• İstanbul 26 °C
  • Ankara 23 °C

Muhammed Enes Kala: Nebevi Çağrı Devam Ediyor Okçular Tepesini Terk Etmeyin!

Muhammed Enes Kala: Nebevi Çağrı Devam Ediyor Okçular Tepesini Terk Etmeyin!
Bazı zamanlar vardır, tüm zamanları yakından etkilerler. Bizi ilgilendiren, tarihlerin paltosundan çıktığı, büyük değişim ve dönüşümlerin yaşandığı, tüm insanlığı doğrudan etkileyen dönemlerden bahsederiz.

Bazı mekanlar için de aynı şeyler söylenebilir. Olimpos Dağı ile Hira Dağı bir mekan olmanın ötesinde bir zihniyeti saklarlar artlarında… Kudüs, Mekke ve İstanbul bir şehir olmanın çok ötesinde bir medeniyetin en üstün remzlerinin diyarıdır. Koca koca medeniyetler özlerini, bazı şehirlere damıtırlar ve tüm şehir baştan başa o medeniyetin türküsünü terennüm eder. O medeniyeti yok etmenin, o medeniyetin değerlere değen taraflarını tecessüm ettirdiği zamanları hafızadan silmekle ve o medeniyetin tezahür ettirdiği mekânsal formları tahrip etmekle mümkün olacağı düşünülür.

Gözümüzün önünde günden güne acımasızca yok edilen bir Bağdat, bu noktada tüm söylemek istediğimizi mahzun bir şekilde anlamak isteyenlere anlatacaktır. Bağdat, sadece bir şehir değildir. Bağdat, bir şehirden büyüktür. Irak’tan da büyüktür. Ancak bugün artık böylesi temel niteliklere sahip olan bir Bağdat’tan söz edebilir miyiz? Sadece bir şehir olmayan, ideal bir şehrin taşıması gereken tüm özellikleri taşıyan, her bir noktası İslam tarihiyle gergef gergef örülen bir Bağdat’ı görebilir miyiz? Orada İslam medeniyetinin ve İslam kültürlerinin en mümtaz numuneleri yer almaktaydı. Bağdat, her bir zerresiyle üzerine İslam medeniyetinin ihtişamının sindiği, tüm gözleri mest edici bir tülden kaftan giyen, insanlığın zevkine İslam medeniyetinin tütsüsünü sunan seçkin bir mekandı. Aslına bakılırsa İslam medeniyetinin her bir unsuruna sirayet ettiği bir İslam şehrinin yaşatıldığı tasavvurdu. Şimdi bu tasavvur fikri devam etse de bu fikrin kendisiyle yeryüzünde teşahhus ettiği bir Bağdat’tan söz edemiyoruz. Ancak her ne olursa olsun, Bağdat’a ilişkin fikrin ruhu muhafaza edilebilirse, yeniden kadim Bağdat’ın tüm mirasını tevarüs edebilecek yeni bir Bağdat yeniden inşa edilebilir. Aynı şeyi kendi elimizle günden güne tahrip ettiğimiz, yorduğumuz ve kadim tarihinden soyduğumuz İstanbul’umuz için de söyleyebiliriz. Kuşkusuz Bağdat’ı emperyalistler geldi, işgal etti ve mahvetti. Başlangıcından günümüze tüm İslam medeniyetinin hülasasını bulabileceğimiz, kadim İstanbul’a ise günden güne kendi ellerimizle zarar veriyoruz.

Said Halim Paşa, iki vatandan bahseder. Bunlardan ilki manevi vatanken diğeri maddi vatandır. Onun manevi vatandan kastı, tüm değerlerimizin yaşatıldığı, bizi çepeçevre kuşatan, yaşama anlamımızı kendisinden temessül edebildiğimiz metafizik küremizdir. Maddi vatan ise üzerinde yaşadığımız, barındırdığı tüm yapılarıyla toprak parçasıdır. Said Halim Paşa, asıl vatanımızın maddi değil, bilakis manevi vatanımız olduğunu düşünür. Maddi vatan elden gittiğinde yeniden fethedilebilir, yıkıldığında yeniden inşa edilebilir ancak manevi vatandaki kayıp telafi edilemez. Manevi vatandan kopuş tamir edilemez. Onun yerine ikame edilebilecek hiçbir şey yoktur. Kuşkusuz hayatta esas olan ruh ve bedenin birlikteliğidir. Ruhsuz beden, cesettir. Ceset, kokar ve çevresini kokutur. Onun hayatta olabilmesi için ruh gerekir. Ruh ise maddi gerçekliğe bedenle kavuşur. O halde bedene gösterilen ehemmiyet kadar ruhi tarafa da büyük önem vermek gerekir.

