16 Eylül 2026
  • İstanbul20°C
  • Ankara22°C
  • İzmir26°C
  • Konya27°C
  • Sakarya17°C
  • Şanlıurfa30°C
  • Trabzon21°C
  • Gaziantep28°C

SAKARYA HAREKETİ’NDE, YARI İÇERDEN YARI DIŞARIDAN YAŞAMAK

Fahri TUNA

11 Haziran 2026 Perşembe 02:00

O dönemin Sakarya Hareketi Öncüleri (uç beyleri demek daha doğru) olarak çok değerli ağabeyleri, birer paragrafla anlatmak isterim:

Hareketimizin beyni Bursalı Yusuf Aydın Ağabeydi. Belki 1.70’e ancak varan ortadan kısaca boylu, zeki ve derin bakışlı, her zaman güzel giyimli, karizmatik yürüyüşlü, az konuşan çok uygulatan, doğal liderimiz Yusuf Abi. Her zaman ciddi her zaman toparlayıcı her zaman müşfik. Akıl. Vakar. Cömertlik. Bugün bir Sakarya Hareketi varsa, yarım asır sonra söylediğimiz - yazdığımız, adından bahsedilmesi en başta, en fazla, en çok hak edeni muhtemelen odur. Belki de tek başına hareketin yüzde 20’si, 25’dir, demek mübalağa olmaz. Elbette Adapazarlı Cevat Sarıgüzel, elbette Kayserili Mustafa Tekelli, elbette Bolulu Alaattin Yılmaz’ın da hakkı ve payı büyüktür; haklarını telsim etmeliyiz. Ama asıl teşkilatçı, örgütçü, adım adım kozanın örücüsü, hiç tartışmasız merhum Yusuf Aydın Ağabeydir. Bilinsin isterim.

Resmi başkanımız Eskişehirli (aslında Antepliymiş) Suat Ateş’ti. Ortadan uzunca boylu, sakallı, yakışıklı, karayağız, karizmatik bir öğrenci lideriydi. Düşmana korku dosta güven veren yürüyüşü ve duruşu vardı. Etkili konuşuyordu. Yusuf Aydın ne kadar akıl ise Suat Ateş de eylem, aksiyondu daha çok. Bana, bize öyle görünüyordu.

Bir önceki dönem başkanımız İbrahim Ertiryaki Ağabey de geliyordu zaman zaman okulumuza. Ve Ağa Cami karşısındaki binamıza. Ortadan uzunca boylu, sportmen vücutlu, sarışın, az ama öz konuşan, gözlerinden güven ve şefkat fışkıran yiğit bir ağabeyimizdi. Seviyorduk onu. Üstelik Sakarya Hareketi’ndeki ender Adapazarlılardandı (İbrahim Ertiryaki, Hikmet Sevim, Hikmet Yıldız, Şadi Tanış ve Fahri Tuna. O günlerde beş Adapazarlının da başı ve öncüsü oydu.) Bana - belki de yakın dostu Numan Yazıcı Hocamın yönlendirmesiyle - daha bir sahip çıkıyor, ilgileniyor gibiydi. Ya da ben öyle hissediyordum.

Üç Efsane Öncü: Ali Bakaner, Sabahattin Aşlakçı, Şinasi Arabacı

Bu üç baş öncüden sonra ikinci öncü üçlü olarak Afyonlu Ali Bakaner, Çankırılı Sabahattin Aşlakçı ve Bursalı Şinasi Arabacı’yı saymak gerekiyor, Sakarya Hareketi’nde.

Ali Bakaner Abi ortadan az uzunca, esmer, siyaha çalan sakallı, çok karizmatik, çok samimi, çok korkusuz, kâh Hazreti Ömer gibi celadetli, kah Hazreti Ebubekir gibi sakin ve cömertti. Sahabeden biri tarihin koynundan çıkıp gelmiş de aramızda yaşıyor gibi gelirdi bize.

Sabahattin Aşlakçı Abi, ortadan bayağı uzun, siyah sakalı, gözlerinden edep vakar ve yiğitlik fışkıran, lider yaradılışlı, sözleriyle değil de gözleriyle konuşan, koruyucu biriydi. Yürüyüşü ve varlığı bizler için çınar ağacı gibiydi.

Şinasi Arabacı Abi ise 1.90 boyu, karayağız teni, belirgin siyah bıyıkları, endamlı ve edalı yürüyüşü ile Altaylardan Gelen Yiğit filminin başrol oyuncusu bir aktör gibiydi. Sanki tarihi bir filmin çekimlerinden gelmiş gibiydi. Grubumuzun Ulubatlı Hasan’ydı adeta. Öyle etkili.

Bu üç isim, bahçede şöyle bir yürüyüp gelsinler - geçsinler, savaş meydanında dost kuvvetlere güç ve moral, düşman kuvvetlere korku ve endişe püskürtüyorlardı.    

Bu üç isim (Bakaner, Aşlakçı ve Arabacı), biz yeni yetme MTTBliler için gerçek birer efsaneydiler. Rol modelimizdi onlar. Onlar gibi olmak istediğimiz, örnek aldığımız prototiplerdi. Hâlâ da öyledirler. Öyle sever, öyle güveniriz. Rabbim güç kuvvet sağlık afiyet versin.

