir zerreyle "Ben buradayım!" diyebilmeye; en saf hâlde, kendin olabilme cesaretine bağlar.
Çünkü bazen dünyadan gizlemeye en çok çabaladığımız yanımız; bizi biz yapan en özel, en mucizevi parçamızdır.
Kendi ışığından korkmayı bırakıp hazinelerini dünyayla cömertçe paylaşmak isteyen tüm çocuklar ve içindeki çocuğu hiç unutmayanlar için ilham dolu bir kendini bulma hikâyesi...
RÜYALAR, KEDİLER, RUHLAR - Turan Duman

"Hayatı o cam fanusun ardından izlemeyi ne zaman bırakacaksın, sahi sen ne zaman gerçekten yaşayacaksın?"
Birce için hayat; pazartesi sabahlarının hüznü ile odasının sevimsiz duvarları arasına hapsolmuş boğucu bir döngüden ibarettir. Ailesiyle ya da arkadaşlarıyla bağ kuramaz, nereye ait olduğunu kestiremez. Varlığını yadırgarken dünyanın da onu yadırgadığı düşüncesine kapılır. Ta ki, naftalin kokulu yastığına başını koyup rüyaların o sisli ve tekinsiz koridorlarına adım atana dek.
Rüyaların, kedilerin ve ruhların arasında bir keşif başlar. Sabahattin Ali'yle beraber karanlık ormanlarda, o son umuda tutunur. Narmanlı'da Ahmet Hamdi ve kedisi Haydut'la tanışır. Oğuz Atay'ı bir hastane odasında teselli ederken Orhan Kemal'le birlikte insanı tanır.
Yaşam sevincinin en saf hâline ise Halikarnas Balıkçısı'nın o mütevazı teknesinde tanık olur. Kulak verdiğinde tabiatın "Hiş, hişt!" sesini duyar. Elinde artık Sait Faik'ten bir pusula vardır yaşama dair: "Yalnızlık dünyayı doldurmuş. Sevmek, bir insanı sevmekle başlar her şey."
O cam fanustan çıkmanın, kabukları kırmanın, adım atmanın, hayata karışmanın vaktidir:
"Yarın okul var. Hınca hınç dolu otobüsler ve kalabalık caddeler var, bunların ötesinde beni bekleyen bir hayat var. Artık o cam fanusun arkasında bir izleyici gibi durmak istemiyorum. Elimde bir misina, cebimde Sait Faik'in buruşmuş notları ve zihnimde Atay'ın oyunları… Hayata karışma vaktim geldi."
KARANLIĞIN İÇİ - Ömer Torlak

Karanlığın İçi, gündelik hayatın görünürde küçük hadiselerinden yola çıkarak vicdanı, hırsı, merhameti, yalnızlığı, aileyi, adalet duygusunu ve insanın kendi iç sesiyle hesaplaşmasını anlatıyor. Ömer Torlak, büyük olayların peşine düşmek yerine, çoğu zaman fark edilmeden geçip giden bakışlara, susuşlara, pişmanlıklara ve tercihlere eğiliyor. Her öykü, okuru başkasını yargılamadan önce kendi gölgesine bakmaya davet ediyor. Didaktik bir hüküm kurmadan, hayatın içinden seçilmiş sahnelerle ilerleyen öyküler; modern insanın kırılganlığını, ahlaki sınanmalarını ve iyiliğin çoğu zaman sessiz kalan yüzünü görünür kılıyor. Bu yönüyle Karanlığın İçi'nde yer alan öyküler, insanı psikolojik çözümlemelerin nesnesi olarak değil, her an yeniden seçim yapan etik bir özne olarak ele alır. Ömer Torlak'ın öykücülüğü, tam da bu görünmez gerilimin izlerini sürerek okuru, davranışların değil, davranışları mümkün kılan zihinsel ve ahlaki zeminin üzerine yeniden düşünmeye davet eder.
SİMURG OKULU Son Çağrı- Aslıhan Keleş Kurtoğlu

Kervansaray'ın gölgelerinde başlayan yolculukta karanlık ve aydınlık son kez karşı karşıya geliyor. Bu macerada Asil, gücün ve liderliğin peşinde koşarken büyük bir ikilemin ortasında kalıyor. Şahmaran'ın sırrı, Simurg'un aynası ve geçmişten gelen hikâyeler, herkesi kendi seçimini yapmaya zorluyor.
Otuz kişi… Ve karşılarında yalnız kalmaya mahkûm bir güç.
Küllerin savrulduğu ve rüzgârın hortuma dönüştüğü o büyülü anda Simurg yeniden gökyüzüne yükselirken herkesin önünde yalnızca bir seçenek kalıyor: Kendini bulmak ve ne pahasına olursa olsun doğrunun yanında durmak.
Dostluk, cesaret, fedakârlık ve büyülü bir dünyanın son savaşı…
Simurg Okulunda oyun bitiyor.
Son çağrı yapıldı.
Sen hangi taraftasın?
KİRAZ Ümmü Gülsüm Çinici

Bazı evlerden geriye sadece duvarlar kalır, bazılarından ise sevgi dolu hatıralar.
Genç bir kadın olan Kiraz; yıllar sonra satılmak üzere olan çocukluk evine döndüğünde, kapatılmış koliler onu geçmişe çağırır. Her köşe, dedesi Aziz'in bilgeliğini; her eşya, unutulduğunu sandığı bir anıyı fısıldar ona.
En çok da küçük bakkaldaki o pano... Aziz Dede ile Kiraz'ın birlikte oluşturduğu pano, kimi zaman bir bilmeceye kimi zaman bir türküye kimi zaman eski bir efsaneye bazen de küçük bir ansiklopedi sayfasına dönüşmektedir. Panoya iğnelenen her not, aralarındaki sevgiyi biraz daha büyütürken aynı zamanda derinleştirir.
Kiraz, geçmişin izlerini takip ettikçe sadece dedesini değil; ailesini, köklerini ve uzun zamandır uzaklaştığı kardeşini de yeniden anımsar. Çünkü bazı bağlar, yıllar geçse de eskimez. Yeter ki onlara tutunacak cesaretimiz olsun.
Ümmü Gülsüm Çinici'nin ikinci gençlik romanı Kiraz, aile bağlarının değerini hatırlatan içsel bir çağrı niteliğinde.
- Geri
- Ana Sayfa
- Normal Görünüm
- © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.