• İstanbul 16 °C
  • Ankara 11 °C

Mustafa Dağ: Mehmet Âkif’in Yeisten Azme, Çalışmaktan Tevekküle Uzanan Hayat Telakkisi

Mustafa Dağ: Mehmet Âkif’in Yeisten Azme, Çalışmaktan Tevekküle Uzanan Hayat Telakkisi
Mehmet Âkif içinde bulunduğu topluma söz konusu “samimi sorumluluk duygusu”yla yak­laşmıştır.

İlk olarak Osmanoğulları Beyliği adıyla tarih sahnesine giriş yapan ve 1071’de Sultan Alparslan’ın Türklere kapılarını açtığı Anadolu’da, kendisinden önceki Türk-İslâm geleneği üzerine temellerini atan devlet, akın kültürü çerçevesinde sınırlarını genişletmiş ve üç kıtada hüküm süren cihan-şümûl bir imparatorluğa dönüşmüştür. Birçok milletten insanı, oldukça geniş bir coğrafyada tek bayrak altında toplarken, “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” prensibiyle, bir medeniyete de vücut vermiştir.

Yüzyıllar boyunca “ehl-i sâlib”e karşı gerek cenk meydanında ve gerekse kültür dünyasında büyük bir üstünlük kuran Osmanlı İmparatorluğu, kurmuş olduğu muazzam yapıda, Batı kültürünü tanımayı göz ardı etmiş, bu coğrafyanın gelişmelerini takip etmeyi gerekli gör­memiştir. Ancak XVIII. yüzyıla gelindiğinde, kronolojik tarihte 1699 olarak kayda geçen ve gerileme dönemi olarak nitelenen sürecin başlangıcı olan Karlofça Antlaşması ile, Batı me­deniyetinde artık bazı şeylerin değişmeye başladığı ve İmparatorluğun gücünün artık eski seviyesinde olmadığı devlet kademelerinde anlaşılmaya başlanmıştır. Bu dönemden itiba­ren devlet algısı değişmiş, XIX. yüzyılda da gelişimini üst seviyeye çıkarmış Batı medeniyetini yakalamak arzusuyla İmparatorluk içi sosyo-kültürel ve askerî plânlamalarda düzenlemelere gidilmiştir. XX. yüzyılın başlarına gelindiğinde İmparatorluk coğrafyasında köklü bir çözülüş yaşanmıştır. Yüzyıllardan beri hüküm altında bulunan topraklar elden çıkmış, İmparatorluk tebaasında bulunan pek çok yapı, millet şuuruyla isyanlara ve ayrışmalara neden olmuştur.

Osmanlı İmparatorluğunun söz konusu dönemde yaşadığı topraklarındaki dağılma, kültü­rel bağlamdaki çözülüş, devletin savaşlar karşısındaki aczi, halkın kan ve gözyaşı ile yoğrul­muş kaderi ve dramı, münevverlerin zihniyet değişiminden kaynaklanan trajedisi...Mehmet Âkif Ersoy tarafından gözlemlenmiş ve sanatın imkânları çerçevesinde en derin ve etkileyici hâliyle eserlerinde ifadesini bulmuştur.

“Sanatı, sanat eserini ve sanatkârı anlamak ve değerlendirmek için, dö­nemin ve sanatkârın zihniyeti üzerinde durmaya ihtiyaç olduğu açıktır. Çünkü eser bu zihniyetten hareketle ve bu zihniyet çerçevesinde oluşur. Bu husus, eserle sanatkâr arasındaki ilişki üzerinde duran düşünür ve araştırıcıların ‘etymonspir- tuel’ adını verdikleri, Türkçede ‘temel güç’ olarak adlandırılabilecek bir kavram çevresinde ele alınabilir. Temel güç, bir sanatkârın hayatının her ânına ve eserine hâkimdir, her türlü kişisel etkinliğin kaynağında yer alır. Mehmet Âkif Ersoy’da bu güç, mensup olduğu toplum karşısında yaşanan samimi sorumluluk duygusu­dur. Onun eseri ve hayatı, her hâli ve görünüşüyle bu samimi sorumluluk duygusu etrafında oluşmuştur denilebilir” (Aktaş, 2008: 25).

Mehmet Âkif içinde bulunduğu topluma söz konusu “samimi sorumluluk duygusu”yla yak­laşmıştır. İslâm’ın son kalesi olarak gördüğü Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılmanın eşiğine gelmesi, inançlı bir şair olarak kendisini derinden etkilemiştir.

“Halkın ızdıraplarına çok büyük alâka gösterirdi. Halk sıkıntıda iken zevk ve sefahat içinde yüzenlere müthiş husumet gösterirdi. Bunları dünyanın en ha­miyetsiz insanları addederdi. Harb-i Umumî’de bir zatın evinde yarım çuval kadar şeker görmüş. Buna çok canı sıkılmış. Umumî sıkıntı zamanında bunu bile bir ha­miyetsizlik saymıştı. O, herkesi, kudreti olduğu halde halk ile beraber mısır ekme­ği yiyen, mum yakan Abbas Halim Paşa gibi görmek isterdi” (Fergan, 2011: 298).

1918-1933 yılları arasında yazmış olduğu şiirlerden müteşekkil olan ve Safahat’ın yedinci bölümü olarak niteleyebileceğimiz Gölgeler, Mehmet Âkif’in dönemin toplumuna, siyasî ge­lişmelerine bakış açısını yansıtması açısından önemli manzumeleri ihtiva etmektedir.

Söz konusu dönem; Osmanlı İmparatorluğunun Birinci Dünya Savaşı’nda yenilgiyle ayrıldığı, ardından gelen işgallerin yaşandığı, bu işgallere karşı Millî Mücadele hareketinin başlatıl­dığı ve Cumhuriyet’in ilânı ile Misak-ı Millî sınırları içerisinde yeni bir devletin kurulduğu, son derece çalkantılı bir süreçtir. Bu on beş yıllık dönemde bir devletin yıkılışını, işgalini ve bağımsızlık mücadelesini yaşayan dönemin toplumuna, Âkif, gerçek anlamda eleştirel bir gözle yaklaşır. Ancak ondaki bu eleştiri, yaşananların mesulleri olarak gördüğü (bazen idare­ciler, münevverler, âlimler; çoğu zaman da halk) kesimleri yerici değil, doğru yolu gösterici ve yönlendiricidir. İçinde yaşamış olduğu toplumun ızdıraplarını derin bir şekilde hisseden şair, bazen kendisi de ümitsizliğe düşse de, çoğu zaman hüzünle karışık bir şekilde yapılması gerekenleri sanatkârane bir şekilde ifade etmiştir.