Kırklanmış İsimler: Demirtaş, Adalı, Arıduru, Karafilik, Bozgeyik, Tır ve Sarı Hikmet’ler, Uyanık, Ofli Abdurrahman

Sakarya Hareketi’nde güreş tabiriyle baş altında - ikinci grupta, bizim bir üst sınıftaki abilerimiz vardı. Yaşları daha bir bize yakındı: Erzincanlı Mücahit Demirtaş, Çanakkaleli Hayri Adalı, Ankaralı Ali Arıduru, Kırıkkaleli Veysel Karafilik, Antepli Orhan Bozgeyik, Adapazarlı Sarı Hikmet (Sevim) ve Tır Hikmet (Yıldız.)

Bu gruba, her ne kadar bizim devre iseler de harekete katkıları ve sınıf başkanı olarak öncülükleri nedeniyle Konyalı Ali Uyanık, Konyalı Teoman Rıza Güneri, Konyalı Fatih Tuncel ve Oflu Abdurrahman’ı (Akyüz) dahil etmek icap eder. Bu on isim, efendimizin hayatındaki ilk kırk kişi gibi, Sakarya Hareketi’nin kırklarındandırlar. Ve bizim gözümüzde kırklanmışlardan.       

Başını Yusuf Aydın’ın çektiği ilk altı kişilik üst yönetimden sonra orta yönetim / üst ile altın arasındaki iletici / kontrol edici / sonuç alıcı grup bu on kişiydi. Her birinin yiğitliği, serdengeçtiliği, fedakârlığı, disiplinle hadiseye katılışı önemli ve değerliydi elbette. Ama bu grup içinden Mücahit Demirtaş’ı toparlayıcılıkta, Hayri Adalı’yı yönlendiricilikte, Ofli Abdurrahman’ı da vurucu güç’te diğerlerinden bir adım daha önde saymak mümkün, diye düşünüyorum.

Huzur Şehri Adapazarı’nda etkin Faktörler: MTTB ve Halkın Sağduyusu      

Dönemin ruhu gereği bizim SDMMA her an bir öğrenci olayına gebe olmasına rağmen, - öğrenci katli ve okul bombalamaları nedeniyle,- başta ODTÜ ve İstanbul Üniversitesi’nde eğitime haftalarca ara verilirken, bizde, biri bir, biri de iki gün olmak üzere, sadece iki kez toplamda üç gün okulumuzun kapandığını hatırlıyorum.

O günlerin ortalamasına göre Adapazarı bir huzur şehri, SDMMA bir huzur akademisiydi. Tabii ki bunu sağlayan Sakarya Hareketi öncüleri ve o günkü tabirle anarşiye - bugünkü tabirle teröre - yüz vermeyen Adapazarı halkının sağduyusuydu.

İTÜ ve İstanbul Üniversitesi’nden Gelen Birbirinden Değerli Akademisyenler

Eğitimi, dönemine göre oldukça kaliteli ve yüksek bir okulduk biz. Çoğu dersimize İTÜ’den veya İstanbul Üniversitesi’nden hocalarımız geliyordu. Hemen hepsi alanlarında kabul edilmiş muteber bilim insanlarıydı. Okulun açıldığı hafta İktisat dersimize, arkasında temiz yüzlü dört asistanı (Sami Güçlü, Abdullah Gül, İ. Mete Doğruer ve Salih Şimşek) ile giren İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nin nur yüzlü akademisyeni Prof. Dr. Sabahattin Zaim Hocamızı ve İngilizceye çok önem verin, her gün beş İngilizce kelime ezberleyin, öğreneceğiniz iyi İngilizce, buradan alacağınız mühendislik diploması kadar lâzım olacak size hayatta, tavsiyesini (acaba vasiyetini mi desem) bugün gibi hatırlarız. İstanbul Üniversitesi İşletme Fakültesi’nden gelen Maliyet Muhasebesi dersimizin her bakışı bilim kokan her sözü bilim olan her adımını bilim bilim atan ciddiyet abidesi Doç. Dr. Çetin Şanlı’yı nasıl unuturuz. Sakalı nedeniyle bir türlü profesörlüğü verilmeyen ve Eskişehir’den Yüksek Matematik dersimize gelen ve iyice öğretmeden yeni bir konuya asla geçmeyen, bize Furye Serilerini ve çift katlı integrali sevdiren, nur yüzlü bal sözlü edep timsali Doç. Dr. Ali Nihat Eskioğlu’nu nasıl hatırlamayız. Tarih dersimizde, bizim sınıfta değil de Sultanahmet Meydanında kurulan miting kürsüsünden haykırırcasına adeta kükreyen, dönemin başbakanına Noto Kafa Nato Mermer, Mason kafalı herif diye posta koyan, yiğit ve gür sesli Doç. Dr. Osman Öztürk’ü, adeta yüzünden gözünden sözünden kalplerimize şefkat ve merhamet yağmuru yağan, adeta kalplere sevgi ile girilmeden bilgi ile girmenin mümkün olamayacağını her hafta jest-mimikleriyle bizlere öğreten Türk Dili ve Kültürü hocamız Doç. Dr. M. Esat Coşan’ı, her hafta derslerini vaka yöntemiyle ve Denizli şivesiyle Argadeşle bu böle omaz, şöle olu diye sımsıcak ve sempatik anlatan Doç. Dr. Cevat Akşit’i nasıl unutabiliriz.  

Arkalarda Kitap Okuyan ve Şüpheli Verecekler Hesabı’nı Buldum Diyen Genç Yazar Adayı

İtiraf ediyorum; derslerin çoğunda ben arka sıralarda Balzac’ın Vadideki Zambak’ını, Dostoyevski’nin Beyaz Geceler’ini, Necip Fazıl’ın Babıâli’sini, Sezai Karakoç’un İslâm Toplumu’nun Ekonomik Strüktürü’nü, Nuri Pakdil’in Bağlanma’sını okuyan biriydim. Pek derslerle alakam olmazdı. Arada bir Arşimet’in buldumu misali derslerde çıkış yaptığımdan adım Filozofa çıkmıştı. Saçmaladığımı ancak yıllar sonra fark ettim. O yıllarda şiirler de yazdığımdan bazı arkadaşlarımın arasında lakabım hâlâ Şair Fahri’dir. (Prof. Dr. İsmail Hakkı Cedimoğlu ve Prof. Dr. Bayram Topal’ın kulakları çınlasın.)

Hiç unutmam: Bir gün Maliyet Muhasebesi biliminin mucidi edasıyla dersini anlatan Doç. Dr. Çetin Şanlı’ya, arka taraflardan buldum hocam diye bir ses yükseldi. Hayretle sınıfa dönen Şanlı, sordu: Neyi buldun? Öğrenci cevap verdi: Şüpheli Verecekler Hesabını buldum hocam. Öğrenci adeta mucit kasılmasında edalı edalı sınıf arkadaşlarına hava atarken Doç. Şanlı sordu: Bu hesaba nereden ihtiyaç duydun? Öğrenci kendinden emin cevap verdi: Ben borcumun bir kısmını vermem diyen verecekli adam, vermesi şüpheli olan paraları nerede tutacak, tabii ki Şüpheli Verecekler Hesabı’nda. İşte bu düşünce ile buldum!.. Gerçek bir bilim adamı olan Doç. Dr. Çetin Şanlı, kalın gözlüklerinin ardından baka baka başını önünde eğdi, tahtanın önünde sekiz on adım sağa, sekiz on adım sola yürüyerek düşündü de düşündü. Beş dakika kadar sonra sınıfa döndü: Paralar, Kasa Hesabı’nda duruyor ya. Başka hesaba ne gerek var! Cins öğrencinin deli saçması iddiası/tezi havada kalmıştı. Herkes o cins öğrenciye baktı. O öğrenci elinde Shakespeare’nin Kral Lear’ı, Fahri Tuna’dan başkası değildi. Herkesi bir gülme tutmuştu yine. Ön taraftaki çalışkan kızlar, Fahri’nin filozofluğu tuttu yine diye fısıldaştılar.

Şanslıydık: Şair Osman Sarı ile Yılmaz Güney ve Öykücü İsmail Kıllıoğlu Hocamızdı

Sınıfa o günlerin entelektüel gazetesi Yeni Devir giriyordu. İslamcı kesimin en entelektüel gazetesi olan bu gazetede, Cemil Meriç, Rasim Özdenören, Cahit Zarifoğlu, Erdem Bayazıt gibi çok önemli düşünce adamları ve şairler haftalık yazılar yazıyorlardı. Sınıfta veya kantinden aralarda onları terennüm, tefekkür ve temellük ediyorduk. Mavera dergisini çıkarıyorlardı Yedi Güzel Adam o günlerde. Adeta hatmederek okuyorduk.

Sınıfımızda her konuda olduğu gibi entelektüel hassasiyetlerde de başı Ali Uyanık çekiyordu. Ev arkadaşım Ali, zeki ve etkili konuşmasının yanında Ali Kemal mahlasıyla çok da güzel şiirler yazıyordu. Ben de kendimce, Necip Fazılvari şiirler döktürüyordum.  7+7, on dörtlü hece vezniyle. Yirmi yaş insanın, bir haftada büyük şair, iki haftada hiç şair olduğu yıllardı. Benim için de öyleydi zahir.

Çok şanslıydım ben ayrıca. Taş taş değil bağrındır taş senin / Söyle nereni nasıl yaksın bu ateş senin gazelinin sahibi, Bir Savaşçıdır Kalbim’in şairi Osman Sarı ve Ateş Yalımı Üstünde Bir Toplantı adlı öykü kitabının yazarı İsmail Kıllıoğlu, Hukuk, Toros Dağlarında Bir Top Gülüm Kaldı ve Ayrılığa Gazel şiirlerinin şairi Yılmaz Güney, Fizik dersimizin asistanlarıydı. Öğle tatillerinde sık sık soluğu onların yanında alıyor, yazdığım o güne göre çok değerli (bugüne göre beş para etmez) eserlerimi gösteriyordum. Onlar da bana şunları oku, bunları oku, diye yol gösteriyor, iyice bulduklarını da Cahit Zarifoğlu’nun genel yayın yönetmeni olduğu Ankara merkezli Mavera’ya göndermemi öneriyorlardı. (Nitekim 1979 yazında bir şiirimi gönderecek, Zarifoğlu’ndan okkalı bir zılgıt yiyince de şiire küsecektim.)

Güçlü/Gül İkilisinin Hediyesi Bu Ülke Hayatımı Nasıl Değiştirdi

1979 kışıydı. İlk senemizdi. Bir gün İktisat Dersimizin asistanları Sami Güçlü ile Abdullah Gül (Felek bir zaman sonra, ilkini profesör ve Tarım Bakanı, ikincisini doçent ve başbakan/cumhurbaşkanı yapacaktı) bir çanta kitapla geldiler ve beşer sayfadan az olmamak kaydıyla okuyup özetini çıkartmak / değerlendirme yazmak üzere her birimize kitaplar hediye ettiler. (Bu iki isim Sakarya Hareketi’nin okulumuzdaki öncülerinden ve bizi Büyük Doğu’da yetiştiren/geliştiren ağabeylerimiz olacaktı daha sonra.) Benim nasibime Cemil Meriç’in Bu Ülke’si düşmüştü. Bu ismi Yeni Devir’den biliyordum zaten. Ama Bu Ülke’nin kapağını açıp okumaya başladığım andan itibaren,  - işte itiraf ediyorum - hayatım değişti. Gerçekten de ama. O güne kadar Necip Fazıl’ın üzerine düşünür tanımayan ben, şaşkın vaziyette yudumlayarak adeta içtim kitabı.

Üzerinden 47 (kırk yedi) sene geçtiği hâlde o ilk okumamdan en az on cümle ezbere söyleyebilirim size. Sahiden ama. Kamus namustur, bir. Tarihi galipler yazar, iki. İntelijansiyamız, Avrupa’nın her türlü hastalığını ithale memur anonim şirket, üç. İzmler, idrakimize giydirilmiş deli gömlekleri, dört. Sol-sağ: Avrupa’nın mülevves (kirli, pis) kavramlarıyla bizim ne alakamız var, beş. Daha fazla yer almamak için burada kesiyorum. Hislerime, hislerimize tercüman olmuştu Cemil Meriç. (O gün bugün, benle yapılan her söyleşide, her yazarlık okulunda okunmasını tavsiye ettiğim beş kitaptan biridir o kitap. Ve bir de hükmüm: Bu Ülke’yi okumadan bu ülkeyi anlamak mümkün değildir.)

O günün Akademisi’nde okuyan MTTB gençleri olarak, fikrî ve zihnî istikametimizi biraz da Cemil Meriç’in Bu Ülke’sine ve Sami Güçlü - Abdullah Gül ikilisine borçluyuz. Bu aydınlanma için kendilerine ne kadar teşekkür etsek azdır.

Yontar, Gündoğar, Taşöz ve Aydın Tesettüre Giriyorlar

O günlerde bizim MTTB’li arkadaşlarımızın tebliğ çalışmaları devam ediyordu. Nitekim bu çabalar sonucu sınıfımızdaki kızlarımızdan, okkalı bir şekilde kitap okuma serüveni ile Fatma Yontar, Nevin Gündoğar, Gülcihan Taşöz ve Ayşen Aydın, tesettüre gireceklerdi. Bir aydınlanma da onlar geçiriyorlardı. Okulumuzun bitiminde de Fatma, bir üst sınıftan Ankaralı Veysel Karafilik, Nevin, yine bir üst Ankaralı Ali Arıduru arkadaşlarımızla, Ayşen de sınıfımızdan Muvaffak İsmail ile evlendiler.

Bizim Sınıftan Yetişen Dört Yazar: Saba Güven, Fatma Yontar, Gülcihan Taşöz ve Fahri Tuna

Bizim Büyük Doğucu arkadaşlarımızdan, sınıf arkadaşımız Ali Uyanık’ın öncülüğünde Bekir Sakin, Rauf Memiş’in katkılarıyla, yukarıda adı geçen kadın arkadaşlarımızın da makaleleriyle yer aldığı, 1979’da, tek sayılık, Akademi adıyla bir dergi yayımlandı. Daha çok bir deneme/araştırma, düşünce dergisiydi. Ah keşke on-on beş sayı devam edebilseydi.

O günlerde bana, sizin sınıftan bir yazar yetişecek. Tahmin et bakalım kimdir? Diye bir soru sorulsa, hiç düşünmeden cevap verirdim: Ali Uyanık. Olmadı, olamadı. Aliciğim, yazar değil fabrikatör oldu. Nasibi böyleymiş diyelim.

Mezuniyetimizin üzerinden kırk dört sene sonra söylemek gerekirse, bizim sınıftan dört yazar yetişmiş durumda: Öykücü Saba Güven, Milli Eğitim’in İlkokul ders kitabının yazarı Fatma Yontar Karafilik, Gülcihan Taşöz Kahyaoğlu ve biyografi-portre yazarı Fahri Tuna. Keşke üç-beş yazar daha yetişebilseydi, ne çok mutlu olurduk.

Akademi’de en sosyal mühendislik bizim Endüstri Mühendisliği bölümüydü elbette. Makine ve İnşaat’ta kıyısından köşesinden o da sadece ilk sınıfta haftada iki saat aldıkları Edebiyat ve Atatürk İlke ve İnkılapları derslerini saymazsak, neredeyse hiç sosyal/kültürel dersleri yoktu. Bizim bölümde ise, İktisattan İşletmeye, Sanayi Sosyolojisi ve Psikolojisinden Anayasa Hukukuna, Ergonomiden İnsan Kaynaklarına, en az yirmi kültürel ders alıyorduk. Bu da bizi daha bir kültürel mühendis olarak yetişmemize neden oluyordu. Üstelik ülkenin muteber şairlerinden Osman Sarı ve Yılmaz Güney, öykücülerinden İsmail Kıllıoğlu, muteber sosyologlarından Sami Şener, hocamızdı. Sami Güçlü Hocamız, her ay bir düşünce/deneme kitabı veriyor, okutuyor, sonra da üç-beş sayfalık değerlendirme yazmamızı istiyordu. (Şimdilerde ülke içinde ve dışında binlerce öğrencinin katılımıyla uyguladığı Anadolu Mektebi’ni daha o günlerde başlatmış, demek ki.) Gerçekten çok ama çok şanslıydık. Çift yönlü gelişiyorduk. 

Bir İlim ve İrfan Merkezi: İhvan Kitabevi

1970’lerin ikinci yarısı üniversite öğrencileri arasında, okumaktan ziyade eylem/kavga yıllarıydı.

Bir üniversitelinin koltuğunun altında şiir kitabı veya roman görseniz de sembolikti çoğu kez. Zevahiri kurtarmak kabilinden. Arkadaş kelimesi tedavülden kalmıştı: Komünistler birbirine yoldaş, Ülkücüler ülküdaş, bizim Büyükdoğucular da gönüldaş olarak hitap ediyorlardı. Yeni bir kardeşlik türüydü bu.

Tam da o zor günlerde, Adapazarı’nda, Havuzluçarşı’nın zemin katında, İhvan Kitabevi açıldı. Tarih 3 Ekim 1978. İhvan, kardeşler demekti. Kitabevinin adı kardeşliği, sevgiyi, dostluğu, vefayı çağrıştırıyordu.

Kitabevini, Numan Yazıcı Hocanın ağabeyliğinde Sami Güçlü, Abdullah Gül, Yılmaz Güney, İsmail Kıllıoğlu ve Harun Taşkın’ın da aralarında olduğu on kadar akademi asistanları açmıştı. Sermayesi aralarında imeceyle topladıkları, her ay, maaşlarının onda biri olarak verdikleri, 500 liraydı. Her ay aralarından birisi nöbetçiydi.  Her hafta sonu eksik kitapların listesini alıp trenle Cağaloğlu’nun yolunu tutuyor, ay sonunda da bilançoyu çıkarıyor, Numan Yazıcı’ya teslim ediyordu.

Biz üniversiteli gençler de sık sık oraya uğruyor, taksitle kitaplar alıyor, orada Yusuf Aydın ile daha bir yakın oluyor, enfes vitrinler yapan Selahaddin Şimşek ile hemdert oluyorduk.

Kitabevinin amacı, gençleri fikri olarak geliştirmek, onları sokak kavgalarından uzak tutmaktı. Okuyor, okuyor, okuyorduk. İhvan, bir ilim irfan ve sohbet yuvasıydı artık şehirde.

Sakarya Hareketi’nin fikri temellerinin atıldığı kurumlardan birisi de bu İhvan Kitabevi’ydi işte.

Entelektüel Bir Eylem: Beyaz Leke Tiyatrosu

MTTB’nin entelektüel temellerinin atıldığı bir başka fikri ve kültürel kurum da Adapazarı merkezli Beyaz Leke Tiyatrosu’ydu.

MTTB Sakarya Teşkilatının Kültür Sanat Kolu faaliyeti olarak bazı oyunları sahneleyen Beyaz Leke Tiyatrosu’nu Yusuf Aydın’ın da yakın dostu, Sakarya Hareketi’nin sivil destekçisi durumundaki M. Selahaddin Şimşek kurmuştu. Yakın dostlarından Alaattin Taşçeken, Salih Deniz ve Mehmet Sami Çakmak’ın da aralarında bulunduğu bir grup Adapazarlı genç, M. Selahaddin Şimşek’in yönetmenliği ve başrol oyunculuğunda, odunu sert çağa keskin balta veya düşmana kendi silahıyla mukabele etmek amacıyla, Ali Nar’ın yazdığı Muhtar Kafası ve üstad Necip Fazıl’ın Siyah Pelerinli Adam adlı İslâmî hassasiyetteki oyunlarını Türkiye genelindeki 67 ilin 61’inde sahneleyerek, izleyicilere önemli bir şuur aşılayacaklardı.

Aralarında İstanbul, Ankara ve İzmir’in de bulunduğu turnelerdeki ev sahibi kurum, genellikle o şehrin MTTB Teşkilatı oluyordu.

Netice itibarıyla Beyaz Leke Tiyatrosu’nun sahnelediği onlarca gösteri, Sakarya Hareketi’nin fikri ve dini altyapısı bağlamında değerlendirilmelidir. 

Bir Huzur Sınıfı: Endüstri Mühendisliği -IV 

Herkesin sınıfı kendisine güzeldir. Ve her sınıf orijinaldir. Eyvallah.

Da, 1981 sonunda İTÜ’ye bağlanan ve Endüstri Mühendisliği- IV adını alan bizim sınıf gerçekten orijinaldi. Gerek 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi öncesi gerekse sonrası, kardeşlik ikliminin hâkim olduğu bir sınıftı. Birbirimizin ideolojik görüşünü bilmemize rağmen gerek teneffüslerde gerek yemek kuyruklarında gerekse sahadaki sınıflar arası futbol maçlarında Endüstri-IV  başkaydı. Sınıf takımızın teknik direktörü hasta Trabzonsporlu Komünist Zeki’ydi. Takımımızda-ben de dâhil- MTTBliden Ülkücüye, çok farklı siyasi görüşten arkadaşlar, büyük bir sevgi ve dostlukla, dayanışma içerisinde diploma için mücadele veriyorduk.

Sanki sınıf kapısının dışında görüşlerimizi portmantoya asıp öyle giriyorduk. Mizaç ve meşrep, diploma derdi, sınav heyecanı ve dayanışması ön plandaydı. Mesela AP Sakarya Milletvekili Selahaddin Gürdrama’nın oğlu sınıf arkadaşımız Sıtkı Gürdrama can dostumuzdu. Babasının siyasi bir aktör olması bizi rahatsız etmiyordu. Sınıfımızda böyle birçok arkadaşımız vardı. Dosttuk biz. (Hep öyle olduk, hâlâ da öyleyiz.)

Hemen her arkadaşımızın birer lakabı oluşmaya başlamıştı, kâh fiziksel kâh ruhsal gerekçelerle. Jon Tıravolta Necdet, Kemal Sunal Mahmut, Baba Adnan, 46 Fahri, Baterist Ceyhun, Ferdi Tayfur Cihangir, Bacanak Erdinç, Tommiks Gürsel, Komiser Kolombo Mustafa, Ufaklık Necmettin, Profesör Orhan, Uzun Osman, Asabi Osman, Çingene Tayfun, Komünist Zeki gibi. Kimisi esmerliğinden almıştı bu lakapları, kimisi yürüyüşünden, kimisi benim gibi çılgınlığından. Bazısı ideolojik inancından, bazıları benzediği ünlülerden. Ve herkes bunu hoşgörüyle karşılıyordu.   

Bir Entelektüel Ukalalığı: Sen İsmet Özel’i Nasıl Tanımazsın?

Mezuniyetimizin üzerinden kırk dört koca yıl geçmiş. Sınıf arkadaşlarımızla zaman zaman buluşuyor, o, eskidikçe güzelleşen günleri konuşuyoruz. Anıların üzerindeki bulutlar arasında dolaşıyoruz.

Ülkücü Mustafa Toka anlatıyor: Ben Adapazarı Ülkü Ocağı’nda kütüphane - kitap sorumlusuydum. Kitaplarla aram oldukça iyiydi. 12 Eylül 1980 öncesinin o kavga gürültü ortamında bile kitaplardan kopmamaya çalışıyordum. Sınıf arkadaşlarımızdan Fahri Tuna hep elinde kitaplarla dolaşıyordu. Ve arka sıralarda, derslerden ziyade şiir ve romanlarla meşguldü. Bu da benim hoşuma gidiyordu. Seviyorduk da birbirimizi.

Bir gün Fahri’nin elinde değişik, yazarını hiç duymadığım bir kitap gördüm. Sordum. İsmet Özel, dedi. O kim? Dedim. Zaten çabuk kızmasıyla tanıdığımız Fahri bir kızdı:

-Sen İsmet Özel’i nasıl tanımazsın? Diye sınıf ortasında bana çıkıştı. Ben Ülkücüyüm. Bana kimse posta koyamaz, karşılığını fazlasıyla alır da hem Fahri’yi seviyorum hem de okuduklarını ciddiye alıyorum. Aşağıdan aldım. İlk işim gidip bir İsmet Özel kitabı almak oldu. Hakikaten de çok değerli bir şair ve yazarmış. O gün bugün ben de İsmet Özel okuruyum. Bu anıyı hiç unutmam.

Evet, Mustafa Toka kardeşim ne zaman bu anıyı anlatsa, mahcup olur utanır, helallik isterim. Kimim ki ben, bir başkasına çıkışıyorum, nasıl bilmezsin diye bir dostuma ukalalık yapıyorum. Yirmi-otuz kitap okuyan biz çömez entelektüellerin şımarıklığı ve had bilmezliği. Hiç kimse her yazarı tanımak, bilmek, okumak ve sevmek zorunda değildir. Olamaz, olmamalıdır.

Cami Önünde Beş Koca Adamı Yerle Bir Eden Ufak Tefek Genç

Tabii ki o günlerin koridorlarında, kantininde, sokaklarında her şey benim anlattığım gibi ve kadar güllük gülistanlık değildi. Özellikle beş altı kişilik gruplar, hasımlarını tek veya iki kişi yakaladıklarında haşat etmeyi marifet sayıyorlardı.

Akademiye 350 - 400 metre mesafedeki Ozan Sokakta Ozanlar Merkez Camii karşısında oturan Kandıralı lakaplı Kamyoncu - Şoför İsmail Altay anlatıyor: Bir gün ikindi civarı, kamyonla işten geldim. Eve girdim. Hâl hatır ederken, gözüm camdan dışarıya, sokaktaki hareketliliğe ilişti. Penceremiz tam mahalle camimizin girişine bakıyordu. Yirmi yaşlarında ufak tefek seyrek sakallı bir genç camiye namaza girerken iri yarı, sırtlarında parka olan dört beş genç, o çocuğun üzerine yürüdüler. Belli ki dövecekler. Anarşinin kol gezdiği günler. O çocuğu kurtarmak düşüncesiyle fırladım. Ayakkabılarımı giyip sokağa çıktım ki bir de ne göreyim. O iki dakika içerisinde o çocuk, kocaman dört beş kişiyi dövmüş, onlar yerde sürünürken üstünü başını düzeltiyor, ellerinin tozunu silkeliyor. O günü hiç unutamam.

Evet, Ozanlar Mahallesi sakini İsmail Altay’ın çocuk iye nitelendirdiği ve beş kişiyi yerle bir eden genç, Ofli Abdurrahman Akyüz’den başkası değildir. Sakarya Hareketi’nin küçük dev adamından dayağı yiyen koca koca adamlar da o günlerin Komünist gençleri. (Şimdi hangi holdingin yöneticileri, bilemiyoruz.) O günlerin olağan görüntülerinden birisidir bu sahne de.

Konyalı Epbap Ahmet’in Pastırma ve Sucuk Operasyonları ve Hakkını İade Etmek

Son sınıfta Ali (Uyanık) ve Bekir (Sakin) ile üçümüz, Karaağaçdibi’nde İnönü Caddesi No. 27’nin zemin katında birlikte kaldık. Bizim Ali’nin en yakın arkadaşı - bizim de çok sevdiğimiz - Epbap Ahmet’ti. İki cümlesinden birine epbabım diye başladığı, diğerini de epbabım diye bitirdiği için bu lakapla ünlenen Ahmet Gündüz, Türkiye Şampiyonu bir tekvandocuydu. Uluslararası dereceleri de vardı. Sonraları Ürdün ve Türk Millî takımlarını çalıştırdı. Korkusuz bir şampiyondu Ahmet. Bir şampiyonada kendi gözümüzle şahit olmuştuk; ayağıyla rakibine adeta eli ustalığında tokatlar patlatıyor, yere yıkıyordu.

Arada bizim eve gelirdi Ahmet. Konya’dan yola çıkarken, Ali’nin anneciği, bize sucuk, pastırma, kavurma filan gönderirdi. Bizim öğrenci evinde bayram havası eserdi o gün. Ama fazla sürmezdi bu sevinç. Bizim Ahmet, adeta yıkık değirmendi. Geldi mi on beş günde gitmiyor, pastırma ve sucuklar hızla erimeye başlıyordu. Bir gün dayanamamıştı Ali: Oğlum, annem bu sucukları, partırmaları bizim için mi gönderdi, senin için mi? Ahmet bu, aşağı kalır mı hiç: Müslümanın malı ortak değil mi epbabım? Kahkahanın bini bir paraydı, artık. Ahmet’le Ali, ne zaman yanyana gelseler Ortaoyunundaki pişekâr kavuklu oluveriyorlardı hemen. Bize de ağız tadıyla gülmek düşüyordu.

Epbap Ahmet’in Sakarya Hareketi’ne katkıları tek başına bir yazı konusuydu. Akademi’nin ele geçirilme mücadelesinde, 1978’de Bülent Ecevit’in CHP Hükümeti’nin işbaşına gelmesiyle daha bir moral ve fiziki güç kazanan Sol Grup, İstanbul ve İzmit destekli bir kalabalıkla bahçeden binaya doğru harekete geçecek, MTTB Grubu, Epbap Ahmet’in ve şehirden üçbeş serdengeçtinin de katılımıyla o kalkışmayı yaka paça durduracak, okul duvarlarının dışına püskürtecekti. Bu Sol Grubun son girişimi olacaktı.

Yıllar sonra Epbap Ahmet’e hakkını ve katkılarını şöyle teslim edecektik: Pastırma ve sucukların tamamını yemeyi bile hak etmiştin. Yediklerin helal hoş olsun kardeşim.

Sakarya Hareketi’ne Akademi dışından Ahmet Gündüz gibi önemli katkılar sunan yiğit adamlara da teşekkür borçluyuz.  

Sakarya Hareketi’nin Devamı Kurumlar: Asmaaltı Akademisi, Irmak Dergisi, TYB Sakarya ve Anadolu Mektebi

Şimdi şöyle bir soru sorulabilir. Sorulmalıdır da: Sakarya Hareketi, konjonktürel bir aksiyon olarak 12 Eylül 1980 Askeri Darbesiyle tamamen sona erdi mi? Günümüze kadar gelen fikrî ve edebî bir uzantısı yok mu? Cevabımız, elbette var, olacaktır.

M. Selahaddin Şimşek’in Yenicami semtindeki Asmaaltı Kıraathanesinde 1994’teki vefatına göre okuyan/yazan gençleri etrafında toplayarak, oluşturduğu kitap listesi çerçevesinde bilinçlendirme çabaları, bu satırların yazarı dahil, başta Cihat Zafer olmak üzere birçok yazar çizer ve yönetmenin yetişmesine ön ayak oluşu…

Zamanında Sakarya Hareketi’nin içinde bulunan Fahri Tuna öncülüğünde Ocak 2001 tarihinde yayın hayatına başlayan, tam on bir yıl-132 sayı aylık olarak yayınlanan, bu sürede Türkiye genelinde yüzü aşkın yetenekli gencin şiir öykü ve denemelerinin gün yüzüne çıkmasına zemin hazırlayan Irmak Kültür Sanat Dergisinin yayını… Ve 01 Nisan 2009 tarihinde Fahri Tuna başkanlığında kurulan, geçen on altı yılda 45 üyesiyle yüzlerce edebiyat etkinliği düzenleyen Türkiye Yazarlar Birliği Sakarya Şubesi’nin faaliyetleri…

Sakarya Üniversitesi eski öğretim üyesi / Tarım Eski Bakanı Sami Güçlü’nün MTTB’nin yeniden açılması üzerine 2011’de başlattığı, süreç içinde sadece Türkiye’de değil Rumeli’yi de içine alan, Yahya Kemal’den Cengiz Aytmatov’a, Mehmet Akif’den Ömer Seyfettin’e, Mutafa Kutlu’dan Sezai Karakoç’a… Liseli gençlerin fikir ve ruh dünyamıza şekil veren Tür-İslâm Medeniyetinin öncü isimlerinin külliyatını okuyup panellerle makaleleştirmelerine yönelik okuma eylemi olan Anadolu Mektebi hareketi… 

Özetle, MTTB’nin 12 Eylül 1980’de Askeri Darbe tarafından kapatılmasına rağmen, daha sonra faaliyetlerini fikrî ve edebî alanda sürdüren Selahaddin Şimşek’in Asmaaltı Akademisi, Fahri Tuna’nın Irmak Dergisi ve TYB Sakarya Şubesi, ülke genelindeki akademi çalışmaları, Prof. Dr. Sami Güçlü’nün Anadolu Mektebi faaliyetleri, Sakarya Hareketi’nin değişik alanda devamı olarak okunabilir. Okunmalıdır da. 

Özeleştirel Netice: Daha Çok Edebiyat, Daha Güçlü Kardeşlik Olabilirdi

Akademi’ye başladığımız Ekim’78’in üzerinden 48 sene, İTÜ SMF’den mezuniyetimizin üzerinden (Yaz’1982) üzerinden 44 koca sene geçmiş.

O günlerden neyi yanlış yaptık yahut neyi eksik yaptık diye bir soru sorduğum zaman kendime, ilk aklıma gelen, başta kendim olmak üzere, edebiyata, kültür-sanata, sinema ve tiyatroya, kısacası entelektüel gelişime daha fazla zaman ayırabilirdik diye düşünüyorum. O günlerdeki okumalarımızın iki-üç katına çıkarmamız gerektiğini akledebiliyorum. Komünistlerin Nazım Hikmet, bizim Necip Fazıl’a yoğunlaştığımız, tercüme yoluyla evlerimize giren ve çoğu Sosyalist kökenli Seyyid Kutup, Muhammed Kutup, Ali Şeriati gibi sosyologları sular seller gibi okurken, üzerine tartışırken, Yahya Kemal gibi çok önemli bazı şair/düşünce adamlarını ıskaladığımızı itiraf ediyorum. Bir Cemil Meriç’i, bir Nurettin Topçu’yu yeterince değerlendiremediğimizi düşünüyorum. Şiiri, musikiyi, mimariyi, güzel sanatları neredeyse tümüyle ıskaladığımızı da.

Mühendislik de okusak, öğrencilerin yeteneğine ve ilgi alanlarına göre onları o yönde geliştirecek organizasyonlar yapılabilirdi. Örneğin Ali Uyanık ve Veysel Karafilik’teki yazma yeteneği maalesef geliştirilemedi, değerlendirilemedi. 

Diğer yandan bizim gibi düşünmeyen, inanmayan, yaşamayan kadın veya erkek arkadaşlarımıza daha hoşgörülü ve kuşatıcı, kardeşlik hukukunu geliştirici, daha ortak etkinlikler geliştirici çözüm yolları bulabileceğimizi, bunları pek denemediğimizi düşünüyorum.

Kısacası, daha çok edebiyat / daha çok kardeşlik diye özetlenebilecek eksikliğimizin varlığını görebiliyorum seneler sonra.   

Adapazarı, Gönlümüzün Başkentidir Bizim. Kalplerimiz Orhan Camii’nde Huzur Bulur

Senin için Adapazarı neyi ifade ediyor? Diye bir soru sorulursa, hiç düşünmeden cevap verebilirim: Her ne kadar Türkiye’nin başkenti Ankara ise de gönlümün başkenti Adapazarı’dır. Kesinlikle böyledir. Tartışmaya kapalıdır benim için bu durum.

İstanbul’a âşığım, evet. İki hafta göremesem özlüyorum, ilk fırsatta gidiyorum, evet. Edirne’ye, Mardin’e, Konya’ya, Filibe’ye, Prizren’e, Saraybosna’ya, Bursa’ya çok kuvvetli gönül bağıyla bağlıyım, evet. Üsküp, gömülmeyi vasiyet ettiğim şehirdir, evet.

Ama gönlümün başkenti Adapazarı’dır. Beş günden fazla nerede kalırsam kalayım, gözümde / gönlümde tütmeye başlayan şehir Adapazarı’dır. Altıncı gün, Dörtyol’dan şehre girmeye başlayınca gönlüm huzurla dolmaya başlar. İlk işim Orhan Camii’ne koşmak, sonra da Islama köfte ve Kabak tatlısı taam eylemek oluyor.

 

Sonsöz: Sakarya Hareketi, bir Yesevî, Bir İhya ve Beka Girişimidir  

Eee Fahri Tuna, anlattın uzun uzun, tamam, anladık. Sakarya Hareketi ile ilgili özet cümlen, son sözün nedir arkadaş?

Bu hareket, Yesevî merkezli bir Anadolu Hareketi’dir, bir. Anadolulu gençlerin, bir ihya ve beka hareketiydi; ülkelerinin istikbali için canlarını feda hareketiydi, iki. Yabanıl güçlerin ülkemizi, şehrimizi, akademimizi işgal çabalarına karşı kutsal bir direniş hareketiydi, üç. Sakarya Hareketi’nin içindeki her genç, Ömer Seyfettin’in Pembe İncili Kaftan hikayesindeki birer Muhsin Çelebi’ydi, dört. Yani ülkesine bir adanmışlıktı. Naçizane ben de içinde olmaktan şeref duyduğum bir hareketti, beş.

Ama babamın yemin ettirmesi sonucu fiziken olmasa da bir nevi gönül olarak içinde bulunduğum hareketti.

Böyle biliriz.

ft-001.jpg

Yorumlar
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.