- Hakkımızda
- TYB Ödülleri
- Genç Yazarlar Kurultayı
- Kitaplık
- Ahlâk Şûrası
- Yazar Okulu
- Mehmet Âkif Ersoy
- Türkçe Şûrası
- Milletlerarası Şehir Tarihi Yazarları Kongresi
- Yayınlar
- Söyleşi
- Şube Haberleri
- Salgın Edebiyatı
- Şiir Şölenleri
- Haberler
- Kültür Kervanı
- Mesnevi Okumaları
- Kültür & Sanat Haberleri
- Kırklar Meclisi
- Duyurular
- Biyografiler
MUSTAFA UÇURUM: YILGIN BİR TÜRK OLARAK BÜLENT AKYÜREK

18 Mart 2026 Çarşamba 10:55
Bülent Akyürek ile 90'lı yılların sonunda Gökkuşağı Çay Evi'nde tanışmıştık. Askerlik için Ankara'daydım. Çarşı izinlerinde mutlaka uğradığım yerler vardı. Kızılay'da okur-yazar kesiminin takıldığı, koltuğunun altında kitap dergi olanların uğrak mekânıydı Gökkuşağı Çay Evi. Sadece burada oturup orada bulunanların sohbetlerini dinlemek bile beni bir süreliğine askerliğin ruha derin izler bırakan ortamından uzaklaştırıp bir edebiyat şöleninin ortasına bırakıyordu. İşte tam da böyle bir zamanda ve yerde tanıştım Bülent abi ile. Heyecanlı konuşması, sıra dışı cümleleri ve bakış açısı ile çevresindeki herkesin dikkatini çekecek bir samimiyete sahipti. Derdi vardı, ağrıları çoktu, ülkesini çok seven bir yürek taşıyordu. Benim için o, tam anlamıyla yılgın bir Türk'tü. Hatta yıldırılmış demek daha doğru olur. Mazlum geldi, mahzun gitti denecek bir ömür yaşadı Bülent abi.
Yılgın Türk'leri çok iyi tanırdı o. Her zaman halkın tam da içinde yaşadı ve konuştu. Yılgın Türkler kitabını onun ruh halini düşünerek okumakta fayda var. Çünkü Yılgın Türkler bir ayna tutar. Sert, çarpıcı, yer yer kahkaha attıran bir ayna. Bülent Akyürek sokağın dilini, kahvehanenin jargonunu, dolmuş muhabbetinin ritmini alıp edebiyatın içine yerleştiren bir yazardı. Bu sebeptendir ki okur bu satırlarda kendini gördü; bazen güldü, bazen yüzü kızardı ama sonunda tuhaf bir rahatlama hissetti. Çünkü söylenmeyenler, fısıldananlar, içe atılanlar onun kaleminden yüksek sesle dile getirilmişti.
Akyürek, Türk insanının kolektif ruh halini yılgınlık kavramı etrafında dolaştırıyor. Zafer naraları atmayı bıraktığımız, yenilgiyi bile "ezilmedik" diye teselli ettiğimiz, "böyle gelmiş böyle gider"le avunduğumuz bir hal ortaya çıkıyor. Bu yılgınlık tembel bir kabulleniş değildir; aksine derin bir yorgunluk, yüzyıllık savaşların, göçlerin, bekleyişlerin tortusudur. Akyürek bu tortuyu kazımıştı. Kazıdıkça koyunla kurt arasında gidip gelen, söğüt gölgesinde pinekleyen, cam kenarını seçen, "ayaktayken bir bardak su getirsene" diye emreden bir insan tipi ortaya koymuştu.
Kitap boyunca denemeler kısa kısa ama ağır darbeler indiriyor. Her biri ayrı bir tokat, her biri ayrı bir kahkaha atıyor. "Ayaktayken bir bardak su getirsene..." (s. 9) cümlesiyle başlıyor yolculuk. Bu basit görünen ricada gizli bir iktidar arzusu, yatay-dikey gerilimi, başkasına iş buyurma genetiği saklıdır. "Yenildik ama ezilmedik!" (s. 102) cümlesi yenilgiyi bile zafer sayma maharetimizi özetliyor. "Bana bi şey olmaz abi, ben Türk'üm!" (s. 117) ise bütün mikroplara, virüslere, krizlere karşı kalkanımızdır; ne kadar kırılgan olursa olsun.
Akyürek'in dili sokak ağzıyla edebiyat arasında salınıp duran bir hassas denge kurmuştu. Mizahı keskindi, acıydı, yer yer kabaydı ama bu kabalık yapmacık değildi; içten geldiği gibiydi. Kahvede, dolmuşta, iş çıkışı dost masasında konuşulanların yazıya dökülmüş haliydi. Bu yüzden okurken her cümle tanıdık geldi bizlere. Tanıdık geldikçe de rahatsız etti. Rahatsız etmek yazarın niyetiydi zaten.
Yılgın Türkler'i bir millet portresi olarak okumak gerek. Bu portrede ne kahramanlık destanları ne de mağduriyet edebiyatı ağır basıyor. Onun yerine günlük hayatın içindeki küçük yenilgiler, küçük kibirler, küçük kaçışlar büyütülüyor. Tüm yılgınlıklarımızı ardı ardına tüm çıplaklığı ile gözler önüne seriyor. Yazar bu damarı buldukça okuru da buluyor. Buldukça yüzleştiriyor. Yüzleştirdikçe de tuhaf bir kardeşlik hissi uyandırıyor.
Kitaptaki birçok şey biraz abartılı, biraz şişirilmiş, alaycı olarak görülebilir ama bu abartı boş bir şamata değildir. Abartı sayesinde gerçek daha net görülür. Pastırmanın eyer altında pişmesiyle başlayan hikâye, aslında hafiflik arayışını, yükten kurtulma çabasını anlatıyor. Söğüt dikme alışkanlığı geçiciliği, faniliği, "bir gün buralardan gitcem abi" cümlesini simgeleştiriyor. Cam kenarı sevdası koridor korkusunu, ortada görünmek istememeyi, kenardan izlemeyi yansıtıyor. Her küçük detay büyük bir ruh halini açığa vuruyor kitapta.
Yazının devamı için:https://www.kitaphaber.com.tr/yilgin-bir-turk-olarak-bulent-akyurek-k7700.html
- Geri
- Ana Sayfa
- Normal Görünüm
- © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği

Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.