“(...) ‘Gölgeler’ çok hüzün vericidir, Makber gibi. Bir kaç parçası müstesna olmak üzere sade ‘gözyaşı’ ile dolmuştur. Herkes gölgelerin yüksek şiir kudretini hayranlıkla anarken ben ağlıyordum. Çünkü, mısralar arasında Âkif’in son nefes­lerinin ihtizazlarını âdeta seziyor gibiydim. Üstadım mutlak hasta idi. Eğer öyle olmasaydı, o, ümitsizlik ve bezginlik ile bu derece inlemezdi” (Çantay, 2008: 259).

Mehmet Âkif’in dönemin sosyo-politik olaylarına yaklaşımı; Kur’an-ı Kerîm’i hayatın prensip­lerini düzenleyen bir kitap olarak algılayan ve bu yaşayış biçimini sünnet inancıyla bezeyen bir münevverin ifadeleridir.

“Akif’in Müslümanlığı bazen çok şahsileşir: Onun dini ‘beşik dini’ değil. Müslüman doğmakla kalmadı, Müslüman olmaya muvaffak oldu. Dinine, kendi mizacını da ilâve eder. Meselâ o, felâketlerini bile tatlı bir tevekkül mevzuu yapan görenek Müslümanlarından değildir; milli felâketlerde kandil gecelerini manevi saadetini bile kâfi görmez (...)” (Kuntay, 2012: 271).

İslâm’ı bir yaşama biçimi olarak benimseyen Âkif, Safahat’ın pek çok yerinde Türk-İslâm top­raklarındaki halkların artık dinin emrettiği şekilde yaşamaktan uzaklaşmış, hurafelere boğul­muş ve bundan dolayı da yoksulluğun, geri kalmışlığın ızdıraplarını çeker hâle geldiklerini tespit etmiştir. Asr-ı Saadet olarak adlandırılan İslâm’ın o parlak dönemi, şairin eserlerinde telkin etmiş olduğu kurtuluş reçetelerinin bir tablosudur. Buna göre Müslüman; sağlam bir iman ile azmederek sa’y etmeli (çalışmalı), yaşadığı zorlukları imtihan dünyasının bir getirisi olarak kabul etmeli, Allah’ın rahmetinin bilincinde olarak yeise (ümitsizliğe) düşmemeli ve daima daha iyiye ulaşmaya çabalamalıdır. Tüm bunların ardından, inançlarının gereği olarak Allah’a tevekkül etmelidir.

“Âkif’in tasavvurundaki yeni nesil, ideal genç tipi ve yeni toplum fazileti İslâm’dan, ma’rifeti ilimden öğrenecektir. İslâmiyet ne fal bakmak, ne mezarlık­ta okunmak içindir. Ne ham-sofu ve ham-ervahların iddia ettikleri gibi bir ahiret rüyası, ne de avâmın telâkkisi gibi miskin tevekküldür. Hem ferdi, hem de cemi­yeti çürüten göreneğin kaynağı da değildir. Ve ne de İslâm’ın ruhundan boşalmış ham-sofuluktur. İslâm ‘Asr-ı Saadet’e kadar derinleşen kökleriyle yeni bir sosyal düzen olduğu kadar onun temeli olan adalettir ve sosyal adalettir. Kaynağın­da fert olarak ve cemiyet halinde evrensel bir sosyal ahlâk nizamı vardır” (Emil, 1997: 10-11).

Umut olarak görülen genç neslin doğru hayat prensiplerini benimsemesi ve yaşamın her alanına hâkim olacak bir adalet duygusunun inşa edilmesi ile mihenk taşları oluşturulanbir anlayış çerçevesinde birçok manzumesini kaleme alan Âkif; Gölgeler bölümünde yer alan “Alınlar Terlemeli”, “Yeis Yok!” ve “Azimden Sonra Tevekkül” adlı parçalarda, söz konusu hayat anlayışını dönemin toplumuna yapılan bir tespit ve selamet için bir çözüm yolu olarak tak­dim etmektedir.

Yeisten Azme, Çalışmaktan Tevekküle

3 Ekim 1918 tarihli Alınlar Terlemeli manzumede Mehmet Âkif, Birinci Dünya Savaşı’nı en acı şekilde yaşamış ve işgallere giden bir süreçteki dönemin toplumu bağlamında yaşanan bu trajedik tecrübelerin sebeplerini ifade ederken, kendisinin de duyduğu ızdırabı mısralarına aktarır. Manzumenin geneline hâkim olan görüş; azim ve çalışmanın gerekliliğidir.

“Cihan alt üst olurken, seyre baktın, öyle durdun da,

Bugün bir serserî, bir derbedersin kendi yurdunda!

Hayât elbette hakkın, lâkin ettir haykırıp ihkâk;

Sağırdır kubbeler, bir ses duyar: Dâvâ-yıistihkâk.

Bu milyarlarca dâvâdan ki inler dağlar, enginler;

Oturmuş, ağlayan âvâre bir mazlûmu kim dinler?

Emeklerken, sabî tavrıyla, topraklarda sen hâlâ,

Beşer doğrulmuş, etmiş, bir de baktın, cevvi istîlâ!” (Uçman, 2013: 1206).

İnsanlık âlemi yaşamın doğası gereği daima terakkî hâlindedir. Üç kıtada topraklara sahip olarak birçok farklı kültürle terkib olunan bir medeniyete vücut vermiş Osmanlı toplumu ise, XX. yüzyılın başlarında Batı kültürünün oldukça ilerlemiş medeniyeti karşısında geride kalmış ve bunun bedelini de en acı şekliyle ödemiştir. Bütün dünya daha güçlü bir yapıya kavuşmak için çabalarken, oturup sızlanmak, bulunulan hâlde debelenip durmak hiçbir so­nuç vermeyecektir.

“Tabîat bin çelik bâzûya sahipken, cılız bir kol,

Ne kahir saltanat sürmekte, gel bir bak da, hayrân ol!

Hayır, bir kol değil, binlerce, milyonlarca kollardır,

Yek-âheng olmuş, işler, çünkü birleşmekte muztardır:

Bugün ferdî mesâînin nedir mahsûlü? Hep hüsrân;

Birer beyhûde yaştır damlayan tek tek alınlardan!” (Uçman, 2013: 1206, 1208).

Geri kalmışlıktan kurtulmanın çözümü çalışmaktır. Ancak bu hususta da yapılması gereken, eski anlayıştan artık daha farklıdır. Sanayileşen Batı medeniyeti, maddeyi statik bir yapı ol­maktan çıkarmıştır. Tabiatta ham bir şekilde bulunan yapılar, işlenerek ve değiştirilerek insan­lığın hizmetine sunulmaya başlanmıştır. Maddenin sanayi eliyle yoğurularak değişik formlar kazandırılması bazen askerî amaçlar doğrultusunda kullanılarak büyük dramlara da yol aç­mıştır. Fakat medeniyetin terakkîsi, insan hayatının kolaylaştırılması ve devletlerin müreffeh seviyelere erişebilmesi artık bu minvâldedir. Maddenin kullanılması İslâm’ın sunmuş olduğu yaşam prensipleri doğrultusunda değerlendirilmeli ve bu gelişime adapte olunmalıdır.

“En ufak zerreden başlayarak bütün kâinatta planlı bir çalışma vardır. Şark ile Garb arasındaki mühim farklardan, hatta tezatlardan biri de budur. ‘İlme tecelli eden hakikatler’ Garblı’nın akla ve tabiata sürekli sarılmasının eseridir. Garblı’da maddî kuvvetin de temeli akıl kuvvetidir. Tabiatı durmadan müşâhede etme... Çalışmayı adeta din haline getirme... Yaratışın ve yaratıcılığın esasını ça­lışmada bulma... Her şeyi meçhul ve esrarlı görme... Gerçeği arama... Hiçbir şeyle tatmin olmama... İnsan olarak kendini ve her iki manâda ‘Hâl’i ‘İstikbal’e göre ayarlama ve hazırlama... Sonra hürriyet aşkı... Hülâsa tabiatın, hayatın, insanın ve cemiyetin sırlarını keşfetme iradesi ve ihtirası... Âkif’e göre hakikî Garb ve Garb- lı budur. Şark ve Şarklı ise bunlardan eser olmayan pasif, miskin, tenbel, hayalci, taassup, cehalet, esaret ve dogmatizme saplanmış bir âlem ve insandır” (Emil, 1997: 16).

Bu noktada Âkif’in vurguladığı önemli bir nokta; kolektif çalışma şuurudur. Çünkü XX. yüz­yılın başlarında Osmanlı toplumunun yaşamış olduğu sıkıntıların sebebi olan geri kalmışlık ile sanayileşen dünyanın birlikten güç alarak ve ekip çalışması anlayışıyla oluşturduğu anla­yıştan uzak kalınmasıdır. Burada tabiattaki yek-âhenk yapı da benimsenmesi gereken hayat felsefesinin çalışma ile ilgili kısmına bir model olarak sunulmaktadır.

“ ‘Şu vahdet târumâr olsun!’ deyip saldırma İslâm’a;

Uzaklaşsan da îmandan, cemâatten uzaklaşma” (Uçman, 2013: 1208).

Burada İslâm ve iman çerçevesinden meseleye yaklaşılmaktadır. İnsan hayatının vazgeçil­mez unsurlarından bir; inanma arzusudur. Bu ihtiyaç, farklı dinlerde ya da dünya görüşlerin­de farklılık gösterebilir. Âkif’in seslenmiş olduğu dönemin insanı ise Müslümanlardır. Din ve iman, inanç dünyasının vazgeçilmez unsurları iken, şairin, bu hususlarda farklı düşünceler benimsense bile “cemâat” anlayışından, yani birlik anlayışından kopulmaması gerekliliği, ko­nuya ne derece önem yüklediğini göstermesi bakımından dikkate değerdir.

“Ezilmek, inlemek, yatmak, sürünmek var ki, âdettir;

Ölüm dünyâda mahkûmîne en son bir saâdettir.

Desen bir kerre ‘İnsânım!’ kanan kim? Hem niçin kansın?

Hayır, hürriyetin, hakkın masûn oldukça insansın.

Bu hürriyet, bu hak bizden bugün âheng-i say ister:

Nedir üç dört alın? Bir yurdun alnından boşansın ter” (Uçman, 2013: 1210).

Gelişmiş ülkeler seviyesini yakalamak, sadece müreffehleşme olarak görülmemektedir. Ça­ğın getirileri bağlamında; özgür ve bağımsız bir ülke olabilmek, dünya milletleri arasında hürriyetini temin edebilmek ve “insan” olarak değerlendirilebilmek için mutlak surette ça­lışmak, dönemin ilmini öğrenmek ve bunların da üstüne çıkmak gereklidir. Sanayileşerek teknolojik ilerlemeyi yakalamış devletler karşısında varoluş mücadelesi ve birey temelinde millet olarak kabul edilinebilirlik ancak bu şekilde mümkün olacaktır.

Mehmet Âkif’in bu anlamda çalışma konusunda ortaya koyduğu fikirlerinin merkezinde ise millet olarak azimli davranabilmek ve Batı medeniyetinin uyguladığı gibi kolektivitenin gü­cünden faydalanmak yer almaktadır. Bu anlayış; atölye zihniyetinden, sanayileşmenin ge­reği olan fabrikasyona geçişi öngörmektedir. Türk-İslâm topraklarında yaşayan insanlar da varoluşlarını temin edebilmek için mutlak surette ve ortak bir şuurla bu çalışma zihniyetini ve azmini kazanmalıdırlar.

* * *

Mehmet Âkif’in dönemin toplum yapısında gördüğü bir diğer önemli sorun yeis yani ümit­sizliktir. Kur’an-ı Kerîm’in sunmuş olduğu prensiplere ve yaşama tarzlarına sonuna kadar iman etmiş ve hayatında da bu değerleri uygulamış olan Âkif, Allah’ın birliğine, rahmetine ve keremine inanıp azmetmesi gereken insanların, belki de dinin yanlış anlaşılması, yorum­lanması ya da tam anlamıyla gerekliliklerinin hayata nakledilememesi sebebiyle, ümitsizlik batağına düşüp başa gelen felaketler karşısında hiçbir şey yapmayan ve yakınan insanları şiddetle tenkit etmiştir.

“Üstad, yeisin müthiş düşmanı idi. Yeise karşı ateş püskürürdü. En felâketli zamanlarda, devleti, milleti her taraftan musibet kapladığı, bütün ümidler kırıl­dığı, maddî, mânevî, her şey sönüp gitti zannedildiği en tehlikeli zamanlarda o, asla fütur getirmemiş, yeise kapılmamış, yeise düşenleri şiddetle muaheze etmiş, ‘yeisin küfürden, intihardan başka bir şey olmadığını’ bağırmış, şiirler yazmış, kürsülerde hutbeler irad etmiş, yeise kapılan kalblere ümidler vermiş, fütûra dü­şen gönülleri heyecana getirmiştir. (...) Yeise karşı Üstad’ın bu coşkun imanı hiç şüphe yok ki Kur’ân’dan mülhemdir. Yeise karşı ateşler püsküren âyetler Üstad’ın

ruhu ve fikri üzerinde çok müessir olmuştur” (Fergan, 2011: 309).

Bu konuyu en iyi ifade ettiği manzumelerden biri olan Yeis Yok!, 30 Ekim 1919 tarihini taşı­maktadır. Eserin serlevhası Hicr Sûresi’nin 56. âyetinin bir bölümüdür.

“ ‘Dalâle düşmüşlerden başka kim Tanrı’sının rahmetinden ümîdini keser?’”(Uçman, 2013: 1226).

Söz konusu âyet, Mehmet Âkif’in manzumede anlatmak istediklerini ve daha genel anlamda da ümitsizlik konusunda benimsemiş olduğu hayat anlayışını kısa ve öz bir şekilde ifade et­mektedir. Buna göre; Allah’ın varlığına ve kadere iman eden, yaratıcının mutlak hükmünde bulunarak kullara gelen hayrın mükâfat, şer’in ise imtihan vesilesi olduğu Müslümanların inandıkları/inanmaları gereken kaidelerdir. Allah’ın rahmetine ve keremine, kaderin varlığı­na tam olarak iman eden mümin için ümitsizliğe katiyyen yer yoktur. Yine âyetin meâline göre ise; Allah’ın rahmetinden ümidini kesmek, ancak sapkınlığa düşenlerin içinde buluna­bilecekleri bir hâldir.

“Lâkin, hani bir nefhası yok sende ümîdin!

‘Ölmüş’ mü dedin? Âh onu öldürmeli miydin?

Hakkın ezelî fecri boğulmazdı, a zâlim,

Ferdâların artık göreceksin ki ne muzlim!

Onsuz yürürüm dersen, emîn ol ki yürünmez.

Yıllarca bakınsan, bir ufak lema görünmez.

Beyninde uğuldar durur emvâcıleyâlin;

Girdâba vurur alnını, koştukça hayâlin!

Hüsran sarar âfâkını, yırtıp geçemezsin.

Arkanda mı, karşında mı sâhil seçemezsin” (Uçman, 2013: 1226).

Ümitsizliğe düşmek, karanlık yaşam yolunda yürüme arzusunu gerçekleştirmektir. Gele­ceğin daha iyi olabileceğinden ümidini kesen birey, hayatın getirileri karşısında tam anla­mıyla bir açmaza düşmektedir. Esasında ümitsizlik, kişinin kendi eliyle düşmüş olduğu bir “girdâb”dır. Yaşamın daha cazip hâle gelmesini sağlayacak bir ışık görmek, artık bu sarmala girenler için mümkün değildir. İnançlarını yitiren ve bedbîn bir hâlde geleceğe bakan insan, artık şaşkınlığın ve ne yapacağını bilmezliğin de tam anlamıyla esiri olur. Bu durum; iradî bir varlık olarak yaratılan insanın modern dünyanın getirileri karşısında, inanç dünyasının da daha karmaşık ya da zayıf bir hâl alması neticesinde yaşadığı bir açmazdır.

“Ey, yolda kalan, yolcusu yeldâ-yıhayâtın!

Göklerde değil, yerde değil, sende necâtın:

Ölmüş dediğin rûhu alevlendiriver de,

Bir parça açılsın şu muhîtindeki perde.

Bir parça açılsın, diyorum, çünkü bunaldın;

Nevmîd olarak nûr-ı ezelden donakaldın!” (Uçman, 2013: 1228).

Âkif’in ümitsizlik pençesine düşmüş dönemin insanına sunduğu reçete yine bireyin kendi- sindedir. İslâm inancı insanı bu dünyada tamamen edilgen bir konumda bırakmaz. Kadere imanın yanında, kulun aklını kullanması, okuması ve ilmi öğrenmesi istenmektedir ve müm­kün kılınmıştır.

“Ey, Hakk’a taparken şaşıran, kalb-i muvahhid!

Bir sîneemelsiz yaşar ancak, o da: Mülhid.

Birleşmesi kabil mi ya tevhîd ile yesin?

Hâşâ! Bunun imkânı yok, elbette bilirsin.

Öyleyse neden boynunu bükmüş, duruyorsun?

Hiç merhametin yok mudur evlâdına olsun?” (Uçman, 2013: 1228).

“Emelsiz” yaşamak ümitsizliği meydana getirmektedir. Çağın getirdiği ikilikler ve ıstıraplar karşısında tam anlamıyla şaşkınlığa düşmüş ve bir şeyler yapıp gidişatı değiştirmek yerine edilgenliği tercih edip her şeyi akışına bırakan ve bu şekilde de ümitsizliğe saplanan döne­min insanı tenkit edilmekte, azmetmeye ve çalışmaya yönlendirilmektedir. Varoluş müca­delesinin yaşandığı bir dönemde, Âkif’in sorumluluk duygusuyla yaklaştığı toplumda, hiç olmazsa gelecek nesillerin kurtarılması gerektiği ifade edilmektedir.

“Doğduk, ‘Yaşamak yok size!’ derlerdi beşikten;

Dünyâyı mezarlık bilerek indik eşikten!

Telkîn-i hayât etmedi aslâ bize bir ses;

Yurdun ezelî yasçısı baykuş gibi herkes,

Ye’sin bulanık rûhunu zerk etmeye baktı;

Melûn aşı bir nesli uyuşturdu, bıraktı!” (Uçman, 2013: 1228).

Ümitsizlik bir nesil problemi olarak değerlendirilmektedir. Önceki dönemlerden gelen, içinde bulunulan durumun kabul edilmişliği, dönemin toplumunu oluşturan bireylere de nakledilmiştir. Ümitsizlik “melûn aşı” tasviriyle, bir neslin uyuşturucusu olarak görülmekte ve insanların bu durumu ne derece içselleştirdiği, karakterleri hâline getirdikleri ifade edil­mektedir.

“ ‘Devlet batacak!’ çığlığı beyninde öter de,

Millette beka hissi ezilmez mi ki? Nerde!

‘Devlet batacak!’ İşte bu öldürdü şebâbı;

Git yokla da bak, var mı kımıldanmaya tâbı?

Âfâkına yüklense de binlerce mehâlik,

Batmazdı bu devlet, ‘batacaktır!’ demeyeydik.

Batmazdı, hayır batmadı, hem batmayacaktır;

Tek sen uluyan ye’si gebert, azmi uyandır.

Kâfî ona can vermeye bir nefha-i îman;

Davransın ümidîn, bu ne haybet, bu ne hırman?

Mâzîdekihicrânları susturmaya başla;

Evlâdına sağlam bir emel mâyesi aşıla.

Allah’a dayan, saye sarıl, hikmete râm ol...

Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol.” (Uçman, 2013: 1230).

Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerde içinde bulunduğu “tanzimât” ve Batı medeni­yetine adaptasyon çabaları, esas itibariyle devletin artık bekâsını temin noktasına gelmesin­den kaynaklanmıştır. Askerî alanda olduğu kadar, sosyo-kültürel yapıdaki geri kalmışlık ya da kendini tekrarlama hâli de makro düzeyde çözülüşü haber vermektedir. Ancak Mehmet Âkif, devletin geleceği noktasında toplumun bedbîn tavrının da göz ardı edilmemesi ge­rektiğini ifade etmektedir. “Devlet batacak!” düşüncesiyle yetiştirilen bir nesil, bu düşünceyi “melûn aşı” olarak damarlarında bulmuş ve başka bir çıkar yol düşünememiştir. Şair, devletin dimdik ayakta kalabilmesi için evvela azimli ve imanlı bir zihin ışığında ümitsizliğin tama­men terk edilmesini, ardından da geçmişin kötü anılarının terk edilip gençliğe “sağlam bir emel” sunulmasını ve çalışıp çabalayarak kaçınılmaz olarak görülen talihin değiştirilmesi ge­rektiğini savunur.

* * *

13 Kasım 1919 tarihli Azimden Sonra Tevekkül adlı manzume, Alınlar Terlemeli ve Yeis Yok! adlı eserlerle beraber oluşturulan kompozisyonun netice hüviyetindeki kısmını meydana getirmektedir. Buna göre; toplumun içinde bulunduğu sosyo-politik zorluklar ve açmazlar­la örülmüş bir dönemin sona erdirilebilmesiiçin telkin edilen çalışma duygusu, ümitsizliği yenmenin de bir reçetesi olarak sunulmaktadır. Azmetmek ise çalışma şuuruyla birlikte de­ğerlendirilmektedir. Milletin geleceğinin kurtarılması, evvela bu iki kavramile tanımlanan anlayışın yaşam prensibi hâline getirilmesi ile mümkün olacaktır.

“ ‘...Bir kerre de azmettin mi, artık Allah’a dayan...’ ” (Uçman, 2013: 1232).

Söz konusu manzumeye, Âl-i İmrân Sûresi 159. âyetinin bir kısmı olarak seçilen yukarıdaki meâl, Mehmet Âkif’in tevekkül inancının bizlere sezdirmektedir. Dünyaya imtihan edilmek ve bunun neticesinde iyi ya da kötü her ne yaptıysa diğer âlemde semeresini almak üze­re gönderilen kul, aklı ve iradesiyle yaşamda kaldığı sürece kader çizgisi üzerinde hayatını düzenleme hakkına da sahiptir. Âkif’in eseri bağlamında düşündüğümüzde; birey ve bu te­melde toplum, içinde bulunduğu durumu değiştirmek için öncelikle azmetmelidir. Belirli bir kararlılıkla yola çıkıp üzerine düşen her ne ise onu da tamamladıktan sonra artık bir mümin olarak rahmet ve keremi bol olan Allah’a tevekkül etmeli, kader çizgisinde olayların netice­sini beklemelidir. Buna göre; azim ve çalışmanın doğru bir şekilde tamamlanabilmesi için gerekli olan son adım, tevekküldür.

‘Allah’a dayanmak mı? Asırlarca dayandık!

Düştükse bu hüsrâna, onun nârına yandık!

Yetmez mi çocukluktaki efsâneye hürmet?

Hâlâ mı reşîd olmadı, hâlâ mı bu ümmet?

Dersen ki: Ufuklarda bir aydınlık uyansın;

Mâzîye ateş vermeli, baştan başa yansın!

Şaşkınlık olur köhne telâkkîleriihyâ;

Şeydâ-yıterâkkî, koşuyor, baksana dünyâ.

Elverdi masal dinlediğim bunca zamandır;

Ben kanmıyorum, git de sen aptalları kandır!’ ” (Uçman, 2013: 1232).

Manzumenin giriş kısmında yer alan ve bir diyalog şeklinde ifade edilen görüş, Âkif’in sıkı­lıkla tenkit ettiği ve genel anlamda dönemin insanında görülen zihniyeti açıklar niteliktedir. Âyet ile sabit olan, azmettikten sonra “Allah’a dayan”ma düşüncesi söz konusu ifade sahibi­ne göre artık kabul görmemekte, “çocukluktaki efsane” olarak görülmektedir. Geçmişinde artık tamamen unutulması gerektiği fikri bu anlayışa eklendiğinde, şairin tenkit ettiği insan tipinin ne derece sapkınlıkta ve ümitsizliğin mahkûmiyetinde olduğu ortaya çıkmaktadır.

“Allah’a değil, taptığın evhâma dayandın;

Yandınsa eğer, hakk-ı sarîhindi ki yandın.

Meflûc ederek azmini bir felc-i irâdî,

Yattın, kötürümler gibi, yattın mütemâdî!

Mâdem ki didinmez, edemez, uğraşamazsın;

İksîr-i bekâ içsen, emîn ol, yaşamazsın.

Mevcûd ise bir hakk-ı hayat ortada, şâyed,

Mutlak değil elbette, vazîfeylemukayyed” (Uçman, 2013: 1234).

Mehmet Âkif, arkasından gelen ikinci diyalogda cevap niteliğindeki görüşlerini ortaya ko­yar. Vehimler ve insan iradesinin yanlış algılanması söz konusu azimsizliğin, tembelliğin ve ümitsizliğin kaynağıdır.

“ ‘Allah’a dayandım!’ diye sen çıkma yataktan...

Mânâ-yı tevekkül bu mudur? Hey gidi nâdan!

Ecdâdını, zannetme, asırlarca uyurdu;

Nerden bulacaktın o zaman eldeki yurdu?

Üç kıtada, yer yer, kanayan izleri şâhid:

Dinlenmedi bir gün o büyük nesl-i mücâhid.

Âlemde ‘tevekkül’ demek olsaydı ‘atâlet’,

Mîrâs-ı diyânetle yaşar mıydı bu millet?

Çoktan kürenin meşal-i tevhîdi sönerdi;

Kur’ân duramaz, nezd-i İlâhî’ye dönerdi” (Uçman, 2013: 1234, 1236).

Âkif’in tevekkül konusundaki görüşlerini öz bir şekilde ifade ettiği bu mısralardaki nirengi noktası; hiçbir azim ve çaba göstermeden, çalışıp didinmeden, aklın imkânlarından fayda­lanıp maddeyi insanlığın hizmetine sokmaya çalışmadan, edilgen bir hâlde yaşayıp Allah’ın yardımını beklemenin, buna da “tevekkül” adı altında kılıf biçmenin “nâdan”lık (cahillik) ve “atâlet” (tembellik) olduğudur.

“(...) cehalet, dinle ilgili, İslâm dininin asliyetinin korunamayışı ve onun adına bir takım yanlış inançların, Akif’in kullandığı ifadeyle ‘görenek’in toplu­mu yönlendirici bir inançlar bütünü hâline gelmesi şeklinde ortaya çıkan bir durumdur” (Gökçek, 2005: 185).

Kur’an-ı Kerîm’in sunmuş olduğu prensipler çerçevesinde şekillenmiş yaşam stilinin deje­nere olması, aslî formlardan uzaklaşılmaya başlanmasında cehalet önemli bir paya sahiptir. Hayatın her alanına belirli bir sistem getirerek insanlara dünyevî alan için bir form sunan dinin özünden uzaklaşılarak eksik bir algıyla benimsenmesi, cahillikle bezenmiş taassubu beraberinde getirmiştir. Mehmet Âkif Ersoy da inanç dünyasına ve yaşam alanına etki ederek geri kalmışlığın temel sebebi hâline gelen cahilliğe düşmandır.

“Câhilaneta’assubunmüdhiş düşmanı idi. Eskiye bilâ-kayd ü şart bağlı değildi. Düstûru şu idi: ‘Eski, eski olduğu için atılmaz, fena olursa atılır. Yeni, yeni olduğu için alınmaz, iyi olursa alınır.’ O, hem şâir, hem âlim idi. Ahlâkî meziyetleri, insanî vasıfları şiirinden de, malûmatından da yüksekti. Cehle karşı düşmandı. Bir cemiyet için ilimsiz yaşamak kâbil olmadığı kanâtinde idi. Asrın icâbâtına, genç­liğe, istikbâle ehemmiyet verirdi. Milletleri sapık yollara götüren şuarâ, üdebâ ve muharrirlere müdhiş düşman idi. Bunları millet için bir musîbet addederdi” (Düz- dağ, 2013: 200-201).

Cahilliğin etkisiyle yanlış bir formatta yaşanmaya başlanan tevekkül inancı konusundaki zihniyeti yıkmak için verdiği örnek ise, ecdâdın hayatı algılayış biçimidir. Cihat anlayışıyla kanları pahasına toprak fetheden ve bu toprakları kültürleriyle yoğurup vatan hâline getiren geçmiş nesiller, hiçbir şey yapmadan Allah’ın inâyetini bekleyen dönemin insanına örnek gösterilmektedir.

“ ‘Dünyâ koşuyor’ söz mü? Berâber koşacaktın;

Heyhât, bütün azmi sen arkanda bıraktın!

Mâdemki uyandın o medîd uykularından,

Bir parçacık olsun, hadi, hiç yoksa, kımıldan” (Uçman, 2013: 1236).

Dünyanın gelişimi karşısında sadece izleyici olarak kalmamak gerektiğinin vurgulandığı bu kısımda, çalışmamayı ve ümitsizliği karakteri hâline getiren bir nesle seslenilmektedir. “Medîd uyku” bir devletin yüzyıldan fazla süren geri kalmışlığı ve Batı medeniyetinin ar­tık kendisini yok etme noktasına gelen ilerlemesine sebep olan “uyuşukluk” hâlidir. Dünya devleti olan bir yapının XX. yüzyıl başlarına gelininceye kadarki yaklaşık iki yüzyıllık süreci, devlet kademelerinin terakkî şuurunu kaybetmesi kadar, o devletin bayrağı altında yaşa­yan toplumun da devleti ileri taşıyacak olan çalışma bilinci ve azmini kaybetmesinden kay­naklanmaktadır. Halkın uzun süren uykudan uyanması, İmparatorluk coğrafyasında ciddî oranda toprak kayıplarının yaşanmasına sebep olan savaşlar ile mümkün olmuştur. Ancak, Âkif’in mısralarından da anlaşılacağı üzere kaybedilen sadece toprak değil, bir milletin ru­hudur. Manzumenin yazılmış olduğu 1919 yılının şartları içerisinden seslenen Mehmet Âkif; varoluşu tehlike noktasına gelen bir millete biraz olsun azim aşılamaya çalışırken, esasında dönemin insanın sahip olması gereken bir bilinci uyandırmaya çalışmaktadır.

“Ensendekiler ‘leş’ diye çiğner seni sonra;

Basin de kalır ta gelecek nefha-i Sûr’a!

Çiğner ya, tabîî, ne düşünsün de bıraksın?

Bir parça kımıldan, diyorum, mahvolacaksın!

