- Hakkımızda
- TYB Ödülleri
- Genç Yazarlar Kurultayı
- Kitaplık
- Ahlâk Şûrası
- Yazar Okulu
- Mehmet Âkif Ersoy
- Türkçe Şûrası
- Milletlerarası Şehir Tarihi Yazarları Kongresi
- Yayınlar
- Söyleşi
- Şube Haberleri
- Salgın Edebiyatı
- Şiir Şölenleri
- Haberler
- Kültür Kervanı
- Mesnevi Okumaları
- Kültür & Sanat Haberleri
- Kırklar Meclisi
- Duyurular
- Biyografiler
08 Mayıs 2026- İstanbul24°C▼
- Ankara22°C
- İzmir25°C
- Konya22°C
- Sakarya25°C
- Şanlıurfa25°C
- Trabzon15°C
- Gaziantep23°C
TYB YENİ ANAYASA ÇALIŞMALARI İÇİN GÖRÜŞLERİNİ AÇIKLADI
Türkiye yeni bir anayasa arayışında. Siyasi partiler, gönüllü kuruluşlar hatta şahısların görüşleri alınıyor. Geniş bir zeminde anayasanın tartışılması daha önce benzeri olmayan güzel bir başlangıç.

1. Anayasa metni mümkün olduğu kadar kısa olmalı
1876’dan 2012’ye 136 yıl…5 anayasa, sayısız değişiklik… Osmanlı anayasası (1876) uzun süre uygulanmadı, Cumhuriyet anayasaları ise uygulanamadı…
En iyi anayasa olmayan anayasa! Örnek İngiltere!
Ondan sonra en iyiler, en kısa olanlar.
ABD anayasası 7 madde. Her madde temel bir konu ile ilgili. 12 sayfalık bir anayasa. 1964’e kadar 24 değişiklik yapılmış, değişiklikler ana metne ilave babında. 9 sayfa da o tutuyor. Toplam 21 sayfa.
Haklar ve hürriyetler, 1776 bağımsızlık bildirisinde yer alıyor. Devlet kurucuları niyetlerinin halisliği konusunda Allah’ı şahit tutuyorlar. Ulu Tanrı’nın himayesinde güvenle dolu olarak bu devlet için her şeylerini ortaya koyduklarını belirtiyorlar.
Anayasada uzun uzadıya hiç bir hak veya hürriyet tanımlanmıyor.
Osmanlıların da İngilizler gibi anayasası yoktu… Osmanlı siyasi ve sosyal sistemi kendine mahsus dengeler kurmuştu. Bir taraftan padişahın da üstünde olan dinî hukuk, diğer taraftan toplumun geleneğinden gelen “ürf ü âdat” belirleyici idi.
Padişah ne dinî hukuku, ne de örf ü âdatı değiştirebilirdi.
Bugünkünden farklı ve güçlü bir hukukun üstünlüğü anlayışı söz konusu idi.
2. Mahmud’dan sonra Osmanlı sistemi değişim geçirdi, padişahların gücü arttı. Batıcı yönetici sınıf, bürokrasi; padişahın gücünü sınırlamak, kendi konumunu sağlama almak için Anayasa yapmak için harekete geçti.
Kanun-ı Esasi 119 madde idi, fakat 16 sayfa tutuyordu!
1920 Metni 24 madde ve 4 sayfa.
1924 Teşkilat-ı Esasiyesi, 105 madde, 16 sayfa.
1960 Anayasası 157 madde 60 sayfa
1980 Anayasası 175 madde 106 sayfa!
Temel metin sayılan anayasa gittikçe büyüyor, hatta şişiyor! Yeni bir anayasa hazırlanırken, bu husus bilhassa dikkate alınmalı.
136 yıl içinde Anayasa büyüdükçe ne büyüdü?
Hukuki niteliği büyümedi! Haklar ve hürriyetler genişlemedi. Vatandaşın fizikî ve ruhî varlığı teminat altına alınamadı.
Anayasadaki ayrıntılı düzenlemeler işleyişi rahatlattı mı? Hayır!
2. Hâkimiyet Anayasa’da değil, millette olmalı
1960 Anayasası’na kadar, hâkimiyeti elinde bulunduran TBMM en üstte idi. 1960 Anayasası ile Anayasa metni en üste konuldu. Millî irade emaneti TBMM’de; asıl irade, yönetim iradesi Anayasa’da. Anayasa’yı yorumlamak yetkisi de Anayasa Mahkemesi’nde. Dolayısıyla, Anayasa Mahkemesi millî iradenin üstünde!
1961 Anayasası’ndan itibaren oluşturulan sistem kamunun ortak aklına güvenmeme esasına dayanıyor. Halk hata yapabilir, öyleyse bütün yetkiler onun reyine bırakılmamalı! Bu aynı zamanda seçkinlerin vatan kurtarma misyonunun üst bir metinde tanınması anlamına geliyor.
1961’den sonrasının güvenlikçi anayasaları toplumun, ortak aklın, iradesine güvenmedikleri gibi, sağduyusuna da güvenmiyorlar.
1960 sonrasına çok da haksızlık etmeyelim, 1924 anayasası, millet adına bürokrasinin bütün yetkileri kullanması şeklinde uygulandı. 1950’den sonra, bürokrasinin yetkileri kısıtlandı, çünkü Meclis’i artık o oluşturamıyordu. 1960 darbesi, bürokrasinin yetkilerini üst bir metne yazma hamlesidir. Anayasa’da bürokrasi resmen iktidarı belli ölçüde halkın seçtikleri ile paylaşmaya razı oldu. Fakat, dizginleri elinde tutmak için gerekli mekanizmaları da oluşturdu.
3. Anayasa doğru ve güzel bir Türkçe ile yazılmalı
Dil devriminden en büyük yarayı “hukuk” aldı desek yanlış olmaz. Hukuk, normatif bir ilim olarak, kelimeler üzerine kurulur ve nüansları ıskalayamaz. “Lâfız”, “söz” asla önemsiz değildir. Hukukî bir metinde noktanın, virgülün, hatta bu işaretlerin yerinin bile önemi vardır.
ÖzTürkçecilik, dilin farklı anlam taşıyan birçok kelimesini tasfiye etti, unutturdu. Birçok anlam bir kaç kelimenin sırtına bindirildi. Temel kelimelerden örnekleyelim: Hukuk, dava, adliye, mahkeme, kaza… Neredeyse bütün bunların yerine tek bir kelime kullanılıyor artık: Yargı!
Gerçekten sözünü ettiğimiz kelimeler bir tek kelime ile ifade edilebilir mi? Dâva ile mahkeme aynı olabilir mi? Kaza ile hukukun farkı yok mu?
“Anayasa” kelimesi Dil Kurumu’nun 1945’te yayınlanan ilk Türkçe Sözlüğü’nde yer almıyor. Peki, bu tarihte anayasamız yok muydu? Vardı elbette! Fakat adı farklıydı! Sözlüğün yayınlandığı yıl Teşkilat-ı Esasiye Kanunu, “Anayasa” adı verilerek sadeleştirildi. 1952’de ise isim ve metin eski haline çevrildi.
Türkiye “anayasa” ile 1877’de tanıştı. O zamanlar adı “Kanun-ı Esasî” idi. Yani “temel kanun”, “esas kanun”. Cumhuriyet’ten sonra adı “Teşkilat-ı Esasiye Kanunu” oldu. Aslında en doğru adlandırma bu olmalıdır: Temel teşkilat kanunu. Devletin yapısıyla ilgili temel kanun…Sonra ne olduysa, adı “anayasa” oldu. Anayasa “teşkilat-ı esasiye”yi aşan bir anlama işaret ediyor. Bütün kanunların anası olan bir kanun!..
Bu kavram kargaşalığının 1960’larda kökleştiği ortada. Türkiye’nin en ünlü Teşkilat-ı Esasiye hocası, rahmetli Ali Fuat Başgil idi. 1960 darbecileri onu dışarıda tutarak zamanın üniversite hocalarına Anayasa hazırlattılar. Bu anayasaya göre Başgil cumhurbaşkanı adayı olduğunda da, ölümle tehdit ettiler! Demek ki, Türkiye’de Anayasa denilen metinler darbe ürünü ve onun nasıl yorumlanacağı konusunda asıl söz sahibi olan da darbeciler!
4. Anayasalarda tarihi değişmezler korunmalı
Türkiye’nin 1876’da hazırlanan ilk anayasası, “Kanun-ı Esasî” ile sonraki anayasalar ve şu an yürürlükte bulunan Anayasa’da değişmeyen birçok hüküm mevcut.
Bu durum yüz otuz küsur yıldır bazı temel konularda ve kabullerde süreklilik bulunduğunun emaresi olarak kabul edilebilir.
İlk anayasada, Osmanlı Devleti gibi çok dinli, uluslu ve merkezî idare dışında “eyalet-i mümtaze” denilen “özerk” eyalet yönetimleri bulunan bir devletin anayasasında, “Memalik-i Osmaniye’nin (Osmanlı ülkesinin) yekvücut (bir bütün) olduğunun ve hiç bir sebeple tefrik (bölünme) kabul etmeyeceğinin belirtilmesi bilhassa ilgi çekicidir.
İlk anayasadan bugüne değişmeyen bazı temel hükümler şöyle sıralanabilir:
Vatandaşlık esası (bütün teb’a hangi din ve mezhepten olursa olsun, istinsnasız Osmanlı veya Türk); herkes şahsî hürriyete sahip, şahsî hürriyetin sınırı başkalarının hürriyeti; hürriyetleri dokunulmaz, ancak kanunla sınırlanabilir; matbuat (basın-yayın) kanun dairesinde serbest; ticaret sanat, tarım maksadıyla şirket kurma serbest; şikâyet hakkı var, öğrenim serbestisi var ve ilköğretim zorunlu.
Değişmezler bunlarla sınırlı değil: Kanun önünde eşitlik; mülkiyet/mesken dokunulmazlığı, tabiî mahkeme prensibi var; müsadere, angarya, işkence, eziyet yasak... Resmi dil ise Türkçe.
Mevcut Anayasa ile ilk Anayasa, yani Kanun-ı Esasî arasında bazı farklar da var elbette. Ama en önemli fark, ilk metnin dili ile son metnin dili arasında. İlk anayasanın sağlam, oturaklı bir Türkçe / Osmanlıca ile yazılmasına karşılık, 1982 Anayasası’nın Türkçesi dikkat çekecek kadar bozuk. Sırf bu yüzden bile 1982 Anayasası’nın değişmesi şart!
5. Anayasa kanunların esası olmamalı.
“Kanunların esası olan bir kanun!” Anayasa böyle tarif edilebilir mi?
Anayasa esasında, devletin yapısını, işleyişini belirleyen; yönetimle ve hak ve hürriyetlerle ilgili umumî hükümler ihtiva eden bir metin olmalıdır. Yani tam tabiri ile ve 1924 anayasasına verilen adla “Teşkilat-ı Esasiye Kanunu!” Bu başlık sonradan “Esas Teşkilat Kanunu” olarak sadeleştirilerek kullanılmıştır.
Bunu özTürkçeleştirmek cinayetini işlemekten yana değiliz ama, nasıl komik bir başlık çıkacağın görmeniz için deneyeceğiz: Temel Örgüt Yasası!
Türkiye’nin anayasanın tam da böyle bir metin olmadığını fark etmek zor değildir. Her halde mevcut anayasa dünyanın en uzun anayasalarından biridir ve bazı maddeleri kesinlikle dünyanın en uzun anayasa maddeleridir.
Anayasa’nın bazı maddelerine bakarsanız, “bu hükümler kanunda düzenlenmeliydi” dersiniz. Yetmez, “tüzükte veya yönetmelikte düzenmeliydi” diyeceğiniz maddeler de çıkar!
Anayasanın dili berbattır! Hele o hiçbir milletvekilinin kürsüde sürçmeden okuyamadığı meşhur yemin metni! Bozuk bir “askerî Türkçe” ile kaleme alınmıştır! Maalesef askerî Türkçe, 28 Şubat metinlerinde de görüldüğü gibi, Türkçe sınıflamasında asla güzel Türkçe değildir!
Anayasa, 1960’dan sonra kesin olarak kanunların üstünde görülmeye başlanmıştır.
Sebebi basit: Kanunları TBMM yapar. Fakat 1960 ve 1980 anayasalarını askerlerin denetiminde, özel olarak oluşturulan Meclisler yapmıştır.
Bu meclislerin halk iradesiyle, millet hâkimiyetiyle alâkası yoktur ve askerler tarafından belirlenmişlerdir. Anayasa yapıldıktan bir süre sonra dağıtılmışlardır.
Darbe otoritelerinin yaptığı, yaptırdığı anayasalar, Meclis’in ve Meclis tarafından yapılan kanunların üstünde sayılmıştır.
Anayasaya aykırılık konusunu ele alan özel yetkili bir yüksek mahkeme oluşturulmuştur. Bu kurumun yaptığı, Osmanlı döneminde şeyhülislamlığın yaptığına benzer, onun ideolojik bir versiyonudur. Fakat burada mesele şu: Şeyhülislam, ne Meclis’in, ne de mevcut iktidar güçlerinin yapmadığı bir metni esas alır. O padişahın da, Meclis’in de üstündedir. Elbette kanunların da!
Kur’an ahkâmı, herkesi bağlar!
Darbecilerin anayasası –hâşâ- laik bir Kur’an mı ki?
Kur’an, 1400 yıldan beri korunan ilahî bir metin. Anayasa Mahkemesi önce 1960 darbecilerinin metnini, sonra 1980 darbecilerinin metnini değişmez, değiştirilemez olarak gördü. Ona göre hükmetti. Sadece değişmez, değiştirilemez denilen maddelerini değil, onun arka planındaki ideolojiyi de öyle gördü.
Fakat ideoloji bitti! 20. Yüzyılın başında dünya sisteminin Türkiye’ye dayattığı mağlubiyet ideolojisinin sonuna gelindi. 21.yüzyılda yeni şeyler söylemek zorundayız. Elbette bunu söylemenin dilini de bulmamız lâzım. Gerek meşrutiyetçiler, gerekse cumhuriyetçiler anayasa yaparken zamanlarının sağlam Türkçesini esas aldılar. Onların metinlerinde diyebiliriz ki, Türkçe kusuru yok. Çünkü Osmanlı anayasacıları gibi Cumhuriyet anayasacıları da köklü bir Osmanlı geleneğinden süzülmüş zengin bir dile sahiptiler. 1960 yılına gelindiğinde durum değişmişti. Artık o sağlam dil kaybedilmiş, dil devrimi Türkçeye büyük hasarlar vermişti.
6. Anayasa yazılırken sadece siyasiler, hukukçular, teknisyenler değil, dilciler ve yazarlar işin içinde olmalı
1980 anayasasında bir nesilde değişimin bu anlamda hangi noktalara geldiğini görmek zor değil. Türkçesi 1960 Anayasası’ndan daha bozuk bir anayasadır 1980 Anayasası.
Kısacası en bozuk Türkçeli Anayasa, 1980 Anayasası’dır. Yeni anayasa sadece kaideler toplamı değil, güzel bir Türkçe numunesi olmalıdır. Doğru ve zengin Türkçe, metni güçlendirir, yanlış anlamaları önler.
Bir hukuk dili kurmak kolay değildir. Osmanlı bunu yüzyıllar içinde yaptı, Ahmet Cevdet Paşa 19. Yüzyılda Mecelle ile şahikasına çıkardı. Yeni anayasa yapılırken, işin içinde elbette öncelikle hukukçular, teknisyenler olacaktır. Onların yanında, dilciler ve sağlam Türkçeli yazarlara da ihtiyaç vardır. Dildeki bozulma, daralma ve zafiyet, 2012 anayasasının1980 anayasasından daha berbat bir metin olmasına yol açabilir.
7. Meşruiyet tanımlaması doğru yapılmalı, ideolojik meşruiyet tanımlaması terk edilmeli
Bütün anayasalar meşruiyet tanımlaması ihtiva eder. Türkiye anayasalarında bu ikinci maddede düzenlenmiştir. Cumhuriyetin kurucu anayasasında devletin dini, dili ve başkenti yazılıdır.
Bu o zaman için bir durum tespitidir. Meşruiyet de bu çerçevede tanımlanmıştır. Uygulamada bir süre sonra din meşruiyet tanımlamasının unsuru olmaktan çıkarılmıştır. Bu 1928’de fiile dönüştürülmüştür.
Artık resmen de din meşruiyet tanımlamasında yer almamaktadır. Fakat yerine neyin konulacağı belli değildir.
Aslında parti devletine dönüşmüş olan Cumhuriyet’te dinin yerine neyin konulacağı, parti tarafından belirlenmiştir. 1928’de parti ilkeleri olarak ilan edilen 6 ok, 1937’de Anayasa’ya ithal edilmiştir.
Türkiye 1937’den itibaren resmen bir “ideoloji devleti”dir. Çok partili hayata geçtikten sonra halk partisinin ideolojisi anayasadaki yerini korumuş ve DP’nin meşruiyeti ideoloji çerçevesinde sorgulanmıştır.
Bu sorgulama, 1960 darbesine gerekçe oluşturmuştur.
1960 Anayasası, devletin ideolojik meşruiyet zeminini daha kuvvetli şekilde çizmiş, muhtemel demokratik gelişmelere karşılık da, kuvvetler ayrılığını etkin hale getirmiş, bürokratik yapıyı ve bu yapıyla ilintili yargıyı siyasetin üzerine yükseltmiştir.
1980 darbesinden sonra aynı yönde bir hamle daha yapılmıştır. İdeoloji her iki anayasada 2. Maddenin sınırlarından taşmış, bütün metne sirayet ettirilmiştir. Bunun neticesi olarak temel hak ve hürriyetlerin esas kısıtlama çerçevesi bu meşruiyet tanımı çerçevesinde yapılmıştır.
Sisteme meşruiyet kaynağı oluşturan ideolojik ibareler Anayasa metninden ayıklanmalıdır.
Şu raddede yapılabilecek olan, Anayasa’nın ideolojisizleştirilmesi ve meşruiyet için halk oyunu esas almak olmalıdır.
Hakimiyet milletindir, sistemi onun reyi belirler. Meşruiyet kriteri olarak halk iradesinin alınması, demokratik yapıyı güçlendirecektir.
Böyle bakıldığında, yüz veya doksan yıl öncenin inkılapçı anlayışının bugüne ne söylediğini sorgulamak zorunlu hâle gelir.
Bilindiği gibi, 1924 Anayasası’nın ardından gelen anayasalar, inkılâp kanunlarının anayasaya aykırılığının iddia edilemeyeceği hükmünü ihtiva etmektedir. Bu açıkça “bu kanunlar anayasaya aykırı” demektir. Bu anakronik durumdan kurtulmanın yolu, bu hükmün yeni anayasada yer almamasıdır. Böyle bir koruma olmadığında, bugün için geçerliliği kalmayan kanun hükümlerinin yok sayılması veya değiştirilmesi kolaylaşacaktır.
Gerçi bu kanunların anayasaya aykırılığı iddia edilememektedir ama bu durum değiştirilebilmelerini engellememektedir. Nitekim bu kanunlarda 1950’li yıllardan beri muhtelif değişiklikler yapılmıştır.
8. Dünün inkılâpları, bugünün gerçekleri ile örtüşmüyor, akılcı yol seçilmeli.
Türkiye’de dini farklılıkları ifade açısından önemli kurumlar olan tekkelerin, dergâhların kapatılması 1920’li yıllarda cazip inkılapçı bir tutum olabilir, bugün ise, bilhassa kendini Bektaşi veya alevi olarak tanımlayan halk için çözümsüzlüklere yol açan bir tutum alıştır.
Türkiye yeni anayasasında bu konuyu cesaretle almalı, ileri demokrasiyi hedefleyen bir toplumda dini görüşlerin, eğilimlerin sivil topluma yansıması olacak kurumlaşmaların yolunu açmalıdır.
9. Anayasa, günün, aktüelin baskısından azade olarak hazırlanmalı.
1876’da padişahın yetkilerini kısıtlamak, 1924’de Cumhuriyeti meşrulaştırmak, 1960’da hükümeti ve Meclis’i kısıtlamak, 1980’de anarşi, ideolojik yapıyı tahkim etmek için yapılmıştı şimdi ise terörizm ve etnik söylemi karşılamak için…
Yeni anayasa hazırlanırken günün, aktüelin baskısını en aza indirmek veya yok saymak şarttır.
10. Laiklik anayasada kelime olarak yer almamalı.
Bu kelimenin toplum hayatımızda kötü hatıraları var. Laiklik halk nezdinde kirlenmiş/kirletilmiş, “siyasallaştırılmış” bir kelimedir. Anlam karışıklığına yol açmaktadır. “Laiklik dini men eder, dışlar, dindarlığı yasaklar” gibi bir anlam alanı teşekkül etmiş. Bu tamamen kendini “laik” olarak niteleyenlerin anlam dünyasında böyledir.
Bu kelime konulmaksızın, çoğunluğun ve azınlığın (ve inanmayanların) din ve vicdan hürriyetini teminat altına alıcı hükümler konulmalıdır.
11. Dayanıksız kelimeler yerine, köklü kelimelere yer verilmeli
Anayasa metninde, kelimeler sürekli değişiyor. Eğer toplum aynı ise, onun temel kelimeleri de değişmemeli. Mesela, millet yerine ulus, kanun yerine yasa, hürriyet yerine özgürlük, hâkimiyet yerine egemenlik denilmemeli.
Bazı maddelerin başında geçen “herkes” ibaresinden vaz geçilmeli. Bu Osmanlı anayasasında “Osmanlı” idi. Cumhuriyetten sonra “her Türk” yapıldı. Sonunda “Türk” kaldırıldı. “bütün vatandaşlar, vatandaşlar” denilebilir.
10. madde, “Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezheb ve benzeri sebeplerle ayrım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.” ve “Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz.” şeklinde düzenlenebilir.
12. Kimlik vatan üzerinden tanımlanmalı
“Vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür” ibaresi, kabulleri dikkate almayan bir tariftir. Türk sadece etnik bir tanımlama değildir. Cumhuriyet’ten sonra böyle bir yola gidilmiştir. Türk - Müslüman kavramlarının içiçeliği, anayasadan din maddesi çıkarıldıktan ve laiklik konulduktan sonra bir kenara atılmıştır. Kendini Türk hisseden farklı etnik menşelerden gelse de, Türk’tür. Bu ırka indirgenerek yorumlanamaz. Türkiye’de farklı etnik menşelerden çok sayıda vatandaş, kültürel olarak kendini Türk saymakta ve etnik menşeini de saklamak mecburiyeti duymamaktadır. Türklük konusu sosyolojinin konusudur, anayasanın konusu değildir.
Esas olan vatan toprağı ve millet varlığıdır. Devletin hiyerarşik yapısı, ilkeleri, kanunları, işleyişi konunun dışındadır. “Vatandaşlık bağı ile bağlı olan Türk’tür” ifadesi, Lozan’ın kabul ettiği gayri müslim, müslim ayrımını yok saymak demektir.
Türkiye’nin bin yıllık varlığı, değerler dünyası ile anayasada yer almalıdır. İslâm’a atıfta bulunmadan bir millet tarifi yapmak, imkânsızdır.
13. İstiklal Marşı Anayasa’nın Ruhudur
İstiklal Marşı Türkiye’nin ruhudur. Türkiye’nin varoluşunu en iyi anlatan metindir. O atmosferi, inancı ve düşünceyi taşır. Anayasada mutlaka İstiklal Marşı vurgusu yapılmalı, dil, mensubiyet, millet tanımları İstiklal Marşı’nın ruhuna uygun olmalı…
14. Resmi dil, anayasada vurgu yapmaya gerek olmayacak şekilde, bu ülkenin bütününün ortak anlaşma dili olan Türkçedir.
Eğitim, öğretim, iletişim Türkçe olarak yapılır. Diğer diller, devlet desteği ile veya gönüllü olarak öğrenilebilir-öğretilebilir. Devlet Türkçe dışındaki dillerin yasaklanması yönünde bir tutum takınamaz.
- Geri
- Ana Sayfa
- Normal Görünüm
- © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.