04 Mayıs 2026
  • İstanbul14°C
  • Ankara7°C
  • İzmir17°C
  • Konya10°C
  • Sakarya10°C
  • Şanlıurfa14°C
  • Trabzon14°C
  • Gaziantep10°C

KRAL VE BAŞKAN

III. Charles’ın ABD Kongre Konuşması ve Atlantik Hiyerarşisinde İfade Ettikleri

Kral ve Başkan

04 Mayıs 2026 Pazartesi 11:31

Ercan Demirci

Yakın bir zamanda sosyal antropolojiye dair genel çerçeveli bir söyleşiye davet edilmiştim. Kürsüye çıktım, bilgisayarımı açtım. Selamlama cümleleri sonrasında söze şöyle başladım:

“Değerli hazirun, bilim insanları yakın zamana kadar evrenin yaşı için takribi on dört milyar yıldan söz ediyorlardı. Bugün yeni tartışmalar bu süreyi yirmi dört, hatta yirmi yedi milyar yıl ile ifadelendiriyor. Yaşlı dünyamız için son yıllara kadar dört buçuk milyar yıllık bir yaştan bahsediliyordu. Son bilimsel çalışmalar, bu hesabı yer yer yedi-sekiz milyar yıllık bir zaman aralığında tartışmaya açıyor. Canlı hayatının yeryüzündeki serüveni milyarlarca yıla uzanıyor. İnsan türünün izi milyonlarca yıllık bir geçmişe dayanıyor. Homo sapiens için ise üç yüz bin ila beş yüz bin yıllık bir zaman aralığından söz ediliyor.”

Burada bir an sustum. Bilgisayarımı usulca kapattım, çantama koydum. Bir müddet hareketsiz kaldım. Merakla bana bakan salona baktım; salon da meraklı gözlerle bana bakıyordu. Sonra kürsüden inmeye yeltendim.

Moderatör şaşkınlıkla sordu: “Hocam, bir sorun mu var?”

Durdum. Yeniden mikrofona yöneldim.

Dedim ki: “Ben kendi sözümün hem en dikkatli dinleyicisi hem de en sert eleştirmeniyim. Konuşurken bir yanım da beni dinler. Az önce o yanım bana şunu hissettirdi: Bu kadar geniş zamanların karşısında hazırladığım cümleler zayıf kalmış, kurduğum söz ağırlığını yitirmişti. Rakamlar büyüdükçe zihnimdeki konuşma fakirleşti; milyonlar milyarlara karıştı. Hazırladığım akış elimde bir saman alevi gibi söndü. Sözümün, iddiamın ve havsalamın ağırlığı azaldı. Zamanın bu derinliği karşısında nutkum tutuldu, söz söyleme iştahım kesildi. İnanmadığı sözü söyleyemeyen, inanmadığı yerde duramayan, inanmadığı işi yapamayan mizacım bana açıkça şunu söyledi: Sus ve kürsüden in.”

Sonra salona dönüp hafifçe tebessüm ettim:

“Arkadaşlar, şaka bir yana; az önce niçin duraksadığımı söyleyeyim. Zamanı milyonlarla, milyarlarla ölçmeye başladığınızda söz de aynı söz olarak kalmıyor. İnsan o büyüklüğün karşısında bir an için duruyor; cümlesini, bakışını, iddiasını yeniden yokluyor. Nereden başlayacağını, ne kadar geriye gideceğini, bugünü anlamak için hangi tarihî eşiğin kâfi geleceğini yeniden tartmak zorunda kalıyor.”

Salondaki merak, bu defa daha dikkatli bir sessizliğe dönüştü. Ben de o sessizliğin içinden devam ettim.

Tarihten istifade etmenin ilk şartı, onunla doğru mesafeyi kurmaktır. Tarihe fazla yaklaşan ayrıntının içinde dağılır; tarihten fazla uzaklaşan ise manzaranın çizgilerini kaybeder. Tarih, her şeyi örten mukaddes bir sis yahut ruhsuz tarihlerden örülmüş kuru bir cetvel gibi ele alınamaz. Bugünü anlamak, yarını sezmek ve mümkünse yarına yön vermek isteyen zihin için tarih, seçilmiş eşikler üzerinden okunması gereken büyük bir tecrübe alanıdır.”

Yukarıda paylaştığım anekdotun asıl manası burada saklıdır. Milyarlarca yıllık dünya tarihi, canlı hayatın uzun serüveni ve insan türünün milyonlarca yıllık biyolojik yürüyüşü elbette büyük bir arka plan sunar; ancak her arka plan, konuşulan meselenin merkezine taşınamaz. Devlet, şehir, ticaret, yol, liman, imparatorluk, deniz gücü, finans ve dünya düzeni üzerine konuşurken insanlığın bütün biyolojik geçmişini izaha kalkışmak, sözü büyütmekten çok dağıtır.

Bu sebeple meseleyi doğru ölçeğe çekmek faydalı olacaktır. Mevzu insan türünün biyolojik serüveni olsaydı milyonlarca yıllık zaman ufku zaruri olurdu; canlı hayatın yeryüzündeki izini takip etseydik milyarlarca yıllık bir sahaya açılırdık. Fakat bugün konuşacağımız mesele, insanın medeniyet kurucu kudretidir: şehir, hukuk, vergi, ordu, ticaret güzergâhı, yol, liman, deniz gücü, finans düzeni ve imparatorluk inşa edebilme kabiliyeti. Bu bakımdan yaklaşık yedi bin beş yüz yıllık medeniyet tarihi bize yeterli bir ayna mesafesi verir.

Zira insan bu zaman diliminde salt hayatta kalmamış; tabiat karşısındaki varlığını şehirle, hukukla, kayıtla, orduyla, ticaret ağıyla, inanç sistemiyle ve devlet hafızasıyla kalıcı bir düzene çevirmiştir. Bugünkü dünyanın ana çizgileri de büyük ölçüde bu medeniyet havzalarının, hâkimiyet araçlarının ve kara-deniz rekabetinin içinden doğmuştur.

Buradan itibaren, yukarıda tafsilatı verilen anekdotun açtığı kapıdan asıl mevzuya geçebiliriz. Çünkü artık tartışacağımız şey yalnız geçmişin genişliği veya zamanın derinliği değildir; asıl mesele, insanlığın tarih boyunca hangi araçlarla hâkimiyet kurduğu, hangi coğrafî eşiklerde güç devşirdiği ve dünya düzenini hangi büyük kırılmalar üzerinden yeniden örgütlediğidir.

Tarih bazen akar, bazen birikir, bazen de düğümlenir. Bugün, tarihin yeniden düğümlendiği bir aşamadayız. İnsanlık bugüne düz bir çizgiyle gelmedi; büyük eşiklerden, sert kırılmalardan ve sıçramalardan geçerek geldi. Her büyük sıçrama; coğrafyanın, ulaşımın, iletişimin, nüfusun, sermayenin ve iktidar araçlarının aynı anda yeniden düzenlendiği bir ana karşılık gelir. Bugünü anlamak için olaylara bakmak kâfi değildir; olayların hangi tarihî eşikten, hangi coğrafî kırılmadan ve hangi güç aktarımından doğduğunu görmek de gerekir. İçinde bulunduğumuz dünya bu bakımdan, benim tabirimle, belki de zorlama bir metafor ile iki buçuk dünyanın bileşimidir. Buradaki “dünya” ifadesi coğrafî bir tasniften ziyade, tarihe belli bir ayna mesafesinden bakıldığında görülen iki büyük hâkimiyet eşiğini ve bunlara eklemlenen yarım fakat belirleyici bir ara boyutu anlatır. Asıl mesele, kara, deniz, sermaye, teknoloji ve siyasal örgütlenme üzerinden kurulan farklı hâkimiyet biçimlerini aynı tarihî düzlemde okuyabilmektir.

  1. Hâkimiyetin Üç Eşiği ve ABD-Britanya İlişkisinin Tarihsel Zemini

Yukarıda metaforik düzlemde izah edilen birinci dünya, Akdeniz’in bileğini bükenlerin dünyasıydı. Nehir medeniyetlerinin uzun birikimi, Afro-Avrasya’nın merkez denizi olan Akdeniz havzasında siyasal ve kültürel bir forma kavuştu. Mezopotamya, Maveraünnehir, Nil, Ganj, Sarı Nehir, Tuna, Volga, Sen ve Ren havzaları insanlığa üretim, yerleşim, şehir, sulama, ticaret ve idare tecrübesi kazandırdı. Bu dağınık havza birikimi, Akdeniz’de merkez fikrine dönüştü. Siyasal düzlemde Roma; yol, hukuk, vergi, ordu ve idareyi büyük bir imparatorluk mimarisi içinde birleştirdi. Soyut düzlemde Yunan medeniyeti ise varlık, bilgi, insan, şehir ve siyaset üzerine kurduğu düşünceyle bu dünyanın zihin dilini verdi.

İlk dünyanın kudreti, merkez kurma kabiliyetinde saklıydı. Roma, mekânı hukukla; yolu askerî düzenle, vergiyi idareyle, hâkimiyeti şehir ağıyla birleştirdi. Yunan düşüncesi ise bu siyasal gövdeye kavramsal derinlik kazandırdı. Akdeniz bu bakımdan yalnız bir deniz havzası şeklinde de okunmamalıdır. Akdeniz; insanlığın merkez, hukuk, şehir- şehirlilik ve siyasal form fikrini ilk defa büyük ölçekli bir mimariye dönüştürdüğü tarihî alandır.

İkinci dünya, okyanusların bileğini bükenlerin dünyasıydı. Akdeniz merkezli eski düzen, okyanusların açılmasıyla kendi sınırına vardı. Mesafe artık yalnız tehlike anlamı taşımadı; ticaret, sermaye, sigorta, navlun, banka, donanma ve liman ağı üzerinden yeni bir hâkimiyet imkânına dönüştü. Portekiz ve İspanya kapıyı araladı; Hollanda ticaret ve finans aklını keskinleştirdi, Büyük Britanya ise bu aklı donanma, hukuk, sigorta, banka, sömürge idaresi, deniz ticareti ve küresel finans düzeniyle sistemleştirdi.

Okyanusları bükenlerin dünyası sermayenin, dolaşımın ve deniz hukukunun dünyasıydı. Londra on dokuzuncu yüzyılda ve yirminci yüzyılın ilk yarısında yalnız bir başkent gibi işlevsellik göstermedi; riskin ölçüldüğü, ticaretin fiyatlandığı, hukukun güvenceye alındığı, sigortanın yaygınlaştığı ve imparatorluk ağlarının birbirine bağlandığı merkez hâline geldi. Britanya’nın hâkimiyeti harita genişliği kadar dil, hukuk, finansal teamül, üniversite ağı, elit dolaşımı ve diplomatik terbiye üzerinden işledi.

Üçüncü eşik, daha doğrusu buçuk dünya, İkinci Dünya Savaşı sonrasında belirginleşti. Bu defa mesele yalnız Akdeniz’i yahut okyanusu yönetmekle sınırlı kalmadı. Uzay, veri, finans, teknoloji, kurum, güvenlik mimarisi, iletişim ağları, dolar düzeni, istihbarat örgütleri ve uzak menzil kapasitesi yeni hâkimiyet alanlarına dönüştü. Somut kudret Amerika Birleşik Devletleri’nde toplandı; soyut meşruiyet dili ise Anglo-Sakson hukuk ve siyaset geleneğiyle Atlantik güvenlik mimarisinin küresel uzantıları arasında kuruldu.

Bu üçüncü eşik tam tekmil kurulamadı. Amerika büyük bir sistem inşa etti; fakat üretim, nüfus, enerji, teknoloji ve meşruiyet aynı merkezde toplanmadı. Finans Batı’da, üretim Asya’da, nüfus Güney’de, enerji kritik boğazlarda, teknoloji dar merkezlerde yoğunlaştı. Bu nedenle çağımız üç tamamlanmış dünyanın sükûnetiyle açıklanamaz. Yaşadığımız düzen, iki büyük tarihî dünyanın üzerine binmiş; üçüncü eşiği henüz kemale erdirememiş bir sistemin basıncıdır.

ABD-İngiltere/Britanya ilişkisinin asıl anlamı burada başlar. Britanya ikinci dünyanın, yani okyanus düzeninin olgun hafızasıdır. Amerika ise üçüncü eşik yahut buçuk dünya diyebileceğimiz kurum, dolar, güvenlik, teknoloji ve uzak menzil ölçeğinin icra merkezidir. Kral Charles’ın Washington’daki sözleri, okyanus dünyasının yaşlanmış fakat hâlâ etkili hafızasının Amerikan kudretinin merkezinde yeniden yer aramasıdır.

2. Okyanus Hafızasından Amerikan Kapasitesine Geçişin Mücadelesi

ABD-İngiltere/Britanya ilişkisi çoğu zaman tarihî müttefiklik, ekonomik paydaşlık, dil ortaklığı, istihbarat iş birliği ve Atlantik dayanışması gibi başlıklarla açıklanır. Bunların her biri doğru olsa da tek başına bir anlam ifade etmez. Bu ilişkinin derin mantığı belki de iki farklı çağın aynı sistem içinde iş bölümü yapmasında aranmalıdır. Britanya, okyanusların bileğini büken çağın hukukunu ve hafızasını; Amerika ise uzayın bileğinin de bükülebileceğini keşfeden üçüncü eşiğin para (banknot- kripto geçişi), güvenlik, teknoloji, menzil ve icra kapasitesini taşır.