Dünyâ koşuyorken yolun üstünde yatılmaz;

Davranmayacak kimse bu meydâna atılmaz.

Müstakbeli bul, sen de koşanlarla bir ol da.

Mâzîyi, fakat, yıkmaya kalkışma bu yolda.

Ahlâfa döner, korkarım, eslâfa hücûmu:

Mâzîsi yıkık milletin âtîsi olur mu?

Ey yolcu, uyan! Yoksa çıkarsın ki sabâha:

Bir kupkuru çöl var; ne ışık var, ne de vâha!” (Uçman, 2013: 1236).

Manzumenin son bölümünde azmedip çalışmaya yönelmeyecek bir milletin başına gelmesi muhtemel trajediye değiniliyor. “Leş” hâline gelmemek için “basin”e (yeniden dirilişe) ihti­yacı olan toplum, üzerindeki azimsizliği atmaması hâlinde ancak mahşer gününde bu hâli tadabilecektir. Çünkü karşısında, kendisini düşman olarak gören ve devletini tarih sahnesin­den kaldırmayı plânlayan bir zihniyetle karşı karşıyadır. Kul olarak kendisine verilen yetilerin hiçbirini kullanmayıp, yanlış bir kader ve tevekkül inancıyla başa gelen felaketlerin bir şekil­de atlatılmasını bekleyen anlayış, Safahat’ta sıkça eleştirilen dönemin bozulmuş zihniyetidir. Mehmet Âkif’in manzumelerinde, bozulmuş olan kader ve tevekkül inancına neden sıklıkla değindiği konusunda Kâzım Yetiş hocanın tespitleri önemlidir:

“a) XIX. asrın sonları ile XX. yüzyılın başlarında dine karşı menfi bir tavrın yaygınlaşmaya başladığını biliyoruz. Batı’dan gelen fikirlerin de yardımıyla bu menfi tavrı takınanların tenkid ettikleri noktalardan birinin İslâm’ın kaza ve ka­der anlayışı ile tevekkül anlayışının Müslümanları geri bıraktığını söylemeleridir. Âkif bu şiirleri ve sözleri ile onlara cevap vermek istemiş olabilir. b) XIX. yüzyılın sonu ile XX. yüzyılın başındaki insanımız, tabiatiyleidârî kadroda bulunan ida­recilerle, aydınların itici gücü artık iman ve dinî heyecan değildi. Üst üste gelen acılar, durumun bir türlü iyileşmeye gitmemesi halkı bezginliğe, ye’se ve miskin­liğe sevketmişti. Halk bu bezginlik içinde tevekküle sığınmak istiyordu. Çünkü devletin vaziyeti ve içtimâî durum gittikçe vehametkesbediyordu. İşte Âkif, onları sarsmak ve uyandırmak istemiş olabilir. c) Âkif, şiirlerinde ve mevizelerinde Türkçe konuşmakla beraber bütün Müslümanlara seslenir. Bütün İslâm âleminin içinde bulunduğu psikolojik durum hiç de iç açıcı değildi. Bu noktada Âkif, bütün Müs­lümanları içinde bulundukları bu durumdan kurtarabilmek için çırpınır” (Yetiş, 1992: 130).

Varlık-yokluk mücadelesi hâline gelen dönemin olağanüstü şartları içerisindeki topluma, Âkif’in bir diğer önemli telkini; geçmişin yıkılmamasıdır. Safahat’taki birçok manzumede, geçmişin şanlı ve parlak dönemlerine, bu dönemleri Türk-İslâm milletlerine yaşatan mücahit ruhlu kahraman liderlere ve tefekkür dünyasını inşâ eden âlimlere sıklıkla yer verir, onları dönemin insanına rol-model olarak sunar. Geçmişi, hâlin bir tamamlayıcısı ve geleceğin il­ham unsuru olarak gören Mehmet Âkif, hızlı bir şekilde gelişimini sürdüren Batı medeniye­tini yakalama çabasında, geçmişten gücünü alan millî kimliğin ve tarih şuurunun kesinlikle kaybedilmemesini ister. “Mâzîsi yıkık milletin âtîsi olur mu?” mısraı, şairin bütüncül yapıdaki geçmiş-hâl-gelecek çizgisinde algıladığı zaman mefhumunu ve kültür dünyasının tanzimin­de ya da inşâsında benimsenmesi gereken anlayışı en yoğun şekliyle ifade eder.

Sonuç

Osmanlı İmparatorluğunun tebaasında bulunan çeşitli halkların milliyetçilik görüşü çerçe­vesinde ayaklandığı, buna bağlı olarak çıkan savaşlarda birçok toprağın kaybedildiği ve ar­dından patlayan Birinci Dünya Savaşı’ndaki yenilgi ve ardından gelen Anadolu’nun işgaline uzanan süreci mütefekkir ve münevvere özgü bir bakış açısıyla gözlemleyen Mehmet Âkif Ersoy, Safahat adlı yedi bölümden oluşan eserinde, düşüncelerini sanatkârane bir şekilde ifade etmiştir. İslâm kültürüne ve sanatkâr olarak aruz vezninin imkânlarıyla manzum hikâye tekniğine ciddi şekilde vâkıf olan şair, bir dönemin trajedisinin nedenlerini toplum, münev­ver, yönetici bağlamında tespit etmiştir. Sadece bununla yetinmemiş, benimsemiş olduğu dünya görüşü çerçevesinde çözüm önerileri de getirmiştir.

Mehmet Âkif’in Safahat’ında sıklıkla ele aldığı ve bir dönemin sorunsalı olarak idrak ettiği konular; yeis (ümitsizlik), sa’y (çalışma), azim ile içeriği yanlış anlaşılmaya başlanmış kader ve tevekkül anlayışlarıdır. Ona göre kişinin ve toplumun asıl dinamiği inanç dünyasıdır. Mede­niyet değişimi sorunsalında bunalımı yaşayan, meydana gelen zihniyet değişimi ile değer­ler dünyası tahrip olan dönemin insanı varlığının tehdit altında olduğunun dahi idrakinde değildir. Âkif tarafından İslâm’ın son kalesi olarak algılanan Anadolu’nun ve devletin bekası, toprak ve kültürün olduğu kadar bir dinin de tehdit altında bulunması olarak algılanmakta­dır.

