- Hakkımızda
- TYB Ödülleri
- Genç Yazarlar Kurultayı
- Kitaplık
- Ahlâk Şûrası
- Yazar Okulu
- Mehmet Âkif Ersoy
- Türkçe Şûrası
- Milletlerarası Şehir Tarihi Yazarları Kongresi
- Yayınlar
- Söyleşi
- Şube Haberleri
- Salgın Edebiyatı
- Şiir Şölenleri
- Haberler
- Kültür Kervanı
- Mesnevi Okumaları
- Kültür & Sanat Haberleri
- Kırklar Meclisi
- Duyurular
- Biyografiler
16 Mayıs 2026- İstanbul12°C▼
- Ankara7°C
- İzmir16°C
- Konya8°C
- Sakarya10°C
- Şanlıurfa14°C
- Trabzon13°C
- Gaziantep12°C
TEKTAŞ YÜZÜK
Ercan Demirci

15 Mayıs 2026 Cuma 14:20
Büyük Çin Savaşı’nın İran Cephesi: Hürmüz’de Kontrollü Gerilim, Tayvan’da Stratejik Bekleyiş
Yakın zamanda Çinli bir uluslararası ilişkiler profesörü misafirimdi. Dünyanın içinden geçtiği ahvali uzun uzun konuştuk. ABD’yi, Çin’i, Rusya’yı, tek kutuplu düzenin çözülüşünü, çok kutuplu dünyaya geçiş sancılarını, Türkiye’nin bu büyük geçiş içindeki yerini, ticaret savaşlarını, enerji krizlerini, Asya-Pasifik’te biriken askerî tansiyonu ve Kafkasya’dan Körfez’e uzanan yeni gerilim alanlarını birlikte değerlendirdik. Sohbet bir süre sonra tabii olarak İran’a, oradan da Hürmüz Boğazı’na dayandı.
Muhatabım, Çin diplomasi dilinin ihtiyatlı, ölçülü ve çoğu zaman dolaylı üslubundan sıyrılarak sözü uzatmadan doğrudan sordu:
“İran merkezli gerilimin seyrini nasıl görüyorsunuz?”
“Ben burada müstakil bir İran savaşı görmüyorum; Büyük Çin Savaşı’nın İran cephesini görüyorum.” dedim.
Cevabım ilk anda sert görünebilirdi. Hatta sohbet içinde söylenmiş iddialı bir teşbih gibi de karşılanabilirdi. Fakat çağımızın büyük güç mücadelesi, eski dünyanın alıştığı açıklıkla yürümüyor. Cephelerin adı başka, hesabın merkezi başka olabiliyor. İran’da görünen kriz Çin’in enerji güvenliğine, Hürmüz’de yükselen tansiyon Pekin’in üretim maliyetine, Tayvan’da bekletilen statü ise Washington’un en yüksek değerli pazarlık kozuna temas edebiliyor.
Büyük Çin Savaşı derken klasik cephe savaşını kastetmiyorum. Kastım, Çin’in yükselişini mümkün kılan enerji, teknoloji, finans, pazar, koridor ve deniz geçidi ağlarının Amerika tarafından sistemli biçimde maliyetlendirilmesidir. Pekin ise bu maliyeti aşmak için alternatif dolaşım alanları kurmaya, bağımlılıklarını seyreltmeye ve kendi stratejik zamanını kazanmaya çalışmaktadır.
Trump’ın ilk başkanlık döneminde gümrük tarifeleri üzerinden görünür hâle gelen Amerikan baskısı başlangıçta klasik bir ticaret hamlesi gibi okundu. Tartışma çoğu zaman dış ticaret açığı, sanayi kaybı, Amerikan işçisinin korunması ve Çin mallarının ucuzluğu başlıklarına sıkıştırıldı. Oysa Washington’un hesabı daha derinlerdeydi.
Tarifeler yalnız gümrük kapısında tahsil edilen vergi anlamına gelmiyordu; Çin’in üretim kapasitesi, teknolojiye erişimi, enerji güvenliği, lojistik geçişleri, kritik madenlere ulaşımı ve küresel nüfuz alanları aynı stratejik hesap içinde tartılıyordu.
Yeni dönemde görünen o ki Amerika, Çin’i yalnız Pasifik’te durdurmaya çalışmayacak. Washington, Pekin’in dünyaya uzanan hatlarını tek tek yokluyor; Kuşak-Yol İnisiyatifi’ni Çin’in alternatif dolaşım hamlesi olarak okuyor. Çin’in enerjiye nereden ulaştığını, hangi boğazlara muhtaç kaldığını, hangi teknolojik zincirlerde kırılganlaştığını, hangi madenlere ihtiyaç duyduğunu ve Kuşak-Yol ile hangi coğrafyalarda çekim alanı kurduğunu dikkatle izliyor. ABD-Çin denkleminde İran cephesi de tam burada anlamını buluyor.
Trump’ın Çin Ziyaretinin Kodları
Pekin-Washington hattına Mayıs 2026’da yansıyan diplomatik hava, ticaret başlıklarının artık Tayvan, teknoloji, nadir madenler, İran hattındaki gerilim ve enerji güvenliği dosyalarından ayrı ele alınamayacağını gösterdi. Burada önemli olan, hangi başlığın hangi sırayla konuşulduğundan çok, dosyaların aynı pazarlık ikliminde birbirinin değerini artırmasıdır.
Pekin masasında konuşulan başlıkların ticaretle sınırlı kalmadığı anlaşılmaktadır. Washington, Çin’i ucuz mal üreten ve dış ticaret fazlası veren bir ekonomik gerçekliğin ötesinde okumaktadır. Çin’i; enerji ihtiyacı, teknoloji iştahı, Kuşak-Yol üzerinden kurduğu dolaşım ağı, Tayvan üzerindeki tarihî iddiası, nadir madenlerdeki ağırlığı ve deniz geçitlerine bağımlılığıyla birlikte değerlendirmektedir.
Pekin de Amerika’yı kendisine karşı yalnız gümrük vergisi koyan, teknoloji kısıtlamaları uygulayan veya Tayvan’a silah satan bir güç olarak görmüyor. Çin’in nazarında Amerika; dolar düzeni, donanma kudreti, müttefik ağları, teknoloji ambargoları, enerji geçitleri üzerindeki tesiri, pazar erişimindeki belirleyiciliği ve krizleri pazarlık malzemesine dönüştürme maharetiyle dünya sisteminin en geniş icra kapasitesine sahip aktörüdür.
Güncel Trump-Xi buluşmasının anlamı da burada saklıdır. Trump’ın sık başvurduğu tarife silahı masada olsa bile, iki ülke arasındaki mesele tarife sınırlarını çoktan aşmıştır. Kapalı kapılar ardında Tayvan’ın en hassas başlık olarak öne çıkması kuvvetle muhtemeldir. İran hattındaki gerilim ise Hürmüz ve enerji denklemleriyle birlikte aynı masaya taşınmıştır. Nadir madenler ve yapay zekâ çipleri konuşulduğunda gündem basit bir teknoloji ticaretinden çıkar; yeni sanayi hiyerarşisinin nasıl kurulacağı sorusuna bağlanır.
Hassaten nadir madenler meselesi, oluşan tabloyu somutlaştıran en önemli unsurlardan biridir. Çin, rafinaj kapasitesi ve üretim zincirleri bakımından kritik bir üstünlüğe sahiptir. Elektrikli araçlardan savunma sanayiine, yarı iletkenlerden ileri teknolojiye kadar pek çok alanda Batı ekonomilerinin kırılganlığı artmaktadır. Pekin bu ağırlığı gerektiğinde stratejik baskı aracına dönüştürebilir. Washington ise alternatif tedarik hatları kurmak, ileri teknoloji zincirlerinde Çin’in elini daraltmak ve uzun vadeli bağımlılığı azaltmak isteyecektir.
Aynı masada İran ve Hürmüz’ün bulunması tesadüf sayılamaz. Hürmüz açık kaldığı müddetçe enerji akışı sürer. Gerilim yükseldiğinde ise fiyatlar, navlun, sigorta, stok planları ve sanayi maliyetleri zincirleme biçimde değişir. Çin’in Orta Doğu enerji kaynaklarına bağımlılığı, Pekin’i Hürmüz’deki her kilitlenme karşısında dikkatli davranmaya zorlamaktadır. Washington bu hassasiyeti bildiği için Hürmüz’ü diplomatik masada güçlü bir manivela olarak kullanmak isteyecektir.