Britanya’nın güç kaybı harita üzerinden okunursa yanıltıcı olabilir. Evet el ’an İmparatorluk zayıflamış, sömürge idare ve kudreti çözülmüş, doğrudan yönetim kapasitesi azalmıştır. Ancak büyük imparatorluklar yalnız idare ettikleri topraklarla yaşamaz. Arkalarında hukuk dili, sözleşme kültürü, finansal teamül, tahkim sistemi, diplomatik üslup, üniversite ağı, elit dolaşımı ve kültürel prestij bırakırlar. Britanya’nın bugünkü rolü bu bakiyenin kudretinde saklıdır.

Amerika ise yirminci yüzyılın ortasından sonra bu bakiyenin kudretini devralıp genişleten aktördür. Washington askerî üsleri, dolar ve petro-dolar sistemi, global teknoloji şirketleri, güvenlik ittifakları, istihbarat kapasitesi ve küresel müdahale imkânıyla üçüncü eşiğin icra merkezidir. Ancak icra kapasitesi, tarihî meşruiyet diliyle beslenmediğinde sığ bir güç hâline gelir. Britanya burada okyanus çağının gramerini Amerikan kudretinin hizmetine sunmaktadır.

Bu ilişkiyi bir hiyerarşi meselesi olarak da görmek gerekir. Britanya Amerika’nın sıradan bir müttefiki addedilemez ve fakat Britanya kendi başına eski küresel alanını taşıyabilecek demografik, ekonomik ve askerî ölçekten uzaktır. Amerika Britanya’nın hafızasına ihtiyaç duymaktayken Britanya Amerika’nın kapasitesine tutunmaktadır. Bu karşılıklı ihtiyaç, bugünkü Anglo-Amerikan çekirdeğin gerçek mahiyetini teşkil etmektedir.

Bu yapısal anlam görülmeden III. Charles’ın sözleri eksik okunur. Kral’ın önüne Derin Britanya ve Derin Sermaye tarafından okuması için konulan o konuşmada ortak değerler kadar Amerikan gücünün tarihî süreklilik içinde meşrulaştırılması hedeflenmektedir. İngiliz hukuku, Magna Carta, Westminster geleneği, temsil fikri, Kongre’nin kurucu hafızası ve Atlantik ittifakı aynı zincirin halkaları gibi yan yana getirilmiştir. Böylece Amerika’nın bugünkü kudreti, Britanya’nın uzun hukuk ve temsil anlatısı içinde anlam kazanır.

ABD-İngiltere/Britanya ilişkisi bu nedenle özel bir ittifaktan daha fazlasıdır. Bu ilişki, iki buçuk dünyanın ikinci ve üçüncü eşiği arasındaki bağ dokusudur. Britanya okyanus çağının hafızasını kaybetmeden geri çekilmiş; Amerika o hafızayı kendi küresel kapasitesiyle yeniden işletmiştir. Bugünkü mesele, bu iş bölümünün Çin’in yükselişi, Avrupa’nın demografik daralması, İslam dünyasında süren kriz kuşağı ve Afrika ve Asya-Pasifik başta olmak üzere yüzyıllardır istismar edilen coğrafyaların nüfus-nüfuz kopuşu karşısında nasıl yeniden tertip edileceğidir.

3. Charles’ın Kongre Konuşması Hafızanın Kudrete Tercümesi Çabası mıdır?

Kral III. Charles’ın Kongre konuşması, iki müttefik arasında icra edilmiş törensel bir hitap sınırına hapsedildiği takdirde asıl büyük resmin işaret ettiği husus anlamını kaybeder. O konuşma, Britanya’nın okyanus çağından devraldığı imparatorluk hafızasını Amerika’nın askerî, finansal, teknolojik ve menzil kudretiyle yeniden irtibatlandıran sembolik bir eşik metni olarak değerlendirilmelidir. Kongre kürsüsünde konuşan kişi yalnız hükümdar sıfatı taşımamakta; İngilizce konuşan dünyanın asırlara yayılan hukuk, temsil, deniz gücü, finans, diplomasi ve elit terbiyesi birikimini Amerikan kudretinin merkezinde yeniden seslendiren ve ABD’ye ihtarda da bulunan mahiyettedir.

Konuşmanın yüzeyinde ortak değerler, demokrasi, özgürlük, hukuk, güvenlik ve müttefiklik vardır. Daha derinde Anglo-Amerikan düzenin kendini yeniden anlatma ihtiyacı yer almaktadır. Magna Carta’dan Westminster geleneğine, Amerikan kurucu metinlerinden Kongre fikrine uzanan çizgi, Amerikan gücünü vazıh ve rakipsiz bir kapasite keyfiyeti olmaktan çıkarıp tarihî meşruiyet zincirine bağlamaktadır. Washington’un icra kuvveti, Londra’nın derin emperyal hafızası tarafından anlamlandırılır.

Bu konuşma üç veçhe ile okunmalıdır. Birinci veçhe hafıza hattıdır: toplumsal hukuk, temsil, parlamento geleneği ve İngiliz siyasal terbiyesi. İkinci veçhe güvenlik hattıdır: Atlantik ittifakı, NATO, savunma yükümlülüğü ve müşterek tehdit algısı. Üçüncü veçhe yeni çağ veçhesidir: teknoloji, refah, enerji, inovasyon, standart üretimi ve Çin’in yükselişi karşısında sertleşmeden kurulan sistem dili. Charles bu üç veçheyi aynı metinde birleştirerek Britanya hafızasının Amerikan kapasitesinin içine yerleştirilmesi gerektiğini İngiliz sinsiliğinde dillendirmektedir.

Her büyük düzen kendini yalnız kuvvetle sürdüremez. Kuvvet, kendisine anlam veren bir hikâye bulamadığında baskıya dönüşür; baskı sonuç üretse bile kalıcı düzen kuramaz. Anglo-Amerikan başarının tarihî sırrı, deniz gücü, para, teknoloji ve askerî kapasiteyi hukuk, temsil, piyasa, özgürlük ve güvenlik söylemiyle birlikte sunabilmesidir. Charles’ın Kongre hitabı eski maharetin yeni döneme uyarlanmasında ABD siyaset yapıcılarına adeta nasihat kıvamındadır.