Maddi vatanımızın muhafızları ilk elden güvenlik güçlerimizdir. Manevi vatanın cepheleri ise bir birinden ayrı düşünülemeyecek olan ilim, kültür, sanat, fikir ve hassaten ahlaktır. Bu vatanın cephelerinin her birinde muhafız olarak el ele tutuşmuş, ilim, fikir, sanat ve kültür insanlarımız bulunur. İki vatanımızı tam kalplerinden birbirine bağlayan ve ayrılmaması için birbirlerine rapteden cephe ise ahlaktır. Bu anlamıyla ahlak cephesi aynı zamanda madde ve mana arasındaki esrarlı ittifakın zeminidir.

Yazımızın başlığında öne çıkardığımız husus, Hz. Peygamber’in Uhud Savaşında bu savaş, kazanılsın veya kaybedilsin, her ne olursa olsun terkedilmemesini hassaten emrettiği yer olan, Ayneyn Tepesi olarak da bilinen ‘Okçular Tepesi’dir. Hz. Peygamber’in, emri çok açıktır ve nettir. Hemen Uhud Savaşı öncesi Hz Peygamber, Ayneyn geçidine Abdullah b. Cübeyr komutasında elli okçu görevlendirmiş ve onlara şöyle güçlü bir talimat vermişti: “Ne şart ve durum olursa olsun asla burayı (Ayneyn Tepesini) terk etmeyeceksiniz. Bizlerin cesetlerinin yaban kuşları tarafından parçalandığını görseniz bile yerinizi bırakmayacaksınız.

Yazımızda, mekanların ve zamanların sadece olayların ve olguların kendileriyle cereyan ettikleri mahallerle sınırlı olmadıklarına değinmiştik. O halde Okçular Tepesi sadece sıradan bir tepe değil, çağlar aştıran ve çağrısıyla çağlar kuran nebevi mesajın sonraki nesillere iletildiği bir fikir ve ruh da olmalıdır. Uhud Savaşını, günümüze de cari olacak şekilde, bizi her an kıskıvrak yakalayabilecek, ayartıcı ve aldatıcı olan tüm gelip geçici haz, menfaat ve tûl-i emeller karşısındaki mücadele bilinciyle özdeşleştirebiliriz. Bu gelip geçici haz, menfaat ve tûl-i emeller, sadece maddi vatanımızı tehdit etmez, kastı, maddi vatanla birlikte manevi vatanadır. Uhud Savaşında Okçular Tepesinin terkedilmesi sadece savaşın kaybedilerek maddi değil, Kutlu Nebi’nin emrinin çiğnenmesiyle Müslüman haysiyetinin tahribine sebebiyet vererek manevi zarar da doğurmuştur. O halde terkedilmemesi istenen Okçular Tepesinin, bize maddi ve manevi cephenin kesişim noktasını hatırlatmakta olduğunu ifade edebiliriz.  

 Hz. Peygamber’in getirdiği vahiy olan Kur’an-ı Kerim kadar, onun sözlerinin de tüm çağlara hitap ettiğini söyleyebiliriz. Okçular Tepesinin terkedilmemesi gerektiğine ilişkin çağrısının günümüze bakan tarafının ise hala bir fikir ve ufuk olarak cari olduğunu söylemek mümkündür. Okçular Tepesi, günümüzde, hepimizi tüm hücrelerimizden kavrayarak ayartmaya, aldatmaya çalışan, bizde var olan emanet şuurunu unutturan haz, menfaat ve tûl-i emeller karşısında haysiyet kıyamı olarak da kavramsallaştırılabilecek olan ahlak tepesidir. Bu tepe, zaferde, seferde ve mağlubiyette olsun hiçbir zaman terkedilmemesi gereken cephedir. O cephe, maddi ve manevi vatanın birbirine bağlandığı momentumdur. Ahlak cephesinde kaybedilen mücadele günü gelir maddi vatanın, günü gelir manevi vatanın elden çıkmasına neden olur.

Dünün olduğu gibi bugünün ve yarının Okçular Tepesi o halde ahlak cephemizdir. Ahlak, beşeri, insan kılan, onun tüm ilişkilerinden tezahür eder. İnsanın kendisiyle, hemcinsiyle, alemlerle ve nihayetinde yaratıcısıyla olan ilişkileri bir ahlak zemininde cereyan eder. Ahlakın merkezinde bulunan değer, kuşkusuz hikmet ve adalettir. O halde her şeyi bulunması gereken yere bırakmak, bulunmaması gereken yerden kaldırmak olarak da anlaşılabilen adaleti, her şeyin bulunması veya bulunmaması gereken yerin neresi olduğunu ve bunu nasıl yapmamız gerektiğini bize öğreten/kavratan hikmeti, tüm ilişkilerin merkezine koymak gerekir.

Yapılan tüm iş ve işlemlerin özünün gereğini yerine getirme cehdi olan adalet, ahlak cephesinin bamtelidir. Bir aileye sahipsek, o ailede samimiyeti, huzuru, mutluluğu, ilgi ve alakayı yeşertme yolundaki tüm mücadele ahlakidir. Ailemize kaliteli şekilde zaman ayırmak hakkaniyete dolayısıyla adalete en uygun olandır. İşimiz neyse o işi samimi ve en iyi şekilde yapmaya çalışmak kuşkusuz ahlakidir. Meziyetimizde var olabilecek noksanlığı faziletle giderme uğraşısı bizi liyakate yaklaştırır. İşin liyakatle yürütülmesiyse kuşkusuz adalete en layık olandır. İbadetlerin, ihlaslı bir ubudiyetle taçlanması ve tamamlanması, kulun yaratıcıyla olan ilişkisinin adalet zemini üzerinde olduğunu bize hatırlatır. İbadet, ubudiyete dönmüyor ve kullara (ibâd) düşen tarafında fayda üretemiyorsa, “ibad-et”ten “ibad” göç eder ve geriye sadece “et” kalır. “Et” ise, çürür, çürütür, kokar ve kokutur.

İnsanın alemlere bakışı da hikmet nazarıyla olmalıdır. Hikmet de nihayetinde ahlaki bir fazilettir. Hikmet değeri, kendisinde insanın haddini ve hududunu bilmesini mündemiç kılar. Alemlerde var olan zerreden kürreye her şey Allah’ın varlığının ayetlerindendir. O halde hikmet merkezli ilim, Allah’ın varlığını tanımaya giden yolların keşfiyle nazari ve ameli değerler üreterek anlam kazanırken, hikmetten hâlî olan/kalan bilimse sadece mutlu azınlığın lehine olmak üzere değer üreterek, insanın tanrı olma yollarını başarısızlığa mahkum şekilde bulma denemelerini kapsar. Hikmet merkezli ilimden tüm mevcudat için adalet sadır olurken, hikmetten hâlî olan/kalan bilimden ise mutlu azınlık haricinde tüm mevcudat için zulüm neşet eder. Tüm zamanların Okçular Tepesi olarak karşılık bulan ahlak ve adalet cephesini terk etmemek o halde sadece Müslümanların lehine değil, tüm insanlığın lehine kutlu zaferi bizlere sunabilecektir.

Ahlak ve hassaten adalet değeri, hayatın tüm evreleriyle doğrudan ilişkili olduğu için, zaferde, seferde ve mağlubiyette olmak üzere her bir safhada onların itinayla gözetilmesi ve terk edilmemesi gerekir. Onlar, gelip geçici bir takım kazanımlar ve faydalar uğruna terkedildiğinde aslında bu değerlere bedel olarak kazanılan hiçbir şey yoktur. Adalet ve hikmet, kaybedilirse, mücadele maddi ve manevi cepheleriyle birlikte kaybedilir. Aliya İzzetbegoviç, “eğer adaletten vazgeçeceksek savaşı kaybedelim” derken aslında, maddi ve manevi cephede gerçek zaferi kazanmanın yolunun, terkedilmemesi gereken Okçular Tepesini/Ahlak Tepesini hiçbir zaman bırakmamaktan geçtiğini söylüyor gibidir. Uğruna mücadele ettiğimiz değerleri unutup, o değerlere kendileri vasıtasıyla ulaşabileceğimiz araçları amaç haline getirirsek kazandığımız hiçbir savaşı kazanmış olmayız, sadece kazanmış gibi görünürüz. Savaşın sonucu ganimet elde etmek, gelip geçici haz, ayartı ve çıkarlara kavuşmak değil, adaleti, hikmeti, hakkı ve fazileti ikame etmektir. İlkinin uğruna asıl amaç feda edildiğinde bilmeliyiz ki Okçular Tepesi yine boş bırakılmıştır. Okçular Tepesi boş bırakıldığında, içeriden veya dışarıdan olması fark etmeksizin, medeniyetimizin remzi olan tarihlerin içinin boşaltıldığını, bizi biz yapan değerlerin tahkir edildiğini, medeniyetimizin bütün unsurlarının sirayet ettiği şehirlerimizin mahvedildiğini görürüz. Bugün Bağdat, Şam, Kudüs ve hatta Mekke yanıyor… Sorumuz öncelikle kendimizi kapsayacak şekilde şu olmalıdır; Okçular Tepesi yine mi terkedildi?

Bu yazı Mahalle Mektebi 51 (Ocak-Şubat 2020) sayısında yayımlanmıştır.

Bu haber toplam 176 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim