10 Temmuz 2026
  • İstanbul26°C
  • Ankara28°C
  • İzmir30°C
  • Konya29°C
  • Sakarya29°C
  • Şanlıurfa34°C
  • Trabzon27°C
  • Gaziantep33°C

TYB ŞEREF BAŞKANI D.MEHMET DOĞAN'IN "BÜYÜK GÖÇ VE MUHACERET EDEBİYATI SEMPOZYUMU"NU AÇIŞ KONUŞMASI

Türkiye Yazarlar Birliği Şeref Başkanı D. Mehmet Doğan’ın Saraybosna’da yapılan Balkan Savaşının 100.

TYB Şeref Başkanı D.Mehmet Doğan'ın "Büyük Göç ve Muhaceret Edebiyatı Sempozyumu"nu Açış Konuşması


Birden bu kasetten yayıldığına inanamadığım çok tanıdık bir ilahi terennüm edilmeye başlandı. Bir Ankaralı olarak bu ilahinin sözlerini bilmemem, bu sözlerin sahibi olan büyük şahsiyeti tanımamam mümkün değildi.


N’oldu bu gönlüm n’oldu bu gönlüm

Derd ü gamınla doldu bu gönlüm

Yandı bu gönlüm, yandı bu gönlüm

Yanmakta derman buldu bu gönlüm…


Pürüzsüz bir Türkçe ile okunan Ankaralı Hacı Bayram Veliye ait bu ilahinin kasetteki kayda aitliğinden emin olduktan sonra Bosna’nın bizim için kayıp bir vatan olduğu gerçeğini bütün derinliği ve yakıcılığı ile hissettim.


Hacı Bayram’a, yani Bosna’nın fethinden önce yaşamış bir mutasavvıfa ait bu şiir Türkiye’de bir tekkede kaydedilse idi, elbette hiç şaşırmayacaktım. Saraybosna’da, “Gazi Hüsrev Bey Medresesi” ibaresiyle sunulan bir kayıtta bulunması, vazgeçilmez bir değerimizin bu topraklarda olduğu gibi orada da yaşatılması demekti ve müşterekliğimizin derinliğini göstermeye yeterdi.


Muhtemelen o ilahiyi seslendiren gençler, Türkçe bilmiyordu, fakat aksan, tonlama gibi ufak farklılık dahi göstermeyen bir şekilde, ruhuna nüfuz ederek okuyorlardı.


Aziz kardeşlerim,


Bu başlangıcı edebiyat olsun diye yapmadım. Biz yaşarken yakın tarihi yeniden yaşamamızı gerektirecek ibretlik hadiseler cereyan etti. Bosna faciası da elbette bunlardan biri idi. “Medeni dünya” yüz yıl önce kapattığı defterin gerçekten kapandığına bizi inandırmak için, Bosna’da 1990’lı yıllarda yürürlüğü konulan soykırımı, katliamı görmezden geldi. Hatta bu tasarlanmış cinayetin gözlerini yumduğu bir sırada gerçekleşmesi için her türlü tedbiri aldı.


Fakat, Bosna halkı, Balkanlar’da İslâmiyet’in beş yüzyılı aşkın tarihini yeniden yazmak için olağanüstü bir direnç gösterdi. Şerefli bir mukavemetin ne demek olduğunu bütün dünya öğrendi. Balkan Savaşı, 80 sene sonra Bosna’da bütün vahşetiyle, dehşetiyle tekrarlandı. Bosna 1912’deki Balkan savaşının dışında kılmıştı. İşte şimdi 80 yıl önceki dehşetiyle soykırım ve tehcir yeniden yürürlüğü sokuluyordu. Bu 3. Balkan savaşından başka bir şey değildi.


Türkiye bir daha gösterime girmeyeceğini sandığı bu eski filmi çoktan unutmuştu. “Biz bu filmi görmüştük!” diyecek takatı yoktu belki de…


Buna rağmen bu eski film Türk kamuoyunu dalgalandırmaya yetti. Hükümetler ister istemez konunun dışında kalamadılar.


Bosna’nın 1990’larda yaşadıkları bize gerçek anlamda bir ders oldu. Balkanlardaki, 500 asırlık Türk veya İslâm tarihini hatırladık, bu tarih tekerrürünün başka nahoş tekerrürleri doğuracağını idrak ettik.


Elbette şu da oldu: Bosnalı kardeşlerimiz de, geçmişte kalmış olan ortak mânayı daha derinden hissettiler.


Esasen onlar, Balkanlar, Anadolu ve Ortadoğu bütünlüğünün geleceği ile ilgili olarak kaygılanmaya iki yüzyıldan fazla bir zaman önce başlamışlardı.


“Lâkin Allah ü âlem reayaya zulmlar sebebile Hakk Te’ala Moskov keferesini müsliman üzerine musallat edüb galip etdürdi.”


“Bozguna dek haber geldi. Tuna’ya varınca öte yakadan Hotin gerek Bender gerek İsmail ve Kulli ve gayrıyı kâfir istila eyledi. Ve halk azim kederler ve gamm u gussalara giriftar oldu. Tuna donarsa ve kâfir geçerse artuk İslambol’a dek gidebilür. Ve bu ahval bu güna olmazsa hem ehl-i islâmın çüçüğü büyüğü zabıtsız ve hem zalim ve itaatsiz oldıgın (dan)dır. Fi sene 1184” (Yıl: 1771, Küçük Kaynarca anlaşmasına giden süreç anlatılıyor.)


Bu hassasiyet, 18. Yüzyılın sonlarında sıradan bir Bosnalının günlüğüne yansıyor. “Saraybosnalı Molla Mustafa’nın mecmuası”ndan aktardım bu satırları. (Hazırlayan Kerime Filan, Saraybosna, 2011)


Bu elbette safyürek bir yorum. Kabahati kendinde arama, elbette doğru. Mağlubiyet ise bunun da ötesinde… Düşman hesaba katılmadan varılan bir iyi niyetli bir hüküm…


“Ne zaman ki Türkler Avrupa’ya ayak bastı, Şark meselesi başladı” görüşü bilinmeden, bu görüşün yürürlükte olduğu anlaşılmadan varılan bir hüküm…Bir de gücümüzü kimse zaafa uğratamaz, bizde kusur olmazsa itminanı var bu hükümde.


Bugün burada, bizim için ibret vesilesi olan, nüfus yapımız dahil her şeyimizi derinden etkileyin bir savaşın yıldönümü dolayısıyla bulunuyoruz.  Balkan savaşının 100. Yılında “Büyük Göç ve Muhaceret Edebiyatı” başlıklı toplantıyı Balkan Savaşı’nın dışında kalmış olan Saraybosna’da yapmak istememizin sebebi, gecikmiş bir Balkan savaşını yaşamış, ağır yaralarının sancılarını hâlâ bütün dehşeti ile hissetmeye devam eden bir coğrafya olması yüzündendir.


Bosna’nın benim için kayıp bir vatan olduğunu söylemiştim. Dünya gözüyle görmediğim bu ülkeyi ziyaret için bir kaç fırsat çıktıysa da, ancak son Balkan savaşında tarihin tekerrürüne üstün bir kararlılıkla dur diyen bir büyük insanın vefatı üzerine Saraybosna’ya gelebildim.


2003…O yağmur, o rahmet... Elbette unutulmaz…


Aliya İzzetbegoviç, Balkanlarda defteri kapanmış addedilen 5 asırlık İslâm varlığının bütün olmazlara, red ve inkârlara rağmen hayatiyetini ilan eden ve bunu cümle âleme kabul ettiren lider olarak bir dönüm noktasını temsil ediyor.


Balkanlarda başka Müslüman toplulukların da mevcut olduğunu biliyoruz. Bir kısmının nüfusunun Boşnaklardan daha fazla olmasına rağmen hiç birinin Aliya’nın kararlılığı ile konuşan, gerçek kimliğinin hakkını veren bir lideri olmadı bugüne kadar.


Onunla ne kadar iftihar etseniz azdır, ne kadar iftihar etsek yetmez! Allah rahmet etsin.


Bugün burada bulunuşumuz, Fatih Sultan Mehmet’in 1463’teki kararlılığını teyid eden onun kararlılığının bir sonucudur. Onun kararlılığının ve halkının sarsılmaz inancının neticesidir…


Bu inanç bizi var etmeye devam edecek!


Balkan Savaşının 100. Yılında büyük göçü ve muhaceret edebiyatını konuşuyoruz. Dikkat ederseniz, asıl fail “büyük katliam” başlığımızda yok. O elbette görünmeyen özne! O olmasa idi, ne göç olacaktı, ne de edebiyatı! 19. Yüzyılın sonu ile 20. Yüzyılın başında, gerçek anlamda katliamı yaşayan, techire tabi tutulan müslümanlar yani türklerdir. Bu Balkanlar’da böyledir, Kafkaslar’da böyledir…


Türkiye, balkanlardaki, kafkaslardaki soykırımdan kurtulan milyonlarca insanın birinci vatanı olmuştur. Bugün Türkiye’de Bosna Hersek’ten fazla Boşnak, Kosova’dan fazla Arnavut vardır!


Onlar varlığı ile bize çok şey katıyor ve anlatıyor. Onlar nasıl bizim vatanımızın asli unsurları ise, onların mensup olduğu bütün de aynı mensubiyet hissini duyabilir.

Türkiye’nin varlığının da Balkanlar’da çok şey anlattığından şüphemiz yok.


Saraybosna ilk gördüğümde beni şaşırtmadı. Onun Bursa’ya benzediği sözünü çok duymuştum. Bursa’ya veya her hangi bir Anadolu şehrine benzediğinden şüphe yok. Onun kimliğini yapan Bursa havasının Saraybosna’nın  en önemli mimari eseri olan Gazi Hüsrev Bey camii ve külliyesiyle de alakası olduğunu düşünüyorum. Gazi Hüsrev Bey camii, Osmanlı mimarisinde “Bursa tipi” olarak adlandırılan, tabhaneli, zaviyeli camilerden. Son olarak Fatih devrinde böyle camiler yapılmıştı. Fakat Saraybosna’da neredeyse yarım asır sonra böyle bir eser yapılıyor.


Bu belki de Saraybosna’nın Osmanlının Bursa çağının safiyetini temsil ettiğine bir işarettir.


Bu camiin avlusunda bir saat kulesi var ki, mimarisi her ne kadar Osmanlı tarzına uygun değilse de, bizim büyük şairimiz Ahmet Haşim’in ifadesiyle, “müslüman saati” geleneğini yaşatarak yeryüzünde artık benzeri kalmayan tek muvakkithaneye işaret ediyor.


Bu toplantı, Balkan savaşının 100. Yılında bir hatırlatma olarak tasarlandı. Hafıza kaybı, toplumları, milletleri zaafa uğratır; hatta yok olmasına yol açar. Bir hafıza tazelemesine olan ihtiyaç bizi bu toplantıyı yapmaya sevk etti.


Türkiye Yazarlar Birliği, projeyi hazırladı, Başbakanlık Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı destek vermeyi kabul etti. Sayın bakanımıza, değerli başkanımıza huzurlarınızda teşekkürü borç biliyorum. Saraybosna’da Yunus Emre Türk Kültür Merkezi, TİKA temsilciliği de toplantıya ilgi gösteren kuruluşlar arasında. Elbette Uluslararası Saraybosna Üniversitesi’nin ilgi ve desteğini de unutmamalıyız. Nitekim ikinci gün toplantı safahatı bu üniversitenin salonlarında gerçekleştirilecek.


Bütün kurumlarımızın yetkili ve ilgililerine, yürekten teşekkür ediyoruz. Saraybosna’da türkçe kitaplar da yayınlayan Connectium yayınevi de bu toplantının ilgililerinden. Türkiye’de ilim ve edebiyat çevrelerinin âşina olduğu bosnalılardan olan Amine Şilyak hanımefendi’ye de teşekkürü unutmamalıyız. Elbette son teşekkür, Türkiye Yazarlar Birliği’nin bu faaliyeti kuvveden fiile çıkaran yöneticilerinedir.


Sözlerime başlarken hemşehrim Ankaralı Hacı Bayram’dan ve onun dillerimizden asırlardır düşmeyen bir ilahisinden söz ettim. O yanık ilahinin son sözleri ile konuşmamı tamamlamak istiyorum:


Bayramım imdi Bayramım imdi

Yâr ile bayram ederler şimdi

Hamd ü senalar, hamd ü senalar

Yâr ile bayram kıldı bu gönlüm!


Size Ankara’dan Hacı Bayram Veli’nin çağlar aşan selâmını getirdim! Selamünaleyküm!

Yorumlar
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.