• İstanbul 25 °C
  • Ankara 14 °C

Necip Tosun: Hayat-Sanat-İman-Mücadele: Mehmed Âkif Ersoy

Necip Tosun: Hayat-Sanat-İman-Mücadele: Mehmed Âkif Ersoy
Mehmed Âkif Ersoy, altı yüz yıllık cihan imparatorluğunun çöküş döne­mine ve bir ulusun istiklâl mücadelesine tanıklık etmiş büyük bir mücadele ve dava adamıdır.

Bir şair, vaiz ve eylem adamıdır. Onun en önemli özelliği bütün bunların birbirinden ayırt edilemez oluşudur. Çünkü “memleket meseleleri” onun en temel önceliğidir. Şiiri neyse vaizi odur, eylemleri neyse sanat anla­yışı odur. O, toplumun en çalkantılı, bezgin döneminde, şiirleriyle, vaazlarıyla insanlara ufuk, ümit ve iman vadetmiştir. Âkif, bu yüzden duruş, tavır alış, aksiyondur. Sanatı da hayatı da adanmış bir sanat, adanmış bir ömürdür. Âkif, devrin şartlarının hazırladığı bir edebî kimlik giyinmiştir. Ziya Gökalp gibi, Namık Kemal, Ömer Seyfettin gibi misyon adamıdır. Hayat-sanat-iman-mü- cadele onda iç içe olmuştur. Şartlar sürekli bir haykırış, isyan, vecd hâlinde ol­masını gerektirmiştir. Çünkü içinde yaşadığı gerçekliğin bir ürünüdür. Onun şiirinin gücü, düşüncesinin gücünden kaynaklanır. Nâzım’ın “Âkif, inanmış adam,” dizesi, aslında her şeyi özetler. Onun için her zaman dava adamı, mü­cadele adamı denmesi boşuna değildir.

Âkif; Tevfik Fikret gibi Nâzım Hikmet gibi davasının şiirini yazmıştır. Döneminin sosyal, siyasal, ekonomik olaylarını şiirine taşır. O kadar ki, bir şi­irinde, hayalle ilişkisi olmadığını, ne gördüyse onu yazdığını söyler. Açıktır ki Âkif, savaşlar, kıyımlar, ekonomik çöküntü, açlık, hastalık karşısındaki duyar­lığını açık etmek ister. Onda gerçeği yansıtmak temel amaçtır. Toplum sorun­larına duyduğu derin ilgi onun saf sanat yapmasını engellemiştir. Dava şiiri ya­zarken, şiir ile hikâye arası bir biçim oluşturur. Bir imparatorluğun çöküşüne tanıklık belki de ancak böyle oluşturulabilirdi. Bu nedenle, “Sözüm odun gibi olsun, hakikat olsun tek!” der bir şiirinde. Başta Namık Kemal olmak üzere zaten Tanzimat yazarlarından itibaren şiir, hikâye, tiyatro hayatın içine girmiş, toplumun, devletin temel meseleleri hakkında söz almış, yol gösterici olmuş­tur. Gündelik olaylar, hayat edebiyatın merkezine oturur.

Kurucu öncülerin ortak yönlerinden biri milletlerinin yaşadığı en kritik dönemlerinde, en yılgın, yenilmiş ve umutsuz dönemlerinde yaşamaları ve bu kritik süreçten kurtuluş yolunu, çıkış yolunu, berrak düşünceyi göstermele­ridir. Diğer yandan kurtuluş, arınma mücadelesinde aktif bir rol oynamaları, tarihsel süreçte kendilerini sorumlu, görevli hissetmeleridir. Bu anlamda baş- kaldıran, düzenleyen, değiştiren, düzelten bir mücadele yürütmeleridir. Top­lumun kıstırılmışlık anlarını yaşadığı bir dönemde, topluma, umut, manevi güç ve direnç aşılamaları, muştu meşaleleri olmalarıdır. Ortak özelliklerinden bir diğeri de saf bir düşünce adamı olmayıp sanatçı oluşlarıdır. Ayrıca kurucu öncülerin sanatları ile düşüncelerinin ayrıştırılamaz oluşu bir başka ortak pay­dalarıdır; bunlarda sanat ve düşünce iç içedir ve birbirinin içinde erimiştir. Bu isimlere bu nedenle, “kurtarıcı ruh”, “kurtarıcı duruş” ve nihayet “kurtarıcı çı­kış” olarak bakılmış, sonraki nesillere bir model olarak sunulmuşlardır. Âkif’te kurucu öncülerin tüm bu özelliklerini görmek mümkündür.

Onun şiiri tümüyle yaşadıkları, gördükleri, hissettikleridir: “Safahat, bir nevi bu yıkıntıların safha safha anlatılışı, duyuruluşu ve bu yıkıntıların şairde bıraktığı acı izlerin derlenişi, toplanışı ve tespit edilişidir. Bu yüzden, Safahat, bir bakıma, Türk tarihinin en acıklı günlerinin yaşanmış bir destanı, yas yap­raklarıdır (Karakoç, 2005:24).” Sezai Karakoç’a göre Âkif’de şiir ve düşünce iç içedir. Öyle ki Âkif, ‘şiirle düşünme’yi edebiyatımıza sokan tek şairdir. Bir toplumun, bir ömür başından geçenleri şiirle anlatmıştır. “Türk edebiyatında, Âkif kadar, hayatı şiire ve şiiri hayata sokmuş şair yoktur. Yalnız, bu hayat, merkez olarak alınmamış, o çağdaki Türkiye şartları içinde ve belli bir ışık al­tında müşahede edilmiştir. Yani hayat, kendi başına bir gerçek olarak alınıp metafizik kürenin dikenli noktalarına dokunmadan tut da, realitenin için­deki eriyişe kadar kendine yeter ve kendinden ibaret bir hâle getirilmemiştir Âkif’te” (Karakoç, 2005:37).

Âkif ateşten günlerde konuştuğu için insanları alev alev yakmak istemiş­tir. Bu dönemde edebiyat yapmak yaşanılan gerçeğe aykırı davranmaktır. O da sanatı böyle algılamış böyle yansıtmıştır. Bu yüzden Mehmed Âkif’in şiiri daha çok düşünce ağırlıklı olduğu için lirizme fazla yaslanmaz. Zaten Tanzi­mat yazarları hep böyle yapmış, fikrin şiirini yazmıştır: “Tanzimat Dönemi şa­irlerinde fikir ön plana alınmış, toplumun, kimi zaman hatta güncel olan dert­leri, tek endişe kaynağı olmuş, bu sebeple ani etki, kalıcı olmamak pahasına, uzun vadeli etkiden yeğ tutulmuştur. Mehmed Âkif de, toplumun var veya yok olma savaşını şairlikten ön tutmuş şairimizdir. Yine de şairlik gücü ve çağın olağanüstü olayları, son kurtuluş çabamız olan savaşlar, tüm şiirlerinin değilse de, bazılarının lirik plana yükselmesini fazlasıyla sağlamıştır. Bu şiirler, tarihi­mize altın sayfalarla yazılmayı hak etmişlerdir. Çanakkale Şehitlerine, Bülbül, vb. şiirler bunun ilk akla gelen örnekleridir” (Karakoç, 2000:17).

Hayat sanat örtüşmesinin en tipik isimlerinden biri Âkif’tir. Sanat ve ha­yat onda birlikte gider hatta hayatı sanatından daha çok şey söyler desek yeri­dir. Bu anlamda sanatı hayatının gölgesinde kalmıştır. Bu yüzden sanatından çok hayatını konuşuruz. Aslında ona karşı çıkanlar da sanatından çok hayatına karşıdır. O, milletin feryadını dile getirdi, isyanın şiirini yazdı, fikrin, düşün­cenin şiirini âdeta haykırdı. Şiirleri bu nedenle çığlık çığlığadır. Zaten denir ye “çığlıkta ritim aranmaz”, onun şiirleri öyledir. İnanan bir insanın feryadı, gözyaşları, isyanı şiirlerine yansıdı. İnanmadığı, hissetmediği bir şeyi yazmadı. İstiklâl Marşı’na da böyle baktı: “İstiklâl Marşı’nın şiir olmak üzere bir kıymeti yoktur, ancak tarihî bir değeri vardır.” Haksızlığa gözünü kapatmadan yüreği­ni ortaya koymaktan çekinmedi. Kazanacak olanı değil haklı olanı destekledi: “Kanayan bir yara gördüm mü yanar da ciğerim./ Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim. / Adam aldırma da geç git, diyemem aldırırım: / Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım.”

Kanon ve Âkif

Kanon; edebiyat, sanat kültür ortamına değer üreten, kabul ettiren, des­tekleyen adı konmamış ve pek çok değişkenden meydana gelen (devlet, eleş­tirmenler, dergiler, edebiyat çevreleri, ansiklopediler, antolojiler, devlet kitap­ları vb.) oluşumlardır. Kanonun görevi sanat-edebiyat piyasasına tartışmasız isimler sunmak, bunları desteklemek ve sürekli konuşulmasını sağlayarak ka- nonlaştırmaktır. Kanona biraz da kültürel iktidarın eylemlerinden biri olarak bakmak gerek.

Mehmed Âkif, özellikle “devrimlere karşı”, “şair değil” yargıları çerçeve­sinde kanonca dışlanmış, kanonlaşmış yazarlar içine alınmamaya çalışılmıştır. Özellikle belli bir döneme kadar kanon bunu başarmıştır. Kanon bir yazarı çeşitli gerekçelerle kanon dışına iter. Âkif, özellikle yaşayan sosyal ve kültürel ortam nedeniyle kanon dışına itilmiştir.

Cumhuriyet Dönemi’nde kanon ağırlıklı olarak resmî görüş doğrultu­sunda oluşmuş, tek belirleyici güç devlet olmuştur. Burada da Âkif kanonca dışlanmış, sakıncalı isim olarak belirlendiği için hak ettiği yere gelememiş­tir. Kanon, belirleyici güç el değiştirdiğinde (sosyal ve siyasi nedenlerle) ya da karşısında karşı kanon oluştuğunda kanonik isimler de değişir. Mehmed Âkif bunu yaşayan yazarlardandır. Âkif değişen kanon ile birlikte belki de aynı nedenlerle (duruş ve sanatsal tercih) yeniden kanonlaşmıştır. Çünkü kanon değişmez bir yapı değildir ve her kanon karşıtlarını oluşturur. Bu kanonik iki farklı bakış günümüze kadar sürmüş, özellikle “İstiklâl Marşı”, Âkif’in kanun dışına itilmesini engelleyen en büyük dayanak olmuştur. Aynı izi devlet ders kitaplarında da sürmek mümkündür. Âkif belli bir döneme kadar ders kitapla­rında sınırlı bir şekilde yer alırken son dönemde kanonlaşmasının bir sonucu olarak daha fazla yer işgal etmektedir. Değerlendiriliş biçimi de benzer şekil­dedir.

Aslında Âkif’in kanonca dışlanması daha öncelere gider.

Mehmed Âkif-Tevfik Fikret kavgasında bir anlamda kuruluşa doğru giden yeni devletin zihniyeti de tartışılıyordu. Bir kısım aydın ve yönetici Âkif’i bir medrese adamı, Fikret’i ise Batıcı aydın tipolojisinin timsali olarak görüyordu. Aydınlar arasında saflaşma da böyle olmuştu. Mehmed Âkif-Tevfik Fikret tar­tışmasında belki halkın değil ama devletin yönü Tevfik Fikret’e yönelecektir. Halk ve yönetim arasında bakış açısı farklılığı Mehmed Âkif üzerinden daha da netleşecektir. Bu aslında millî marşını yazdığı genç cumhuriyetle Mehmed Âkif’in mesafesinin açılmasıdır. Âkif’in yalnızlaşmasının arkasında biraz da bu gerçek yatar.

Millî Mücadele’de en önde mücadele eden, özellikle dindar halkı Kurtuluş Savaşı’na ikna eden, vaazlarıyla, yazılarıyla mücadelenin içinde olan, ilk Mec­liste milletvekili olarak yer alan Mehmed Âkif, yeni devletle birlikte sakıncalı konuma düşer, devlet kendisini tehdit olarak algılar ve adım adım takip ettirir. Çıkardığı gazetesi kapatılır, yol arkadaşı Ruşen Eşref idamla yargılanır, Safahat ülkesinde yasaklanır. “İrtica 906” kod adıyla gidip geldiği yerler, görüştüğü ki­şiler, konuşmaları kayıt altına alınır. Ülkesinden on bir yıl ayrı yoksulluk için­de yaşar. Yurt dışında Mısır’da bastırdığı kitabının bile ülkeye girişi yasaklanır. 1943 yılına kadar Safahat’ın yeni basımı yapılamaz.