Kurtuluşa ve bağımsızlığa kavuşabilmek için, Âkif; sıklıkla halka hitap eder. Çünkü zihni­yetlerdeki bozulma, münevverleri de aşmış, bir kitle sorunsalı hâline gelmiştir. XX. yüzyılın başındaki toplum, savaşların ve durdurulamayan toprak kayıplarının neticesinde tam anla­mıyla ümitsizliğin esiri olmuştur. Azimsizlik, çalışma şuurunun kaybı, tembellik ve bozulmuş tevekkül inancı da bunun cabasıdır. Bu noktada şairin dünya görüşünü meydana getiren anlayışlar devreye girer.

Mehmet Âkif Ersoy, Kur’an-ı Kerîm’den almış olduğu ilham ile meydana getirdiği dünya görüşünde ümitsizliğe katiyyen yer vermez. Âyetle sabit olan bu anlayış, ancak sapkınlığa düşenlerin harcı olarak algılanmaktadır. Allah’ın rahmetine ve keremine inanan bir mümin olarak, dönemin toplum yapısında görülen bu hastalığı bir uyuşukluk olarak vasfeder ve insanları sarsmayı amaçlar.

Bu doğrultuda ümitsizlikten kurtulabilmek için ilk olarak yapılması gereken azmetmek ve çalışmaktır. Bu iki unsuru hayat felsefesi ve itici güç olarak benimsemeyen insanların, ümit­sizlik pençesinde kıvranmalarını ve şaşkınlığa düşmelerini kaçınılmaz olarak görür. İçinde bulunduğu şartları değiştirme arzusu ve eyleminde bulunmayan kişilerin düştüğü diğer yanılgı da yanlış tevekkül inancıdır. Âkif’e göre; dünya koşarken ve değişirken, olduğu yer­de bekleyip yatarak zor durumların atlatılması ya da devlet bazında müreffeh seviyelere erişilmesi mümkün değildir. Kul, aklı doğrultusunda gücünün yettiği kadar elinden geleni yapmalı, ardından da doğru bir kader inancı çerçevesinde Allah’ın inâyetini beklemelidir. Bunların hiçbirini yapmayan dönemin toplumunda görülen insan yapısı, yok oluşla karşı karşıyadır. Âkif ise inançları ve dünya görüşü çerçevesinde başa gelmesi muhtemel felaket­leri ön alarak engelleyebilmek içinSafahat’ının yapraklarından gür sesli bir mümin olarak haykırmaktadır.

Kaynaklar

AKTAŞ, Şerif, (2008), “Mehmet Âkif ve İnsan”, Karakter Âbidesi ve Bir Çığlık Olarak Mehmet Âkif Özel Sayısı, Hece Yayınları, Yıl: 12, Sayı: 133, Sayfa: 25-37, Ankara.

ÇANTAY, Hasan Basri, (2008), Âkifnâme, Erguvan Yayınevi, İstanbul.

DÜZDAĞ, M. Ertuğrul, (2013), MehmedÂkif Ersoy, Kapı Yayınları, İstanbul.

EMİL, Birol, (1997), Vefatının 60. Yılında MehmedÂkif Sempozyumu Bildirileri, “Mehmed Akif’in Şiirinde Üç Temel Kavram Fazîlet, Ma’rifet, Sa’y”, İSAR Vakfı Yayınları, Sayfa: 7-18, İstanbul.

FERGAN, Edip Eşref, (2011), MehmedÂkif Hayatı, Eserleri ve Yetmiş Muharririn Yazıları, Beyan Yayınları, İstan­bul.

GÖKÇEK, Fazıl, (2005), Mehmet Akif’in Şiir Dünyası, Dergâh Yayınları, İstanbul.

KUNTAY, Mithat Cemal, (2012), Mehmed Akif Hayatı-Seciyesi-Sanatı, Timaş Yayınları, İstanbul.

UÇMAN, Abdullah, (2013), Safahat, Çağrı Yayınları, İstanbul.

YETİŞ, Kâzım, (1992), Mehmet Âkif’in Sanat-Edebiyat ve Fikir Dünyasından Çizgiler, Atatürk Kültür Merkezi Yayını, Ankara.

Özet

Sınırları üç kıtaya yayılmış ve bu geniş coğrafyada yaşayan birçok farklı milleti adalet ve huzur çerçevesin­de yöneterek bir dönemin dünya devleti konumuna gelmiş olan Osmanlı İmparatorluğu, yirminci yüzyılın başlarında, çok kısa bir sürede, parçalanmayı ve toprak kayıplarını âdeta bir trajedi yoğunluğunda yaşar. Söz konusu bu çözülüş ve parçalanış süreci, İmparatorluğun bakiyesi olarak kalan insanlarda da derin bir buhran ve beraberinde gelen ümitsizlik duygularını yaşamalarına sebep olmuştur. İşgal yıllarında toplumun içinde bulunduğu ağır şartları, “samimî bir sorumluluk duygusu”yla hisseden Mehmet Âkif ise, İslâm’ın gayr-i müs­lim dünyaya karşı kalan tek cephesi olarak gördüğü Osmanlı İmparatorluğunun düşmemesi için; dönemin insanlarının ümitsizliğe kapılmadan, azim ve tevekkül ederek bu dehşetli zamanların üstesinden gelinmesi gerektiğini düşünür. Yedi bölümden oluşan Safahat adlı eserinde yer alan birçok şiirde; yeise kapılmamak, azimli olmak, çalışmanın gerekliliği ve doğru tevekkül inancıeserlerin tematik yapısını meydana getirmekte­dir. Âkif’inhayata bakışı açısını büyük oranda belirleyen söz konusu temalar, Safahat’ın Gölgeler bölümünde yer alan; “Alınlar Terlemeli”, “Yeis Yok” ve “Azimden Sonra Tevekkül” adlı şiirlerdebelirgin bir şekilde ifadesini bulmuştur. Bu çalışmada; tespit edilen şiirler kapsamında, tarihsel şartlar da göz önünde bulundurularak, Âkif’in hayat telakkîsi değerlendirilmiştir.

Anahtar Kelimeler: Mehmet Âkif, Gölgeler, yeis, azim, çalışmak, tevekkül, iman.

 

Gölgeler, 2014
TYB Vakfı Mehmed Âkif Araştırmaları Merkezi'nin düzenlediği bilgi şölenlerinin 6.sı. 
Bu haber toplam 122 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim