18 Nisan 2026
  • İstanbul13°C
  • Ankara14°C
  • İzmir15°C
  • Konya13°C
  • Sakarya13°C
  • Şanlıurfa16°C
  • Trabzon11°C
  • Gaziantep14°C

“ÖZGÜR FİLİSTİN SORUŞTURMASI”

Türkiye Yazarlar Birliği Genel Başkan Yardımcısı Doç. Dr. Muhammed Enes Kala’nın Edebiyat Ortamı Dergisi’nin 100. sayısında yer alan “ÖZGÜR FİLİSTİN SORUŞTURMASI” sorularına verdiği cevaplar:

“ÖZGÜR FİLİSTİN SORUŞTURMASI”

17 Eylül 2024 Salı 12:11

-Gazze/Filistin’deki vahşet ve soykırım bize neler söylüyor? ABD ve ortaklarının İsrail’e desteğinin, dünyâda ne türden sonuçları olacak? Bütün bu olup bitenler, dünyâda neleri değiştirecek, öngörünüz nedir?

Târihin en hızlı aktığı, Allah’ın gönderdiği elçilere şâhitlik etmiş, bununla birlikte trajedilerin eksik olmadığı zorlu bölgelerden birisi Kenan ilidir. Yûnus Emre belki de “Yusuf’u kaybettim Kenan ilinde” derken Yusuf’un kaybıyla birlikte barışın, huzûrun, selâmetin ve felâhın da kaybedilebileceğini, onları bulmak için Yusuf’u yeniden bulmak ve onu kuyudan çıkarmak gerektiğini anlatıyordur. Kuyudan Yusuf’un çıkarıldığı, dünyâda adâlet ve esenliğin genel geçer gâye kılındığı güçlü dönemler de vardır. Bu dönemlerden birisi Filistin için kuşkusuz Selahaddin Eyyübî’nin oraları fethettiği, diğeri ise Osmanlıların hâkimiyet sürdüğü dönemlere tekâbül eder. İngiliz yazar diplomat David Urquhart Osmanlı’yı işâret ederek tarafsız bir bakışın, Osmanlı’nın tüm şehirlerinde bereketi, nüfusun ulaşabildiği yaşam rahatlığını, yoksulluğun, husûmetin, zulmün ve suçun olmadığını, siyasî anlaşmazlıkların olmadığını şaşkınlıkla görebileceğini vurgular. Ne zaman ki Osmanlılar târih sahnesinden çekilmeye başladı, o dönem dünyâmız için yeniden Yusuf’un kaybedildiği, kuyuya atıldığı döneme denk düştü ve Kenan ili vahşete, zulme ve karmaşaya yeniden kavuştu. Filistin coğrafyasında 1917 yılından beri sürmekte olan vahşet, en doğru tâbirle bir gün tüm dünyâ insanlarını hedef alacak olan mutlak kötülüktür. Bu kötülüğü besleyen eller kim olursa olsun, kanlıdır ve suçludur.

Katledilen her mazlûm insanın bedeniyle Yusuf da yara almakta, Kenan ili daha da olup bitenden müştekî olmaktadır. Yaşanmakta olan zulüm ve vahşet sarmalında yarınlara bıraktığımız koca koca ümitler küçücük yavruların parçalanan bedenleriyle paramparça olmakta, iyiye, doğruya ve güzele sevdâlı her şeyin anlamı teker teker solmaktadır. Teoman Duralı’nın husûsen ifâde ettiği gibi “hayâtta en hakîkî mürşid güvendir.” Küçücük bir coğrafyada tüm dünyânın gözü önünde olan vahşet ve soykırım hepimizin en çok ihtiyaç duyduğu güveni katletmektedir. Güven kaybolduğunda geriye ne kalabilir ki? İnsan, ontolojik, epistemolojik ve aksiyolojik güvenlik duvarlarıyla çevrilmiş bir hayat nizâmında huzûrla yaşayabilir. Güvenin yitirilmesi demek, tüm bu güvenlik duvarlarının insanlığın üzerine yıkılması mânâsını taşır. Yaşayan ölülere ve leşlere dönmemek için buna mâni olacak kim varsa onlara rağmen tüm dünyânın gözü önünde cereyân etmekte olan zulmü ve soykırımı durdurmak icâp edecektir.   Ne zaman ki mutlak kötülüğe karşı topyekûn kıyâma durulur, Yusuf bulunur ve kuyudan çıkarılır, işte o zaman dünyâ yarınlar için yeniden umutlara gebe kalabilir. Güven yeniden dirilir ve gökkubbe altında mazlûmlar yine yeniden kendi şarkılarını terennüm edebilir. O zaman hepimiz için şimdi, Kenan ilinde Yusuf’u nasıl bulabileceğimizi ve nehirden denize özgür Filistin meselesini düşünmek ve bunun için az fazla demeden çalışmak gibi büyük bir mesûliyetimiz olduğunun farkına varma ânıdır.   

-Filistinlilere yönelik soykırım karşısında Türk okur-yazarlarının, gazetecilerin, sporcuların, aydın ve sanatçılarının tutumuna ilişkin neler söylersiniz?

-Gazze’ye neden suskunsun? diye sormuşlar. -Kalp kulağı sağırlaşmış insanlara o kadar çok bağırdım ki bağırırken hem sesimi hem de ümidimi kaybettim, demiş. Yarın, târihi bu cümlelerle geleceğin kulaklarına ulaştıracak görünüyor. Gazze, esâsında suskun değil, orada zulmün, vahşetin ve soykırımın neden olduğu büyük bir çığlık var. Ne hazin ki bizlerin kalpleri körelmiş, kulakları sağırlaşmış, gözleri körleşmiş, konfora batmış hâllerimizle onu duymaya ne gönlümüz ne niyetimiz ne tâkatimiz var görünüyor. Böylesi bir tavır, kuşkusuz herkes için geçerli değil. Çok şükür her kesimden bu zulüm karşısında haysiyet kıyâmına kalkan, örselenmiş hakîkatin yanında mertçe duran ve mazlûma kol kanat geren, kısılmış sesleri duyurmaya çalışan yürekler var. Bunlar arasında sayıları çok olmasa da yazarlarımız, şâirlerimiz, sporcularımız, aydın ve sanatçılarımız mevcut. Ancak burada önemli olduğunu düşündüğüm beş husûsun altını çizmemiz gerekebilir.    

İlki, sürekli olmakta ve yaşanmakta olan trajedi karşısında, ona alışma ve onu kanıksayıp normalleştirme tehlikesi hepimiz için son derece ciddî bir tehdittir. Zulme mâruz kalan ve soykırıma uğrayan bir halk karşısında her olup bitene karşı hep müteyakkız olmalı ve Gazze’nin, Filistin’in yanında; zâlimin, siyonizmin, işgâl devleti İsrail’in karşısında amasız, fakatsız durmalı ve mücâdeleyi sürekli devam ettirmeliyiz.  

İkincisi, siyonizme ve terör devleti İsrail’e karşı çıkarılan seslerin dağınık olması ile güçsüz ve etkisiz hâle getirilmesi sorununun fark edilmesi gerekmektedir. Filistin ve Gazze’ye destek olan, mazlûmun sesini tüm dünyâya duyurmaya dönük her ses son derece değerlidir. Ancak önemli olan bir başka şey ise bu seslerin organize edilmesi ve sürdürülebilir bir hâle büründürülmesi olacaktır. Bu noktada özellikle akademinin, sanatın ve edebiyatın sesi çok büyük bir ehemmiyet arz edecektir.

Üçüncüsü, söyleyen fâil ve söylenen söz kadar onun nasıl ve kime ulaştırılacağı da son derece önemlidir. Yaygın etkiyi artıran, kalıcılığı yüksek, hızlı akışa izin veren dijital bir platform ve algoritma düzenine de ihtiyaç olduğu yaşanmakta olanlardan çıkarılmalıdır.

Dördüncüsü , olup biten vahşet ve trajedi karşısında hep savunma pozisyonunda pasif bir kıyam ve boykot anlayışından vazgeçip, olup bitene daha aktif şekilde karşı koyma, kendi üst hikâyemizi anlatabilme, epistemik üstünlüğü ele geçirecek bir yaklaşıma ve aktif boykot anlayışına geçmenin yollarını bulabilmeliyiz. Siyonist etkiyle üretilen bir literatür içerisinde, siyonist destekçilerin ürettiği malların pazarlandığı bir pazarda sürdürülebilecek mücâdele çok istikrârlı ve etkili olamayacak görünmektedir. Bu konuda farkındalık oluşturabilecek yazılar, akademilerde telif edilecek derinlikli çalışmalar, laboratuvarlarda elde edilecek faydalı yeni buluşlar, siyonist karşıtı haysiyet kıyâmına âşina tesislerde ve fabrikalarda üretilen rekâbet edebilecek ürünler, olup biteni daha etkili şekilde duyuracak ve hatırlatacak olan algoritma düzeni oldukça mühimdir.   

Beşincisi ise, vahşet, trajedi ve soykırım yaşanmaktayken, ondan sanki daha önemliymişçesine her zaman karşımıza çıkan bir şekilde çıkarılan yapay gündemlere hapsolmamızdır. Bunlara karşı derin bir duyarlılık geliştirmek de günümüzde önem arz eder. Ehem mühim ilişkisini kuramayan bir zihnin terbiye edilmesi zarûrîdir.  


-Filistinlilerin maruz kaldığı vahşet karşısında Batılı aydın ve sanatçıların tutumunu nasıl yorumlarsınız?
Eleştirdiğimizin kötü bir öğrencisi olmamak için yöneldiğimiz her neyse o şeyi övgü ve yergi kalıplarının ötesinde iyi şekilde tahlîl edebilecek bir meleke geliştirmeliyiz. Batı denince bayağı bir yargıyla onu mahkûm etmek kolaycılığa kaçmaktır. Batı dünyâsında Filistin’de yaşanmakta olan vahşet karşısında kalemini ve kelâmını kullanan, verdikleri destekten ötürü işlerine son verilen akademisyenler, yazarlar, sanatçılar ve entelektüeller vardır. Onların da sayısı bizdekiler ve diğer İslâm dünyâsındakiler gibi azdır. Bu kişilerin de sesleri kısılmakta ve etki alanları daraltılmaktadır. Az olmaları kuşkusuz onların önemini azaltmaz. Meselâ Giorgio Agampen batılı bir mütefekkirdir. Onun Gazze üzerine ifâde ettiği kısa ama etkili söz, beni derinden sarsan sözlerin başında gelir. O söz, târih mahkemesinin defterinin en başına yazılan ibârelerden birisi olmuştur ve gelecekte de kendisini sürekli hatırlatacaktır.

 Agampen, kendi sayfasında Gazze’nin Sessizliği başlığını taşıyan şu kısa yazıyı yazmıştır. “Tel Aviv Üniversitesi Ziraat Fakültesi'nden bilim insanları, geçtiğimiz günlerde özel duyarlı ultrasonik mikrofonlarla bitkilerin kesildiğinde ya da susuz kaldığında çıkardıkları acı çığlıklarını kaydettiklerini duyurdu. Gazze'de mikrofon yok!”

Esâsında o çığlığı duyamayan kulak, vahşeti göremeyen gözlerden dem vurmamız gerekir. Aydınlar, toplumların kulağı ve gözleri mesâbesindedir. Koca koca literatürleri, ağızlarından çıkan hadsiz cümlelerle boş bir yığına dönüştüren batılılar da olmuştur, Jurgen Habermas, Zizek ve Seyla Benhabib gibi. Ancak onların karşısında örselenmiş hakîkatin, ezilen mazlûmların ve soykırıma tâbi tutulan bir halkın yanında duranlar da olmuştur, Edgar Morin, Etienne Balibar, Nancy Fraser gibi isimler. Dolayısıyla genellemelerden uzak duyarlı batılı halkı, aydınlarını, sanatçılarını ve mütefekkirlerini görmemiz, onları takdîr etmemiz gerekir.  Arayıp bulmamız gereken şey ise siyonizm ve savaş suçu işlemeye devam eden işgalci İsrail karşıtı, Doğudan, Batıdan, Kuzeyden, Güneyden dünyânın her bir yerinden çıkan sözleri ve sesleri biriktirmek, işbirliklerini artırmak olacaktır.

-Filistinliler, Müslümanların birliğini sağlama yönünde nasıl bir işlev görecek?

Filistin ve Gazze’de olanlar bizlere birçok şeyi gösterdi. İnsanlık târihi boyunca elde edilen insan hakları, uluslararası hukûk, demokrasi, barış gibi değerlerin nominal kaldığı ve gerçeklikten uzak olduğunu, Batılı devletlerin ağızlarına pelesenk ettiği bu kelimeleri kendileri dışında geçerli görmediklerini, güçlü olunmadığı takdirde hiçbir gücün yardıma koşmayacağını, trajik zamanlarda halkların kendi başlarına yapayalnız kalacaklarını acı şekilde tecrübe etmiş olduk. Bununla birlikte uluslararası hukûkun ve İslâm ümmeti kavramının günümüzde içinin ne kadar boş olduğunu da görmüş olduk. Hâmaset dolu sloganların sadra şifa veren pek bir faydasının olmadığı da bu minvalde idrâk edilmiş oldu.  Uluslararası denge denilen -dengesizliğin- reel politik eksende çocukların hayatından, gelecek ümitlerinden ve nesillerin barış ortamına doğmasından sözüm ona daha kıymetli görüldüğünü de acı şekilde müşâhede etmiş olduk. Tüm bunların yanında duyarlı batı kamuoyunun ve dünyânın hassas insanlarının ilmek ilmek adâlet ve barış vaad eden geleceği örmek için çaba sarf ettiğine de dikkat çekmeliyiz.

Müslümanların birliği konusunda âcil eylem planları hazırlanması gerekirken böyle bir birliğin tahakkukunun muhalmiş gibi zihinlerde yer etmesi de başka bir trajedidir. Burada iki trajik hâlin de altını çizelim. Dünyâ üzerinde yaşayan milyar adedince Müslüman varken bu kişilerin kendilerine dönen ve isâbet edecek olan mutlak kötülük karşısında organize olamama ve ortak hedefler doğrultusunda bir araya gelememe hâli trajiktir. İkincisi ise, İsrail’in şımarıklıklarının bedelini tüm dünyâ insanlarının er ya da geç ödeyecek olması ve bunun derli toplu şekilde anlatamama ve anlatıldığında insanların bunu anlamaktan uzak hâlleri de trajiktir.  

Son olarak sorunun cevâbı uzanımında olan bir konuyu vurgulamalıyız. Maddî imkânların İsrail’in yanında, mânevî vesîlelerin ve ahlâkî üstünlüğün Filistinlilerde olduğu ifâde edilebilir. Bu denge değiştirilebilir durmaktadır. İsrail’den güçlü bir irâde ile maddî üstünlük alınabilir, yalnız Filistinlilerden mânevî ve ahlâkî üstünlük onlar istemediği sürece alınamaz. Târihteki Filistinlilerin mücâdelesi de bunu net şekilde göstermektedir. Dünyâ boykotla maddî üstünlüğü İsrail’den alırsa onlar yalnızlığa ve çâresizliğe mahkûm olacak görünmektedir. İşte o anda kendi şımarıklıkları ve elleriyle yıktıkları uluslararası hukûk, adâlet ve insan hakları değerlerine en çok kendileri muhtaç olacaklardır.  İsrail’e maddî yardımda bulunup döktükleri kanlara ortak olanlar, onlara birazcık iyilik yapmak istiyorlarsa, yarın sığınmak isteyecekleri kendi huzûr adalarını da parçaladıklarını onlara hatırlatmalıdırlar. Gönül ister ki tüm cihânı sarabilecek ümmet birliğinin gücüyle işgalci İsrail’i derhal durduralım, ne var ki gerçekleştirilmesi için güçlü bir idrâk, irâde ve kudret gerektiren bu birlik, şu anda hayâllerde ve gönüllerde bir temennîden ibârettir. Bir trajedimiz de şimdilik budur.

Doç. Dr. Muhammet Enes KALA

24240.jpg
 

Yorumlar
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.