Trump’ın Pekin ziyaretiyle sadece iki lider buluşmadı; iki ayrı dünyanın matematiği karşı karşıya geldi. Bir tarafta Amerikan üstünlüğünü korumak isteyen, krizleri birbirine bağlayarak rakibin maliyetini artıran ABD devlet aklı; diğer tarafta yükselişini kesintiye uğratmadan enerjiye, teknolojiye, pazara, denizlere ve tarihî hedeflerine ulaşmak isteyen sofistike Çin devlet aklı vardı.
Hürmüz Düğümü ve Çin’in Kırılganlığı
İran; devlet geleneği, tarihî hafızası, nüfus kapasitesi, mezhebî bağlardan doğan geniş vekil ağları, askerî caydırıcılığı ve nükleer eşik siyasetiyle bölgesel sistemin ağır aktörlerinden biridir. Son gelişmelerin açtığı imkânla Hürmüz denkleme girdiğinde, İran’ın ağırlığı Körfez güvenliği sınırlarını aşarak daha geniş bir jeoekonomik alana taşınmıştır. Bu süreç, İran’a yalnız bölgesel pazarlık gücü kazandırmakla kalmamış; Çin’in enerji güvenliğine, Asya-Pasifik’in üretim düzenine ve dünya ekonomisinin maliyet hesabına temas edebilecek stratejik bir baskı kapasitesi de sağlamıştır.
Hürmüz’den geçen her tanker, Körfez sularında ilerleyen sıradan bir enerji yükü taşımaz. O tankerlerin geçişi Asya-Pasifik’in ve özellikle Çin’in üretim maliyetine, Şanghay’ın sanayi takvimine, küresel sigorta piyasalarına, navlun hesaplarına, stratejik stok planlarına ve dünya enerji fiyatlarına doğrudan etki eder. Haritanın uzak bir ucundaki askerî gerilim, diğer ucundaki fabrikanın üretim takvimini değiştirebilir.
Çin açısından bu eşik, iyi yönetilmediği takdirde üretimden finansmana kadar uzanan ağır maliyetler doğurabilecek niteliktedir. Çin’in sanayi kudreti kesintisiz enerji akışına, öngörülebilir tedarike, güvenli deniz yollarına ve düzenli navlun hesabına bağlıdır. Pekin adeta bir üretim canavarıdır; fakat üretimin yakıtı büyük ölçüde kendi sınırlarının dışından gelmektedir. Dünyanın en büyük üretim merkezlerinden biri, Hürmüz örneğinde görüldüğü üzere, üretimini sürdürebilmek için dünyanın en kırılgan geçitlerinden bazılarının sakin kalmasına muhtaçtır.
Amerika’nın asıl mahareti, rakibinin hangi güzergâha bağımlı kaldığını görebilme ve o hattı pazarlık diline çevirebilme kabiliyetidir. Hürmüz bu bakımdan Washington için yalnız İran’a baskı kurma alanı olmaktan çıkmakta; Çin’e, yükselişinin enerji yollarına bağımlı olduğunu hatırlatma imkânı vermektedir.
İlginç olan şudur: Tahran da bu oyunun farkındadır. İran Hürmüz kartını kullanırken yalnız Washington’a meydan okumaz; Pekin’e kendi kıymetini de hatırlatır. Çin zaviyesinde İran, enerji alınan veya Batı karşısında desteklenen bir ülke olmanın ötesinde; enerji güvenliği, Avrasya denklemi, Körfez istikrarı ve Amerikan baskısına karşı stratejik derinlik bakımından anlam taşır.
Dolayısıyla son olaylarla birlikte İran’ın pazarlık kudreti yalnız kendi gücünden doğmaz; başkalarının kırılganlıklarına temas edebilmesinden de beslenir. Devletlerarası ilişkilerde bazen zayıf görünen aktör, doğru yerde durduğu için olduğundan büyük bir ağırlık kazanır. İran’ın coğrafyası, tarihî hafızası ve Hürmüz’e nüfuzu ona bu türden bir ağırlık kazandırmaktadır.
Burada şu riskin de altı çizilmelidir: Hürmüz kartı büyük bir kozdur; aynı ölçüde tehlikelidir. Bu kartın hoyratça kullanılması, İran’a kısa vadede avantaj kazandırsa bile uzun vadede ağır askerî, ekonomik ve diplomatik maliyetler doğurabilir. Tahran’ın mahareti, bu kartı fiilen kullanmaktan çok kullanma ihtimalini diri tutarak pazarlık alanı üretmesinde saklıdır. Uluslararası ilişkilerde büyük stratejiler çoğu zaman son hamleyi yapmaktan çok, son hamle ihtimalini yönetmekle kurulur.
Tam da bu aşamada mesele, kimin haklı olduğu sorusundan önce kimin hangi maliyeti taşıyabileceği sorusuna dayanır. Tansiyon yönetimi ve acı eşiği kapasitesi burada devreye girer: İran ne kadar dayanabilir? Çin ne kadar maliyet üstlenebilir? Amerika sistemi ayakta tutarken ne kadar baskı kurabilir? İsrail ne kadar tırmandırabilir? Körfez ülkeleri hangi seviyedeki riski yönetebilir? Hürmüz krizi bu soruları aynı anda masaya koymaktadır.
İran cephesini Büyük Çin Savaşı’nın İran cephesi yapan mantık burada somutlaşır. Hürmüz, İran’ın kozunu, Çin’in enerji kırılganlığını ve Amerika’nın baskı kapasitesini aynı dar geçitte buluşturur.
Dolaşım Coğrafyasında Çin’in Koridor Arayışı
Hürmüz meselesi bizi daha geniş bir haritaya yöneltmektedir. ABD-Çin rekabeti tek cepheli bir mücadele olarak gelişmemektedir. Pasifik ana sahadır; Tayvan bu sahanın en hassas düğümüdür. Fakat Çin’in yükselişi yalnız Pasifik sularından beslenmez. Çin’in ihtiyaç duyduğu enerji büyük ölçüde Körfez’den gelir; sanayisi için elzem madenler farklı kıtalardan çıkar; pazarlar Avrupa’ya ve Afrika’ya yayılır, kara hatları Avrasya içlerinden geçer; küresel ticaretin ana yükünü taşıyan deniz yolları dar boğazlara yaslanır.
Washington, Çin’i yalnız savaş gemileriyle, tarifelerle veya Tayvan üzerinden sıkıştırmaya çalışmıyor. Pekin’in dünyaya açıldığı geçitleri, beslendiği kaynakları, yaslandığı limanları, aradığı pazarları, kullandığı finans kanallarını ve kurduğu koridorları birlikte okuyor. Trump bu derinliği zaman zaman karikatürize eden açıklamalarla perdeleyebilir; fakat çağımızın çevreleme anlayışı kalın askerî çizgilerden ziyade akışları pahalı, kırılgan ve denetlenebilir hâle getiren ince araçlarla yürümektedir.
Kuşak-Yol’un Avrasya Ayağında Orta Koridor ve Zengezur
Çin’in Kuşak-Yol hamlesi, yalnız altyapı, lojistik ve ticaret programı sınırlarına hapsedilemeyecek kadar geniş bir mahiyete sahiptir. Bu inisiyatif; liman, demiryolu, kara yolu, enerji hattı ve lojistik merkezlerden ibaret teknik bir proje olarak görüldüğü anda, meselenin asıl ağırlığı gözden kaçar. Pekin’in aradığı şey yalnız ürettiği emtiayı daha hızlı taşımak, pazarlarına daha kolay ulaşmak veya ticaret yollarını çeşitlendirmekle sınırlı kalmaz. Asıl mesele, Çin’in dünyaya açıldığı geçitleri çoğaltması, bağımlılıklarını seyreltmesi ve kendi dolaşım zamanını kazanmasıdır.
Kuşak-Yol, Çin açısından bağımlılıkları azaltma ve stratejik baskı noktalarını seyreltme çabasıdır. Malakka’dan Hürmüz’e, Süveyş’ten Hint Okyanusu’na uzanan deniz yolları Çin’in dünya ekonomisine bağlandığı ana damarlar olmakla birlikte, Pekin’in zayıf karnını da göstermektedir. Washington’un Çin’e bakarken yalnız tarifeleri, savaş gemilerini veya Tayvan başlığını öne çıkarmaması buradan kaynaklanır. ABD aklı, Çin’in beslendiği kaynakları, yaslandığı limanları, aradığı pazarları, kullandığı finans kanallarını ve kurduğu koridorları birlikte okumakta; bu süreci başından itibaren stratejik dikkatle izlemektedir.
Orta Koridor ve Zengezur tam bu noktada Kuşak-Yol’un Avrasya kısmında özel bir yer tutmaktadır. Çünkü Çin bakımından batıya açılmanın tek yolu denizler üzerinden yürüyen uzun, kırılgan ve denetlenebilir hatlara mahkûm kalmak olamaz. Avrasya içinden geçen kara bağlantıları Çin’in hareket alanını genişletir, kuzey hatlarına olan aşırı bağımlılığı dengeler, Hazar havzasını daha işlevsel hâle getirir ve Kafkasya üzerinden Anadolu’ya, oradan Avrupa’ya uzanan yeni bir dolaşım imkânı doğurur.
Orta Koridor bu bakımdan yalnız bir transit güzergâh olarak görülmemelidir. Türk dünyası, Hazar geçişi, Kafkasya, Anadolu ve Avrupa kapısını aynı hat üzerinde buluşturan stratejik bir dolaşım omurgasıdır. Zengezur ise bu omurganın Kafkasya’daki en hassas bağlantı noktalarından biridir. Bu hattın açılması, yalnız Azerbaycan ile Nahçıvan arasındaki irtibatı güçlendirmekle kalmaz; Türkiye’nin Türk dünyasıyla kara temasını tahkim eder, Orta Koridor’un sürekliliğini artırır ve Kuşak-Yol’un Avrasya içindeki seçeneklerini genişletir.
Burada Türkiye bakımından mesele yalnız geçiş ülkesi olmakla sınırlı kalamaz. Türkiye, Orta Koridor’un coğrafi taşıyıcısı olduğu kadar siyasi güvenlik sağlayıcısı, kurumsal düzenleyicisi ve stratejik anlam üreticisi olmak durumundadır. Çin’in batıya açılma ihtiyacı, Avrupa’nın Asya’ya erişim arayışı, Türk dünyasının bütünleşme arzusu ve Kafkasya’nın yeni jeoekonomik denklemi aynı hat üzerinde kesişmektedir. Bu kesişim doğru yönetildiğinde Türkiye, yalnız malların geçtiği bir ülke konumunda kalmaz; geçişin kuralını, hızını, maliyetini ve siyasi anlamını etkileyen merkezî aktöre dönüşür.
Bu sebeple Zengezur ve Orta Koridor, Kuşak-Yol haritasında tali bağlantılar şeklinde görülemeyecek kadar mühimdir. Bu hatlar; Çin’in deniz geçitlerine bağımlılığını azaltan, Rusya merkezli kuzey güzergâhlarını dengeleyen, Türk dünyasının coğrafi sürekliliğini güçlendiren ve Türkiye’yi Avrasya dolaşım sisteminin merkezine taşıyan stratejik damarlardır. Ray, yol, liman ve koridor adı altında konuşulan şeyin gerisinde daha büyük bir soru durmaktadır: Yeni dünya düzeninde kim hangi geçitten geçecek, hangi merkeze yaslanacak ve hangi ülkenin zamanına tabi olacaktır?
Orta Koridor’un asıl ağırlığı da burada belirir. Bu hat, Çin’in alternatif dolaşım arayışı ile Türkiye’nin merkez ülke kapasitesini aynı zeminde buluşturur. Çin bakımından Avrupa’ya uzanan deniz dışı seçenek, Orta Asya bakımından kapalı havza psikolojisini aşan tarihî açılım, Türkiye bakımından ise üretim, transit, diplomasi, enerji ve güvenlik arasında yeni bir merkezîlik alanıdır. Dolayısıyla hattın kıymeti yalnız taşıdığı yükte aranamaz; hangi siyasi akıl tarafından kavranacağı, hangi kurumsal disiplinle yönetileceği ve hangi stratejik ufka bağlanacağı belirleyici olacaktır.
ABD ve Çin İlişkisinin Tektaş Yüzüğü Tayvan
Çin ile ABD arasındaki son Trump ziyaretinde de görüldüğü üzere, en stratejik başlık Tayvan’dır. Tayvan, diğer bütün meselelerden ayrılarak aynı anda üç büyük alana temas eder: Çin’in tarihî hafızasına, Amerika’nın küresel taahhüt düzenine ve teknolojik üstünlük mücadelesinin merkezine.
Pekin açısından Tayvan, yalnız bir ada veya hak iddiası meselesinden çok daha fazlasıdır. Çin’in modern tarihindeki en derin kırılmalardan biri burada görünür hâle gelir. İç savaşın mirası, millî bütünlük iddiası, parti meşruiyeti, Pasifik’e açılma arzusu ve büyük güç statüsü Tayvan başlığında birleşir. Ada, Pekin için tarihî bir eksikliğin, tamamlanmamış bir cümlenin ve uzun süredir ertelenmiş hâkimiyet iddiasının sembolüdür.
Washington açısından Tayvan’ın anlamı başka bir stratejik zemine oturur. ABD için Tayvan, korunacak bir ortak veya demokratik bir ada olmanın ötesinde, Çin’in askerî sabrını, diplomatik direncini, ekonomik dayanıklılığını, teknoloji bağımlılıklarını, kriz anındaki risk alma iştahını ve Amerikan ittifak sistemi karşısındaki refleksini ölçen yüksek değerli bir stratejik araçtır.
Amerikan düzeninin itibarı burada devreye girer. Washington Tayvan konusunda geri çekildiği izlenimini verirse, Asya-Pasifik’teki müttefikleri kendi güvenliklerinin geleceğini yeniden hesaplamaya başlayacaktır. Bu nedenle Tayvan, yalnız Pekin ile Taipei arasındaki ihtilafın adı olamaz; Amerikan taahhüt düzeninin Pasifik’teki en görünür sınavıdır.
Tayvan, Amerika’nın elinde tuttuğu, Çin’in ise tarihî ihtirasla baktığı tek taş yüzüktür. Pekin o yüzüğü er ya da geç kendi parmağına takmak isteyecektir. Washington’un hesabı ise açıktır: O gün gelmeden önce Tayvan’ın bedelini yarı iletkenlerden Pasifik güvenliğine, ittifak sisteminden Çin’in kuşatılmasına kadar uzanan en geniş stratejik alanda tahsil etmek.
Büyük devletler bazen bir meseleyi çözmekten çok, değerini artırmak için bekletir. Washington açısından Tayvan dosyasının bütünüyle kapanması, Çin karşısında elde tutulan en değerli kaldıraçlardan birinin zayıflaması anlamına gelir. Pekin ise bu bekleyişin sonsuza kadar sürmesini kabullenemez; çünkü Tayvan, Çin’in kendi tarihini tamamlama iddiasının en görünür sembolüdür.
Buradaki gerilim askerî güç kadar zamanla da ilgilidir. Çin için mesele ‘ne zaman’ sorusuna dayanır. Amerika için mesele ‘hangi bedel karşılığında’ sorusuna bağlanır. Pekin fırsatın olgunlaşmasını, Washington ise bedelin yükselmesini beklemektedir. Tayvan, iki büyük gücün zamanı nasıl kullandığını gösteren stratejik bir saat gibidir.
Tayvan’ın teknoloji boyutu bu pazarlık değerini daha da büyütür. Yarı iletkenler, yapay zekâ, savunma sanayii, ileri üretim kapasitesi ve çip tedarik zincirleri Tayvan’ı küresel teknoloji düzeninin merkezine yerleştirmiştir. Uzun süre petrol kuyuları ve deniz boğazları büyük güçlerin temel hesap alanıyken, bugün çip fabrikaları da aynı stratejik kıymete sahiptir. Petrol sanayi çağının kanı ise çip, dijital çağın sinir sistemidir.
Hürmüz Çin’in enerji ihtiyacına, Tayvan ise teknoloji ve statü ihtiyacına temas eder. Biri sanayinin yakıtını, diğeri sanayinin zekâsını temsil eder. Çin’in dünya sistemi içindeki yükselişi bu iki alanda da kırılganlık taşır. Amerika bu iki başlığı ayrı dosyalar şeklinde okumaz; birbirini tamamlayan baskı unsurları olarak değerlendirir.
Kissinger’ın güç dengesi perspektifinden bakıldığında, büyük meseleler bazen çözülmeden, dengede tutularak yönetilir. Washington açısından Tayvan’ın değeri elde tutulması kadar Çin’e sürekli hatırlatılmasında saklıdır. Pekin açısından ise Tayvan’ın değeri alınması kadar alınacağına dair tarihî inancın diri tutulmasındadır. Bir taraf kozu korur, diğer taraf hedefi korur.
Tayvan’ın nihai pazarlık değeri buradan doğar. ABD, Çin’den ne almak ister? Çin, Tayvan için hangi bedeli göze alır? Dolar düzeni, ticaret dengesi, teknoloji kısıtları, deniz yolları, askerî mevzilenme, Kuşak-Yol’un sınırları, enerji güvenliği ve Asya-Pasifik’teki nüfuz paylaşımı bu pazarlığın hangi başlıklarına dönüşür? Tayvan’ın geleceği yalnız askerî çıkarma senaryolarıyla, donanma mukayeseleriyle veya füze menzilleriyle anlaşılamaz.
Netice itibarıyla Tayvan, ABD-Çin rekabetinin son cümlesi olmayabilir; fakat en kıymetli kelimesidir. Çünkü bu kelimenin içinde tarih, teknoloji, itibar, ittifak, deniz gücü, millî hafıza, çip tedariki, Pasifik güvenliği ve büyük güç psikolojisi aynı anda bulunur.
Hürmüz’den Görünen, Pekin’de Hesaplanan Dünya
Başlangıçtaki cümleye yeniden dönmekte fayda var. Burada müstakil bir İran savaşı kadar, Büyük Çin Savaşı’nın İran cephesi de ayan beyan görülmektedir. Çünkü çağımızda krizlerin adı ile matematiğinin merkezi çoğu zaman aynı yerde durmaz. İran’da yükselen gerilim Hürmüz üzerinden enerji maliyetine, Pekin’de üretim hesabına, Washington’da baskı aracına dönüşür.
Amerika ile Çin arasındaki mücadele artık yalnız Pasifik’te, Tayvan Boğazı’nda veya ticaret tarifelerinde yürümeyecektir. Enerji yolları, deniz geçitleri, kritik madenler, teknoloji zincirleri, kara koridorları ve finans düzeni aynı büyük pazarlığın parçaları hâline geliyor. Washington Çin’in yükselişini besleyen hatları maliyetlendirmeye; Pekin ise kendi dolaşım alanını genişleterek bu baskıyı aşmaya çalışıyor.
Türkiye bu haritanın kenarında duran bir ülke sayılamaz. Karadeniz, Kafkasya, Orta Asya, Doğu Akdeniz, Balkanlar ve Orta Doğu hattındaki konumuyla yeni dolaşım çağının merkezî aktörlerinden biri olma imkânına sahiptir. Orta Koridor bu bakımdan yalnız lojistik bir güzergâh olarak görülemez. Türkiye’nin üretim, transit, diplomasi ve jeoekonomik kapasitesini aynı hatta toplayabilecek stratejik bir imkândır.
Yeni dünyanın kaderi yalnız büyük orduların karşı karşıya geldiği meydanlarda yazılmayacaktır. Dar boğazlar, sessiz koridorlar, çip fabrikaları, maden sahaları, limanlar ve pazarlık masaları bu kaderin asıl satırlarını oluşturacaktır.
İran bu hikâyenin enerji cephesidir; Hürmüz ise o cephenin düğümüdür. Çin-ABD denkleminde Tayvan, bu uzun mücadelenin son durağı olmayabilir; fakat bugün en pahalı parçasıdır.
Tayvan, sahibini bekleyen masum bir tek taş yüzükten ziyade, büyük güç rekabetinin en parlak ve en tehlikeli mücevheridir. Pekin o yüzüğü tarihî bir ihtirasla parmağına takmak isterken, Washington bedelini en yüksek stratejik seviyeden tahsil etme hesabındadır. Bu yüzden Tayvan, önümüzdeki dönemde dünyanın en fazla odaklanacağı başlıklardan biri olacaktır.
- Geri
- Ana Sayfa
- Normal Görünüm
- © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.