Atlantik düzeninin bugün iki ayrı dile ihtiyacı vardır. Dışarıya karşı hukuk, süreklilik, değer ve meşruiyet dili; içeriye karşı sınır, üretim, maliyet, güvenlik ve tahkimat dili. Charles ilk dili, Trump ikinci dili temsil etmektedir. Biri sarayın ve geleneğin, diğeri kitle siyasetinin ve korunma içgüdüsünün lisanıdır. Aralarında üslup farkı varsa da her ikisi de aynı tarihsel kontekste cevap vermektedir. Atlantik odağı, genişleyerek yaşama devrinin sınırına geldiğini, çekirdeği tahkim etmeden çevreyi yönetmenin zorlaştığını görmektedir. Ve III. Charles’ın konuşmasında Çin’e karşı doğrudan sert bir dil bulunmaması da bu yüzden anlamlıdır. Britanya’nın rolü, kaba tehdit üretmekten çok düzenin evrensel iddiasını muhafaza etmektir.

Bu bakımdan Charles konuşması, Britanya’nın Amerika’ya teslimiyeti veya teslim olmama çabası şeklinde sığ bir okumaya indirgenmemelidir. Daha doğru ifade şu olmalıdır: Britanya, eski nüfuz alanlarını doğrudan taşıyabilecek kapasiteye sahip olmayan yaşlı bir hafıza gücü olarak, kendi sembol sermayesini Amerikan ölçeğiyle yeniden dolaşıma sokmak mecburiyetindedir. Amerika ise Britanya’nın bu hafızasını kendi liderliğinin tarihî meşruiyet malzemesine dönüştürmek zorundadır.

4. 1946 Mimarisinde Kurumlar, Figürler ve Anglo-Amerikan İşletim Aklı

Yirminci yüzyılın ortasında kurulan düzen tek bir tarihte veya II. Dünya Savaşı yıllarında ve neticeleriyle doğmadı. 1944 Bretton Woods parasal çerçeveyi çizdi. 1945 Birleşmiş Milletler meşruiyet dilini kurdu. 1947 Truman Doktrini siyasî ve askerî yönelimi belirginleştirdi. 1949 NATO güvenlik mimarisini tahkim etti. Dünya Bankası, IMF, BM, ve NATO teknik kurum olmanın ötesinde, üçüncü eşiğin çalışma aklını üretti. Bugünden baktığımızda bir akıl yeni bir dünya kurmanın projesini çalışmış ve II. Dünya Savaşı bu kuruluma fırsat vermişti.

Bu mimari üç sütuna yaslanmaktaydı: kurumsallaşma, para ve güvenlik. Kurumlar ihtilafın konuşulacağı dili belirledi. Dolar dünya ticaretinin ana referansına dönüştü. Güvenlik şemsiyesi ticaret yollarını, enerji akışını ve finansal istikrarı koruyan çerçeve hâline geldi. 1971’de doların altınla bağının kopması, sistemi fizikî teminattan çok güvene ve Amerikan finansal kudretine bağladı. Petrol ticaretinin dolar üzerinden işlemesi, soyutlaşan paraya enerji dayanağı sundu ki bugün Hürmüz etrafında yaşananlarda petro-dolar ve enerji ilişkisini görmek mümkündür.

Bu yeni mimarinin Anglo-Amerikan mahiyeti gayet vazıhtır. Britanya’nın finansal geleneği, hukuk dili, denizcilik tecrübesi ve diplomatik ağı Amerikan askerî ve üretim kapasitesiyle birleşmiştir. Londra’nın asırları aşan tecrübesi Washington’un kudret ve egemenlik ölçeğine eklendi. Böylece savaş sonrası düzen, Amerika tarafından icra edilen ve fakat Britanya hafızasıyla beslenen Atlantik mimarisi hâline geldi.

1970’li yıllarda Henry Kissinger’ın temsil ettiği çizgi, bu mimarinin Amerikan devlet aklı içindeki en belirgin örneklerinden biridir. Kissinger’ın düşünce dünyası yalnız Amerikan pragmatizmiyle açıklanamaz; Castlereagh, Metternich, Avrupa güç dengesi ve özellikle Britanya’nın denge siyaseti geleneğiyle beslenen bir realizm taşır. Çin açılımı, Sovyetler Birliği ile yumuşama, üçlü denge ve enerji diplomasisi bu bakımdan Amerikan siyasasının Britanya menşeli denge siyasetiyle birleştiği bir ara evre olarak okunmalıdır.

Kissinger’ın Çin açılımı, okyanus çağının eski aklının üçüncü eşiğin araçlarıyla yeniden kullanılmasıydı. Britanya’nın asırlık yöntemi, kara gücünü tek başına ezmek yerine karşı ağırlıklar kurmak, rakipleri birbirine tarttırmak ve hatta kırdırmak, dengeyi doğrudan işgalden çok diplomatik tertiple yönetmekti. Kissinger, 1970’lerde bu yöntemi Amerikan ölçeğine taşıdı: Çin’i Sovyet gücüne karşı denge unsuruna dönüştürdü; Amerika’nın Vietnam sonrası daralan hareket alanını Asya’daki yeni dengeyle genişletti; Atlantik aklının eski denge terbiyesini Washington’un dolar, güvenlik ve teknoloji kapasitesiyle birleştirdi. İlaveten şu hususunda altı ehemmiyetle çizilmelidir; 1946 sonrasında güç yalnız devlet başkanlarının şahsında temerküz etmiyordu. Sistem; uluslararası kurumlar, merkez bankaları, hukuk normları, üniversiteler, düşünce kuruluşları, medya ağları, finansal standartlar ve dönemsel olarak öne çıkarılan siyasal figürler üzerinden yürütüldü.

Yeni düzenin en dikkat çekici tarafı hâkimiyeti görünmezleştirmesidir. Okyanus çağında donanma, gemi, liman ve koloni gözle görülür, gösterilirdi. Üçüncü eşikte faiz, kredi, yaptırım, standart, norm, sigorta, veri, teknoloji protokolü ve ittifak yükümlülüğü üzerinden etki kuruldu. Bir ülkenin hareket alanı çoğu zaman kendi sınırlarından ziyade bağlı olduğu sistemin kuralları içinde belirlendi. Hâkimiyetin dili askerî haritadan finansal, hukukî, teknolojik ve kurumsal haritaya taşındı ki bugün bu muhasebe negatif ve edilgen mahiyeti ile Türkiye içinde geçerlidir.

ABD-İngiltere/Britanya ilişkisi bu görünmez idare içinde ayrı bir yere sahiptir. Washington yaptırım uygular, üs kurar, teknoloji standardı belirler, güvenlik taahhüdü verir; Londra ise tahkim, finans, hukuk, eğitim ve diplomatik temas ağı üzerinden aynı düzenin yürütme dilini besler. İki işlev birlikte ele alındığında üçüncü eşiğin işleyiş mantığı belirginleşir: Amerikan kapasitesi Britanya hafızasıyla, dolar sistemi İngiliz hukukî-finansal teamülüyle, NATO güvenliği Atlantik temsil diliyle birleşir.

5. 1989 Sonrasında Tek Kutupluluğun Yükü ve Anglo-Amerikan Yorulma

Soğuk Savaş’ın kapanış gongu hükmündeki Berlin Duvarı’nın yıkıldığı 1989 yılı, yalnız bir çağın bitişini ifade etmiyordu. Karşı blok ortadan kalkınca sistem kendi sınırlarıyla baş başa kaldı. Tek kutupluluk ilk bakışta mutlak üstünlük görüntüsü verse de kısa süre içinde ağır bir taşıma maliyeti doğurdu. Güvenlik taahhütleri genişledi, ittifaklar çoğaldı, müdahale alanları arttı. Amerika, kurduğu düzenin hem mimarı hem de neredeyse tek taşıyıcısı hâline geldi.

Soğuk Savaş boyunca karşı blok olan Varşova Paktı, Atlantik düzenin davranışlarını sınırlayan bir ölçüydü. Washington ve Londra geniş bir rekabet hattı içinde hareket ediyor; her hamle, karşı gücün varlığıyla hesaplanıyordu. Bu hesap, müdahaleleri bütünüyle durdurmasa da onları belli bir stratejik disiplin içine yerleştiriyordu. 1989 sonrasında bu dış ölçü ve adeta endaze ayna işlevselliği zayıflayınca, tek kutupluluğun taşıma maliyeti daha görünür hâle geldi.

Rakipsiz güç de yön tayini için gerilim alanına ihtiyaç duyar. Soğuk Savaş’ın karşı kutbu çekildiğinde, tek kutuplu düzen kendi sınırını ve tehdidini başka sahalarda aradı. Bu dönemde İslam dünyası, tek kutuplu düzenin kendi güvenlik dilini yeniden kurduğu başlıca kriz coğrafyalarından biri hâline geldi. Afganistan, Irak, Suriye, Filistin, Yemen ve İran hattı yalnız bölgesel krizler dizisi olarak okunamaz; tüm bunlar tek kutuplu düzenin sınır, tehdit ve müdahale zemini aradığı geniş kuşağın parçalarıdır.

Bu okuma, algıda hadiseleri basit bir komplo mantığına indirgememelidir. Sistemler bazen kendi süreklilikleri için tehdit algısına, güvenlik diline ve müdahale sahasına ihtiyaç duyarlar. 1989 sonrası Amerikan üstünlüğü kısa vadede rahatlama getirse de uzun vadede yorulma, meşruiyet aşınması ve taşıma maliyeti üretti. III. Charles’ın hafızaya müracaat eden son konuşması bu yorulmanın İngiliz zarifliğindeki ifadesidir. Güç, hikâyesini kaybettiğinde çıplaklaşır; çıplak güç daha hızlı sorgulanır.

Britanya bu dönemde Amerika’nın yanında yer alırken, eski imparatorluk tecrübesini yeni güvenlik gündemine tercüme etti. İki ülke arasındaki derin operasyonel istihbarat iş birliği, diplomatik destek, Irak ve Afganistan gibi sahalarda müşterek tutum, Anglo-Amerikan çekirdeğin hâlâ birlikte hareket ettiğini gösterdi. Ancak bu birlik, Britanya’nın eşit kapasite taşıdığı bir ortaklık anlamına gelmez. Daha çok, Britanya’nın meşruiyet ve tarihî tecrübe desteğini Amerika’nın icra gücüne eklediği bir iş bölümüdür. Ve taraflar yekdiğerinin muarızı olamasalar da dostu da değildir

Bu dönemin sonunda Atlantik çekirdeği iki gerçekle yüzleşti. Birincisi, İslam dünyasını çoğu zaman İsrail için sürekli güvenlik sahası hâline getiren yaklaşımın düzenin meşruiyetini aşındırmasıdır. İkincisi, bu süreç yaşanırken Çin’in sistemin içinde büyümesi ve Batı’nın dikkatini başka sahalara yönelttiği yıllarda üretim, teknoloji ve Kuşak-Yol İnisiyatifi’nde olduğu gibi tedarik zinciri ağırlığını artırmasıdır. Böylece tek kutupluluğun taşıma maliyeti ile Çin’in yükselişi aynı tarihî dönemde birleşti.

6. Küreselleşmenin Atölyesinden Anglo-Amerikan Sınamaya Çin

2010 sonrası tabloyu değiştiren ana olgu Çin’in sistem içinden yükselmesidir. Çin klasik anlamda dışarıdan gelen rakip gibi büyümedi. Mevcut düzenin sunduğu imkânları kullandı, bu imkânları kendi lehine çevirdi ve zamanla düzenin dengesini zorlayan ağırlığa dönüştü. Özellikle ABD ve Global Sermaye, maliyetleri düşürmek ve üretimi ölçeklendirmek amacıyla sanayiyi Asya’ya kaydırırken Çin bu süreci nüfus avantajı, devlet koordinasyonu, altyapı yatırımı, lojistik kabiliyet ve planlama disipliniyle entegre üretim platformuna çevirdi.

İlk aşamada Çin küresel tedarik zincirlerinin merkezine yerleşti. İkinci aşamada üretim kapasitesi teknoloji transferi, öğrenme süreçleri ve devlet destekli sanayi politikalarıyla derinleşti. Üçüncü aşamada altyapı finansmanı, bağlantı projeleri ve alternatif kurum arayışlarıyla sistem kurucu eğilim belirdi. Amerika finansal ve teknolojik üstünlüğünü korurken Çin üretim kapasitesi ve tedarik zincirleri üzerinde yoğunlaştı. Üreten ile fiyatlayan aynı merkezde bulunmadığında gerilim kaçınılmaz hâle gelmekteydi.

Bu nedenle Çin’i yalnız dış rakip olarak okumak yanlış olacaktır. Çin, küreselleşmenin kendi içinden büyüttüğü sistem içi karşı ağırlıktır. Batı merkezli üretim kayması, zamanla Anglo-Amerikan düzen ile Çin arasında adeta bir siyam ikizi ilişkisi doğurmuştur: Biri diğerini sınırlamak istediğinde kendi tedarik zincirini, maliyet dengesini, tüketim piyasasını ve teknoloji dolaşımını da incitir. Trump’ın Çin’e karşı gümrük vergilerini yükselttiği süreçte görülen tablo bunun çarpıcı örneklerinden biridir; Çin’i baskılamak için kullanılan tarife silahı, kısa sürede Amerikan iç piyasasında maliyet artışı, fiyat baskısı ve enflasyon endişesi olarak geri dönmüş, Washington’u kendi hamlesinin ekonomik yan etkilerini yeniden hesaplamak zorunda bırakmıştır. Çin bu bağımlılık ilişkisinin sunduğu imkânı dikkatle görmüş, yönetmiş ve realize etmiştir. Batı’nın sermaye, teknoloji ve pazar erişimiyle açtığı alan, Çin’i birçok sektörde yüksek Ar-Ge maliyetinin başlangıç yükünden kısmen kurtarmış; yoğun üretim zorunluluğu ve ölçek ekonomisi, özellikle nadir elementlerin işlenmesi, ara malı üretimi, batarya, elektronik ve ileri sanayi girdilerinde maliyetleri rasyonelleştirmiştir. Böylece Çin, ucuz üretim merkezi vasfını aşarak üretim yoğunluğunu endüstriyel öğrenmeye, maliyet avantajını teknoloji derinliğine, tedarik zinciri hâkimiyetini stratejik ağırlığa çevirmiştir. Nadir elementlerin işlenmesi başta olmak üzere kritik sanayi girdilerinde diğer aktörlere kıyasla açık ara öne geçmesi de bu kapasitenin sonucudur. Anglo-Amerikan çekirdeğin Çin karşısındaki zorluğu tam burada düğümlenir: Çin, sistemin dışında büyüyen klasik bir hasım olmaktan ziyade, sistemin iç bağlantılarıyla beslenmiş, o bağlantıları kendi lehine işlemiş ve belli bir eşikten sonra aynı sistemi sınırlayan yapısal karşı kütleye dönüşmüştür.

Kissinger’ın 1970’lerdeki Çin açılımı bu noktada tarihî bir ironi taşır. O dönemde Çin, Sovyet gücünü dengelemek için sisteme doğru çekilebilecek bir stratejik ağırlık olarak görüldü. Bu hamle, Britanya’nın uzun denge siyaseti geleneğine uygun biçimde, büyük rakibi başka bir büyük ağırlıkla sınırlama arayışıydı. Ancak üçüncü eşiğin finans, üretim ve teknoloji düzeni derinleştikçe, denge unsuru olarak sisteme alınan Çin, zamanla sistemin merkezî üretim kütlelerinden biri hâline geldi. Böylece 1970’lerde denge için açılan kapı, 2010 sonrasında Anglo-Amerikan düzenin en büyük sınamasına ve potansiyel risk odağına dönüştü.

Bu gelişme hali hazırda ABD-İngiltere/Britanya ilişkisini doğrudan etkiler. Çünkü Çin meselesi yalnız Amerika ile Çin arasındaki güç rekabeti sayılamaz; okyanus dünyasının sermaye, finans ve hukuk mirasını taşıyan Britanya ile üçüncü eşiğin teknoloji, güvenlik ve dolar kapasitesini taşıyan Amerika arasındaki iş bölümünü de yeniden tanımlar. Londra finansal ağları, hukuk ve diplomasi diliyle; Washington güvenlik, teknoloji sınırlaması ve Pasifik ittifaklarıyla aynı baskıya cevap üretir.

Anglo-Amerikan tepki bu yüzden çok katmanlıdır. Ekonomik ilişki bütünüyle koparılamaz; zira Çin, küresel üretim düzeni içinde vazgeçilmez ölçüde büyümüştür. Buna karşılık teknoloji transferi sınırlandırılır, tedarik zincirleri çeşitlendirilir, Asya-Pasifik’te güvenlik ortaklıkları güçlendirilir. Charles’ın konuşmasında sert bir Çin dilinin tercih edilmemesi de bu çok katmanlı yaklaşımın yansımasıdır. Ancak Çin gerçekliğini okurken, İngiliz aklının ve hegemonya unsurlarının bu sahadaki uzun tarihî izlerini de görmek gerekir. Çin ile İngiltere arasında yaklaşık iki asır önce kıyılmış olan jeopolitik nikâh, bugün çok görünür olmasa da hâlâ meşru, cari ve sonuç üretici bir mahiyet taşımaktadır. Afyon Savaşları’ndan liman rejimlerine, Hong Kong tecrübesinden finansal ağlara, hukukî teamüllerden ticaret psikolojisine kadar uzanan bu hat, Çin’in modern dünya sistemiyle kurduğu ilişkinin derin arka planlarından biridir. Bu yüzden Anglo-Amerikan çekirdek, Çin karşısında bir taraftan evrensel iddiasını korurken, diğer taraftan sert tahditleri teknoloji, güvenlik, ticaret ve Pasifik mimarisi üzerinden başka siyasal kanallarda taşımaktadır.

Trump çizgisi burada daha açık bir siyasal dile sahiptir. Çin’in kontrolü, üretimin geri çağrılması, kritik teknolojilerin korunması, sınır ve göç meselesiyle iç sanayi tabanının tahkimi aynı paketin parçalarıdır. Charles’ın konuşmasında kullandığı dil, dışarıya dönük meşruiyet üretirken, Trump’ın dili bir yandan içeride seferberlik duygusu kurmakta öte yandan İngiltere başta olmak üzere tüm Avrupa’ya yaklaşan tehlikeye karşı ihtar mahiyetindedir. Bu iki lisan, Çin’in sistem içi karşı ağırlığa dönüşmesi karşısında Anglo-Amerikan çekirdeğin iki ayrı refleksi olarak okunmalıdır.

7. Nüfus ve Nüfuz Olgusu Üzerinden ABD’nin Britanya ve Avrupa’ya Örtülü Çağrısı

Küresel sistemin derin gerilimi yalnız üretim ile finans arasındaki ayrışmada aranmamalıdır. Daha kalıcı nüfus ile nüfuz arasındaki kopuştur. Tarih boyunca güç silah, para veya teknolojiyle sınırlı kalmamıştır bilakis bu unsurları taşıyan beşerî zemin sürekliliğin asıl kaynağı olmuştur. Nüfusun yönü ile nüfuzun istikameti birbirinden uzaklaştığında sistem baskı üretir.

Batı dünyası son iki yüzyılda önce güçlü bir nüfus artışı yaşadı. Bu nüfus artışı; sosyoekonomik kalkınma, şehirleşme, eğitim kapasitesi, sanayi yoğunluğu, askerî örgütlenme, sermaye birikimi ve kültürel özgüvenle birleşerek zamanla küresel nüfuza dönüştü. Avrupa’nın demografik genişlemesi, koloni idaresi, deniz aşırı göç, pazar hâkimiyeti ve bilgi üretimiyle desteklenince Batı, diğer dünya üzerinde belirleyici bir tesir alanı kurdu. Bugünkü kırılma ise bu tarihî nüfuzun hâlâ geniş coğrafyalarda sürmesine karşılık, onu besleyen nüfus dinamizminin zayıflamasından kaynaklanmaktadır. Avrupa yaşlanmakta, doğurganlık düşmekte, beşerî taşıma kapasitesi daralmaktadır. Bu daralma yalnız sosyal politika başlığıyla sınırlı kalmaz; askerî kapasiteyi, üretim gücünü, iç pazar büyüklüğünü, vergi tabanını ve siyasal dinamizmi doğrudan etkiler. Nüfus azaldıkça eski nüfuz alanlarını yönetmenin, finanse etmenin ve meşrulaştırmanın maliyeti artar.

Nüfusun coğrafî dağılımı, tarihin en sessiz fakat en belirleyici saiklerinden biridir. İnsan, metaforik anlamda dünyanın adeta bakterisi gibidir; özellikle suyun ve rutubetin yine gıdanın, iklimin, geçim imkânlarının ve şehirleşme kapasitesinin elverdiği alanlarda çoğalır, yoğunlaşır ve uygun eşik aşıldığında taşma eğilimi gösterir. Bugün dünyanın rutubetli ve bereketli nüfus havzaları sayılabilecek muson kuşağı, Güney Asya, Güneydoğu Asya ve Afrika’nın ekvatoral çevresi nüfus istiabını zorlayan bir demografik basınç üretirken; Avrupa ve Amerika başta olmak üzere Türkiye’de dahil olmak üzere Batı dünyasının birçok bölgesinde nüfus artışı durmak bir yana, yer yer eksilme ve yaşlanma sürecine girmiştir. Bu tablo, nüfuzun eski sahipleri ile nüfusun yeni merkezleri arasındaki mesafeyi büyütmekte; eski güç havzalarını daha az insanla daha geniş coğrafyaları etkilemeye çalışan kırılgan yapılara dönüştürmektedir.

Amerika bu ayrışmayı nitelikli göçle kısmen dengelese de Latin Amerika göçünü frenlemeye çalışırken aynı zamanda kendi nüfus dinamizmini bütünüyle kaybetmemeye çalışmaktadır. Avrupa’nın uyum kapasitesi daha sınırlıdır. Britanya ise bu vasatta eski imparatorluk nüfuzunu doğrudan idare kapasitesiyle taşıyamamakta; finans, diplomasi ve elit ağları üzerinden sürdürebilmektedir. Lakin bu kapasitenin de sonlarında olduğu net bir gerçektir.

Amerika’nın Britanya’ya ve Avrupa’ya örtülü çağrısı bu noktada okunmalıdır. Washington, yaşlanan Avrupa’ya ve imparatorluk sonrası sembol sermayesiyle ayakta duran Britanya’ya şunu hatırlatmaktadır: Üç-dört asırlık nüfuz alanlarınız eski demografik ve idarî araçlarla taşınamaz. Afrika’da, Güney Asya’da, Orta Doğu’da ve Latin Amerika’da nüfus artıyor; şehirleşme, eğitim, iletişim teknolojileri ve ulaşım imkânları eski pasif kitleleri daha talepkâr toplumlara dönüştürüyor. Bu alanları azalan Avrupa nüfusu, yorulan bürokrasi ve bölünmüş siyasal irade ile yönetmek zorlaşıyor. Amerika’nın liderlik iddiası, eski nüfuz alanlarını Atlantik çekirdeğin yeni hiyerarşisi içinde yeniden tertip etme teklifidir.

Bu teklif ABD-İngiltere/Britanya ilişkisinin bugünkü merkezinde yer almakta, kapalı kapılar arkasında ABD bu husus muhtemelen Britanya ile müzakere etmektedir. Britanya açıktır ki eski nüfuz alanlarına doğrudan geri dönemez ve fakat o alanların hukuk diline, eğitim ağlarına, finans teamüllerine ve diplomatik kodlarına kısmen ve hâlâ temas edebilir. Amerika ise bu dağınık hafızayı daha büyük güvenlik, teknoloji ve finans kapasitesiyle yeniden kullanmak istemektedir.

8. Geleceğin İnşasında Yönetiminde Anglo-Amerikan İş Bölümü

Yeni çağda savaşların ve krizlerin haritası cephelerden çok akışların ki lojistik, enerji ve veri akışlarının boğulduğu yerlerde çizilmektedir. Ukrayna, Hürmüz, Tayvan, Gazze, Kızıldeniz, Kafkasya, Panama, Süveyş, Malaca, Doğu Akdeniz ve Pasifik hattı ayrı dosyalar ve meseleler gibi ele alınabilirse de ve fakat hepsinde ortak mevzuu dolaşımın, enerjinin, güvenliğin, teknolojinin ve meşruiyetin hangi irade tarafından yönetileceğidir.

Ukrayna savaşı Avrupa güvenlik mimarisinin doğu sınırını yeniden tanımlamıştır. Tayvan meselesi Pasifik güvenliği kadar yarı iletken üretimi ve teknoloji zincirlerinin kaderiyle ilgilidir. Hürmüz enerji fiyatlarının, dolar düzeninin ve Körfez güvenliğinin hassas düğümüdür. Kızıldeniz ve Süveyş hattı Asya-Avrupa ticaretinin ritmini belirleyecektir. Gazze, Kıbrıs ve Doğu Akdeniz meşruiyet, güvenlik ve enerji denklemini aynı anda zorlar.

Dünya ekonomisi yalnız fabrikalarda ve borsalarda işlerlikle sınırlı değildir. Global ekonomi boğazlarda, limanlarda, kablolarda, veri merkezlerinde, boru hatlarında ve sigorta masalarında işler. Darboğazlar kesintiye uğradığında yalnız bölgesel güvenlik sarsılmamakta; fiyatlar, tedarik zincirleri, para politikaları ve siyasal dengeler de etkilenir. Üçüncü eşiğin yarım kalmış oluşu tam da bu krizlerde görünür hâle gelmektedir.

ABD-İngiltere/Britanya ilişkisi bu kriz haritasında da müşterek bir işlev üstlenmektedir. Amerika güvenlik kapasitesi, dolar düzeni, yaptırım gücü ve teknoloji sınırlama araçlarıyla müdahale eder. Britanya ise sigorta, finans, tahkim, diplomasi, istihbarat ve anlatı üretimiyle krizin kabul edilebilir yönetim dilini kurmaya çalışır. Bu iki işlev aynı hedefe yönelmekte ve bu da lojistik veri ve enerji kontrolü, düğümün yönetimi ve Atlantik çekirdeğin merkezî rolünün korunmasıdır.

Bu yüzden krizler yalnız harici meseleler olarak okunamaz. Her kriz, Anglo-Amerikan iş bölümünün sınırını da sınamaktadır. Ukrayna Avrupa güvenlik mimarisinde Amerika’nın askerî kapasitesine, Britanya’nın diplomatik ve istihbarî rolüne ihtiyaç gösterdi. Tayvan, Amerikan güvenlik ölçeği kadar Londra’nın finansal ve hukukî pozisyonlarını da ilgilendirmektedir. Hürmüz ve Kızıldeniz enerji ile finansın aynı çizgide buluştuğu yerlerdir. Böyle bir dünyada ABD-İngiltere/Britanya ilişkisi geçmişin hatırası olarak kalmaz; akış yönetiminin güncel mekanizması hâline gelmektedir.

9. Atlantik Hiyerarşisini Okuyan Ara Merkez Hüviyeti ile Türkiye

Türkiye bu satıhta zorlanmış bir lojistik başlıkla anılmadan, başta kullandığımız metaforik denklem olan iki buçuk dünyanın gerilimini aynı anda hisseden ara saha ve denge aktörü olarak ele alınmalıdır. Türkiye’nin jeopolitik değeri yalnız bir geçiş hattından kaynaklanmaz. Akdeniz, Karadeniz, Balkanlar, Kafkasya, Orta Doğu, İran hattı, Türk dünyası ve Avrupa güvenlik mimarisi aynı anda Türkiye’nin dış politika çevresini oluşturur. Bu çevre Türkiye’ye hem baskı hem imkân yüklemektedir.

Türkiye NATO üyesidir evet ve fakat aynı zamanda Rusya, Çin, İran, Kafkasya, Orta Doğu, Afrika, Latin Amerika ve Orta Asya Türk dünyasına ilaveten İslam coğrafyasıyla doğrudan temas kurabilen az sayıdaki aktörden biridir. Bu özellik Türkiye’yi yalnız cephe ülkesi yapmamakta bilakis krizler arasında konuşabilen, gerilimi taşıyabilen ve farklı merkezlerle müzakere edebilen bir ara güç hâline getirmektedir. Ara güç kavramı burada edilgenlik anlamı da taşımamaktadır. Ara güç farklı sistem parçaları arasında temas kurabilen, riskleri soğurabilen ve gerektiğinde denge üretebilen aktörü de anlatır.

Türkiye’nin değeri Çin’in Kuşak-Yol İnisiyatifi ile dünya efkâr-ı umumisine daha yoğun soktuğu bağlantısallık üzerinden de okunabilir ve fakat bu okuma tek bir koridor başlığına indirildiğinde metnin ana omurgası zayıflar. Asıl mesele Türkiye’nin enerji, ticaret, savunma, diplomasi, göç, güvenlik, üretim ve kültürel temas alanlarını aynı stratejik akıl içinde bağlayabilmesidir. Liman, demiryolu, boru hattı, sınır kapısı, savunma sanayii, diplomatik temas ve finansal araçlar birbirinden kopuk dosyalar olarak kaldığında Türkiye yalnız etkilenen ülke olur. Bunlar aynı büyük tasarım içinde birleştiğinde Türkiye etkileyen ülke hâline gelir.

ABD-Britanya ilişkisini anlamak Türkiye açısından da önemlidir. Çünkü Türkiye, Atlantik’in eski nüfuz alanlarını yeniden tertip etme arayışı, Çin’in sistem içinden yükselen üretim gücü, İslam dünyasının güvenlik söylemi içinde araçsallaştırılması, nüfus-nüfuz kopuşu ve enerji-finans düğümleri arasında aynı anda düşünebilecek nadir ara merkezlerden biridir. Bu konum sloganla taşınamaz; kurum, üretim, savunma, eğitim, diplomasi ve zamanlama disiplini de ister.

Türkiye açısından temel mesele, Anglo-Amerikan çekirdeğin her hamlesine dışarıdan bakan edilgen ülke konumuna sıkışmamak; bu çekirdeğin hangi tarihî ihtiyaçla hareket ettiğini, Britanya’nın hafızasının Amerika’nın kapasitesine nasıl eklendiğini, Çin realitesinin hangi alanlarda yeni sıkışmalar ürettiğini ve nüfus-nüfuz kopuşunun hangi coğrafyalarda yeni imkânlar açtığını doğru okumaktır. Bu okuma yapılabildiği ölçüde Türkiye kendi karar kapasitesini daha soğukkanlı kurar.

Sonuç: ABD-Britanya İlişkisinin Yeni Paradigması

Dünya’da eski merkezler hâlâ güçlü; yeni merkezler yükseliyor, fakat dünyanın yeni dengesi henüz kurulmuş sayılamaz. 1500’lere kadar Akdeniz dünyası merkezin kudretini gösterdi. 20. Yüzyılın ortalarına kadar Okyanus dünyası dolaşımın kudretini küreselleştirdi. 1946 sonrası Amerikan merkezli sistem kurum, dolar, güvenlik ve teknoloji üzerinden üçüncü eşiği açtı. Ancak bu eşik yerleşemedi. Finans ile üretim, nüfus ile nüfuz, enerji ile para, teknoloji ile meşruiyet farklı coğrafyalara dağıldı. ABD-İngiltere/Britanya ilişkisi tam da bu yarım eşikte anlam kazanmaktadır. Britanya, okyanus çağının hafızasını, hukukunu, finansal terbiyesini ve sembol sermayesini taşır. Amerika, üçüncü eşik olan uzayın kapısını aralama çağının icra kapasitesini, askerî ölçeğini, para-dolar düzenini ve teknoloji gücünü temsil etmektedir. Aralarındaki ilişki, geçmişin romantik müttefikliği kadar bugünün zorunlu iş bölümüdür.

Anglo-Amerikan çekirdek bugün üç basınçla karşı karşıyadır. Birincisi, 1989 sonrası tek kutupluluğun taşıma maliyeti ve İslam dünyası üzerinden kurulan güvenlik kuşağının meşruiyet aşınmasıdır. İkincisi, Çin’in küreselleşmenin atölyesinden sistem içi karşı kütleye dönüşmesidir. Üçüncüsü, nüfus ile nüfuz arasındaki kopuştur. Yaşlanan Avrupa ve sembol sermayesiyle ayakta duran Britanya, eski nüfuz alanlarını eski araçlarla taşıyamaz; Amerika ise bu alanları kendi liderliğinde yeniden tertip etmek ister.

Bu nedenle ABD-İngiltere/Britanya ilişkisi yalnız ikili diplomasi başlığı altında okunmamalıdır. Bu ilişki, iki buçuk dünyanın ikinci ve üçüncü eşiği arasındaki bağdır: okyanus hafızası ile Amerikan kapasitesi, hukuk dili ile güvenlik ölçeği, sembol sermayesi ile finans-teknoloji sistemi aynı çizgide buluşma eğilimindedir. Bugünün Atlantik hiyerarşisi, bu birleşmenin hangi şartlarda sürdürüleceği sorusuyla şekillenmektedir. Taraflar aynı masada görünse de sert bir satranç oynamaktadır; İngiliz aklının sinsi örtülü hesapçılığı ile Amerikan cüretkârlığının gerilimi, III. Charles’ın Kongre hitabı ile Trump’ın Senato konuşmasını aynı düzlemde okumayı gerekli kılmaktadır.

Yorumlar
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.