Kanon ona tam da bu noktadan (sakıncalı adam) saldırır ve onu dışarıda bırakır. Ne var ki bu noktanın tartışılabilir olması nedeniyle “iyi şair olmadığı” yargısıyla gerçek niyetlerini perdelerler. Kuşkusuz bir şaire devrimlere hizmeti açısından yaklaşılarak bir değer hükmü verilmesi anlaşılır şey değildir. Ülke­nin resmî marşını yazmak bile onu resmî ideoloji tarafından dışlanmasından koruyamamıştır. Devlet, resmî kurumlar onu yalnız bırakmıştır. Cumhuriyet Dönemi’nde edebiyat kanonunun tek belirleyicisi resmî ideoloji Âkif’i dışarda tutmuştur. Resmî kanon Behçet Kemal Çağlar’ı kanon olarak teklif etmiş an­cak zaman onu elemiş, reddettiği Mehmed Âkif, kanon olarak yeniden keşfe­dilmiştir.

Nurullah Ataç, 1937’de Mehmed Âkif Ersoy ile ilgili en ağır yazılardan birini yazmış, Âkif’i şair bile görmemiştir: “Âkif’in bir insan olarak kıymeti ne olursa olsun bir şair sayılması hayli zor işlerdendir. Hele onda fikir aramak fikre hürmetsizlik olur. Din şairi, din filozofu değil mahalle kahvesi hatibi. (...) Fakat Âkif’in kitaplarını bir açtınız mı bitirmeden bırakamıyorsunuz. Güzel­liğinden mi? Hayır, ya nesinden? Basitliğinden. Ben ömrümde bu kadar basit bir eser okumadım. (...) Şiirin ifade vasıtasını bu kadar bayağılaştıran bir ada­ma büyük şair değil sadece şair demek de kabil midir?” (Özlük, 2011:217).

Kanon, onun “Çanakkale Destanı” ve “İstiklâl Marşı”nı yazmasını affet­medi. Devrimleri benimsemediği yargısıyla onu silmeye kalktılar. Nizamettin Nazif Tepedenli gibiler ise daha dengeli davrandılar: “O bir hayli Müslümandı. Ben bir hayli athe idim. Buna rağmen kelimelere verdiği ahenk, söze verdi­ği güzellik, ifadeyi ulaştırdığı yükseklik Âkif’i idrak etmemi zaruri kılmıştı.” Falih Rıfkı Atay da onun hakkını teslim edenlerdendir: “Birçok fikirlerde bir- leşemediğimiz Âkif’in bizden asla ayrılmayan tarafı, şerefli bir millet görmek davası idi. Âkif, kara softaların binbirinde gördüğümüz zilletlerin hepsinden uzak kalmıştır. Bizim fikirlerimize düşmanlığı asla vatana aykırı bir politika içine sürüklememiştir” (Özlük, 2011:209). Şüküfe Nihal, Âkif konusunda net­tir: “Âkif’in sanatı, çocukluğumdan beri beni enterese etmiş değildir. Bunun için kimsenin kimseye itâb etmeye hakkı yoktur. Zevkten sual olunmaz, sanat­kâr Âkif bana bir şey söylemiyor” (Eşref Edip, 744).

Nihal Atsız ise onun Türk inkılâbına hizmeti yoktur diyenlere şöyle ce­vap verir: “Âkif’in Türk inkılabına hizmeti vardır. Kurtuluş Savaşı’nda onun Anadolu’ya geçmesi kendisi gibi düşünen binlerce vatandaşı bu savaşa taraf­tarla sürüklemiş, şiirleri de millî savaşın manevi gıdasını teşkil etmiştir. Bu­gün memlekette boru öldürmeye kalkan bazı şirimsi kimseler, Kurtuluş Savaşı yıllarında İstanbul’da aşk ve fuhuş malzemeleri yazarken Âkif’in Anadolu’ya geçmiş olması başlı başına bir hizmet ve kıymet teşkil eder” (Özlük, 2011:316).

1960’lara gelindiğinde ise, politik-sol anlayışların dünyada/ülkede ivme kazanması edebiyata da yansımış ve “gerçekçilik” anlayışının, “sosyal endişe”- nin eserlerde yer bulması sonucunu doğurmuştur. Toplumculuk başlığı altında toplayacağımız bu akım, edebiyat kanunu oluşturmuştur. Asım Bezirci, Fethi Naci, Memet Fuat vb. eleştirmenler öne çıkar. Âkif bu kanonca da dışlanır. Bu dönemlere daha çok Âkif “İstiklâl Marşı Şairi” çemberine alınarak etkisizleş­tirilir.

Yalnızlığı seçiş

Tarihin büyük yalnızları kendilerini gönüllü olarak kuyuya atan Yusuf- lardır. Ama bir farkla. Bir çocuk değil, büyümüş, görmüş geçirmiş bir Yusuf olarak oradadırlar. Yaralanmış, örselenmiş, rüyalarına sığınmış Yusuflar ola­rak. Mehmed Âkif Ersoy da bunlardan biridir. Aslında Mehmed Âkif Ersoy ile yalnızlık kelimelerini yan yana getirmek ülkemizin yakın dönemde yaşadığı dramın da bir simgesidir. Bir milletin İstiklâl Marşı’nı yazmış Mehmed Âkif Ersoy’un ömrünün son on bir yılını yurt dışında, Mısır’da geçirmiş olması ülke olarak yaşadığımız tüm dramların da bir izahıdır. İster “boykot”, ister “gönül­lü sürgünlük”, ister “hicret” diyelim Ersoy bütün yaşananlardan sonra içine dönmek, kendi yalnızlığında ruhuna değmek istemiştir. Safahat’ın son bölümü olan “Gölgeler” onun bu psikolojisini çok iyi yansıtır.

Kurtuluş Savaşı’nda adım adım, ruh ruh, cami cami içinde yer alan, şiir anlayışı tümüyle toplumsal temaları yansıtan bir şair nasıl olur da toplum dı­şına düşer. Oysa o, büyük mücadeleden sonra büküle büküle, kırıla kırıla kal­bine sığmıştır. Zaten başka gidecek yeri de yoktur. Kendi deyimiyle “Afrika’da bir münzevi”ye dönüşür. Hiç kuşkusuz Kurtuluş Savaşı’ndan sonra ülkede olup bitenler onu üzmüştür. Muhalif seslerin, dergilerin, gazetelerin susturulduğu, partilerin kapatıldığı, insanların öldürülüp tutuklandığı, hayatını verdiği der­gisi Sebilürreşad’ın kapatıldığı, pek çok arkadaşının tutuklandığı, yakın arka­daşının vatana ihanetten yargılandığı, kendisinin de polis tarafından takibinin yapıldığı bir ortamda bir anlamda hicret kaçınılmaz hâle gelmiştir. Tüm bu olup bitenlerle birlikte dostları tarafından etrafının boşaltılması da onu ya­ralamıştır. Bu baskı ortamında ona yaklaşmaktan, Sebilürreşad’ta yazmaktan pişman olanlar bile çıkar. Bütün bunlardan sonra Âkif için susmak, görünmez olmak, kuyuya sığınmaktan başka yapacak bir şey kalmaz. Çünkü ne yapsa boşluğa düşecek, söz anlamını yitirecektir. O da içine çekilmekten başka bir yol bulamaz.

Mehmed Âkif Ersoy ateşten günlerde var oldu. Ateşten serinliğe kaçıp gölgede huzur içinde yaşayabilirdi. O ise bizzat ateşin içine attı kendini. Bir semender gibi ateşe kendini alıştırdı. Yandıkça yandı. Ah bile demedi. Ateş söndüğünde küllerini bile dışarıya taşıdı. Ülkesine yük olmadı. Nurettin Top­çu onun büyük yalnızlığını şöyle anlatır: “Büyük adamların başka bir vasfı da münzevi oluşlarıdır. Onlar kalabalığın içinde yalnız yaşarlar. Şehirlerin insan yığını, onlar için hoşça seyredilen bir manzaradır. İç hayatlarında yalnızdır­lar. (...) Âkif’in inzivası halk içinde idi. O, cemaatin içinde çilesini doldurdu. Sonra bu cemaatten ona ne kaldı? Her parçasını birine, ‘dostum’ veya ‘karde­şim diyerek, veyahut bütün samimiyetle isimlendirerek ithaf ettiği eserini, bu kardeşleriyle dostları didik didik ettiler. Kimi onu inkılabı anlamadığını, kimi dindarlığındaki hulusu, ölümünden sonra tenkit ve târiz vesilesi yaptı. Dostla­rı bakımından en talihsiz bir insan bu adamdı, denilebilir. Bu fani hayatı sev­diren ve yaşanmaya değerli yapan insanlardır. İnsanlardaki samimiyetsizlik, hayattan usandırır” (Topçu, 2006:16).

Mehmed Âkif Ersoy ülkesini hayal kırıklıkları, acılar içinde terk eder. Onun ruh hâli en iyi son dönemde yazdığı şiirlerine yansır. Son dönem şiirleri derin bir hayal kırıklığını yansıtır. Bu şiirler, hayata, ülkesine, dostlarına sitem­dir. Olaylara, durumlara tümüyle inancını yitirmiş, olup bitenlerde etkisinin yok hükmünde olduğunu görmüştür. Bir kaçıştan çok bir protestodur. Kurulan devletin en zor anlarında içinde olmuşken, sıra pastadan pay alma aşamasına geldiğinde o geri durmuştur. “Hiçbir kapı, altından geçerken Âkif’i eğilmeye mecbur edemediğinden” o dimdik, eğilip geçilen kapılardan uzak durmuştur. O Millî Mücadele’de üstüne düşeni yapmış sonra susmuştur. Özellikle yakın arkadaşı Ali Şükrü Bey’in öldürülmesi, peşine hafiyeler takılması onu hayal kırıklıklarına uğratmıştır. Bütün bunlar istemeye istemeye de olsa on yılı aş­kın süre kalacağı Mısır’a hicretine yol açmıştır. Kahire’nin yirmi beş kilometre uzağındaki Hilvan’da münzevi bir hayatı seçmiştir. Bu dönemde yazdığı şiir­ler bu acıları, hasreti ve ağır yenilmişliği anlatır. Arkadaşlığa, dostluğa büyük önem veren şair sağlam karakterin ve dürüstlüğün bedelini ödemeye razıdır. Eğilmeyecek, vazgeçmeyecektir. Susacak, kendi içine çekilecektir: “İhtiyarımla çekildiğim şu inziva âleminde bile muhitin, şuurun, zamanın, hâdisatın, hülâ­sa bütün kâinatın sarih istiskalini gördükçe yaşamaktan âdeta iğreniyor da günden güne artan zâfımı, ihtiyarlığımı birer müjde hâlas telâkki ediyordum” (Cemal, 1990:80).

Mehmed Âkif Ersoy’un yalnızlığı dramatik ve yaralayıcıdır. Âkif hem ru­hen hem de fiziken yalnızlığı seçmiştir. Hayal kırıklığı, ihanetler ve iftiralarla beslenen derin bir yaralanmadır bu. İnsanlara olan güveni kökten sarsılmış, yaptığı işler gözünde değersizleşmiş, kırgın, küskün ülkesini terk etmiş, terk etmek zorunda bırakılmıştır. İstese muteber bir adam olup yükselebilecek, yüksek bir kademede görev alabilecekken, ilkeleri, doğruları uğruna her şey­den vazgeçmiş, kendini gurbete mahkûm etmiştir. Reddettiği şeyler, hayatlar çok az kişinin reddedebileceği şeylerdir. Ama o yıllarca susmayı yeğlemiştir. Her şeyi içine gömmüş, insanları tanımanın birikimine sahip olmak ona yet­miştir. Yaptıklarının karşılığını istememiş, içine gömülüp kanayan bir yara ola­rak yaşamıştır. Âkif hem ruhi hem fiziki büyük yalnızlardan biridir. Onun için yalnızlık, boyun eğmemenin, ruhunu satmamanın, onurlu durabilmenin bir mükâfatı olarak gelmiştir. Her şeyden arınmış, günaha batmamış, zulme ortak olmamış, inancının bedeli olarak dünyayı elinin tersiyle itmiştir. Bu nedenle yalnızlık onda halkın kalbine yerleşmenin bir yolu olarak ortaya çıkmıştır.

Âkif’in hayata, insanlara dair yaşadığı derin kırılma dizelere yaralayıcı tonda yansır. Bu şiirler ilk dönem şiirlerindeki gibi öfkeli, sert bir ses değil, daha çok kırılgan ve melankoliktir. Görmüş geçirmiş sonra da yalnızlığa sığın­mış bir bilgenin kahır yüklü iç sesidir. Safahat’ın “Gölgeler” bölümü bu yalnız­lığın yansımalarıdır: “Yıktım koca bir ömrü de baykuş gibi geçtim, / Kırk beş yılın eyyam-ı harabında oturdum. /Sen, başka ufuklar bularak yüksele durdun; /Ben, kendi harabemde kalıp, çırpına durdum.” 1933’te yazdığı Safahat’ın son şiiri olan “San’atkâr” bir anlamda onun veda sözleridir. Hayal kırıklıkları, yal­nızlıklar ve acılar içinde geçen ömrünü şu sözlerle bitirir gibidir: “Hayır! Yakar beni derdimle âşina çıkman, / bırak, ben ağlayayım, sen çekil de karşımdan. / Belâ mı kaldı dünya evinde görmediğim? / Bırak, şu yaşları, hiç yoksa, görme­den gideyim!” (“San’atkâr”) Mehmed Âkif, Safahat’ın son şiirinde yalnızlığını ifade ederken intiharı bile gündeme getirecek kadar kırgındır. Ama Müslü­manlığı buna engeldir: “Taş olsa baş vururum, intihara baş vuramam!/Batar, çıkar, giderim...”

Bu dönemde ne yazsa ne söylese istismar edilecek, bir yangına neden ola­cak, bir iftiraya belge olacaktır. Millî Mücadele’nin en gür sesi kırılmış, boğul­muş, boşluğun sesi olmuştur. O da içine gömülmüş, kendi kendisinin dinle­yicisi olmuştur. Edebiyat tarihinin en büyük, güçlü isyan, başkaldırı şiirlerini yazmış biri, bir yalnız, bir kırgın, bir sürgün olarak her şeyin bitişine ilişkin münzevi bir sese ulaşmış, kahrın melankolinin şiirini yazmıştır: “Safahatımda eğer şiir arıyorsan arama / Yalnız bir yeri vardır ki hazindir. göster! / Küfe yok, hatta değil, Kahve hayır / hangisi ya / Üç buçuk nazma gömülmüş koca bir ömür heder!”

Ölmek için 1936’da yeniden İstanbul’a dönen Mehmed Âkif Ersoy ge­miden İstanbul’un camilerini görünce ağlamaya başlar: “Hepsi göçmüş, hani yoldaşlarının hiçbiri yok! / Sen mi kaldın, yalnız kafileden böyle uzak?” Şişli Sıhhat Yurdunda yirmi gün kaldıktan sonra Mısır Apartmanı’nda kendisine ayrılan daireye yerleşir. Artık ölüme doğru gittiğini bilmekte, “kendi toprakla­rımda öleceğim” diye sevinmektedir. Yurda dönüşte hasta yatağında kendisiyle yapılan son söyleşide bir münzevi olduğunu söyler: “Kahire’nin yirmi beş ki­lometre cenubunda Helvan vardır. Sakin, asude bir köşedir. Orada oturdum. Zaten tab’an münzevi bir adamım. Gürültüyü sevmem, İstanbul’dayken de böyleydim.” Bir tehlike kalmadığı için eski dostları onu ölüme göndermek için son ziyaretlerini yapar, sevdiği hafızlar başucunda Kur’an okur.

Mithat Cemal’e göre yaşarken “onu sevmek ‘cesaret’ti. Dostları bile onu gizli sevdiler.” Yaşarken ondan uzak duranlar bir anlamda ölmek için ülkesine dönen Mehmed Âkif Ersoy’a ilgi gösterirler. Mehmed Âkif Ersoy, hastalanıp ölüm döşeğinde yatarken hastanedeki yoğun ziyaretçi akınına şaşırır ve şöyle der: “Meğer seviyorlarmış beni!” Bu ortamı Mithat Cemal şöyle anlatır: “Has­talık uzadıkça hasta tabiileşiyor ve gelenler, sanki misafirliğe geliyorlardı. Onu sevenlerin ne kadar çok olduğu hastalığında belli oluyordu. Abdülhak Hâmit Sağlık Yurdunun kapısında hasta bakıcıyla onu konuşuyor; Aka Gündüz yüz­lerce sigarasından bir tekini bile onun yanında içmiyordu. İşte en zıt insan­lar, karşısında yan yana oturarak hastalığını merak ediyorlardı. Müteahhidin yanında mutasavvıf, romancının yanında bankacı, çok iyi giyinenin yanında takriben giyinen. Alaca bir insan kalabalığında loş odası artık dolup boşalıyor, söz şairi çıkıp ses şairi giriyor, müellifle kâtip karşılaşıyor. İbrahim Alâeddin nesriyle başlayan gün, Faruk Nafiz’in şiiriyle bitiyordu. Hastalanması bir ede­biyat vakasıydı” (Cemal, 1990: 144-145).

Hayattayken, peşine hafiyeler takıp “İrtica 906” koduyla fişleyenler, ha­yatını vatanına adamış bir büyük vatanseveri cenazesinde bile yalnızlaştır- mayı sürdüreceklerdir. Cenazesine bir bayrağı bile çok görürler. Cenazesini öğrenciler kaldırır, İstiklâl Marşı okunarak mezara konur. Hiçbir resmî gö­revli cenazeye sahip çıkmaz. Sadece okurları, öğrenciler cenazeye sahip çıkar. Cenazesine katılan resmî memurlara dava açılır. Daha sonra öğrenciler kendi aralarında topladıkları parayla mezar yaptırır.

Tam da dediği gibi olur: “Hiç çağlamadan, gizli inen yaş gibi aktım.”

Âkif bize ne söyler?

Sembol, simge isimlerin bildik kaderi, üzerinde çok konuşulmalarına kar­şın az okunmalarıdır. Zamanla efsanelerin dokunulmazlıkları derinleşir, etra­fındaki hikâyeler çoğalırken, düşüncelerinden uzaklaşılır. Âkif de bu kaderi yaşayanlardandır. Daha ilk öğretimde Âkif ismiyle karşılaşanlar, bir adım ile­riye gidemezler. Bu nedenle “İstiklâl Marşı Şairi” etiketiyle sınır çekilir, bu un­vanla çerçevelenir. Kuşkusuz bu marş, Âkif’i tanımak için önemli bir kapıdır ve bir şiirle bu milletin belleğine nakşolmak çok az şaire nasip olur. Ancak bu, bir yandan da onun mücadelesine ve düşüncesine çekilen bir sınırdır. Çünkü “İstiklâl Marşı” belleğine kazınan birey, daha sonraki yaşamında tekrar dönüp Âkif’e bakma ihtiyacı duymaz. “İstiklâl Marşı Şairi” ve etrafındaki söylenceler ona yeter de artar bile.

Oysa Mehmed Âkif Ersoy her açıdan incelenmesi, üzerinde durulması gereken insanımızın, toprağımızın yaşadığı tarihin en önemli prototiplerin­den biridir. Bir imparatorluğun çöküşüne tanıklık eden hayatı, sanat edebiyata bakışı, medeniyet ve uygarlık yaklaşımı, bugün bile önemini koruyan pek çok tartışmalara ışık tutacak müstesna mihenk taşıdır.

Âkif için “gelecek zamanı anlamadı, bu yüzden bir kenara çekildi” diyen­ler yanıldı. Oysa zaman Âkif’i haklı çıkardı. Zamanında dikkat çektiği sorun­lar aynen devam etti ve devlet yönetimde bir problem olarak ortaya çıktı. Âkif böylece güçlü bir şekilde yeniden gündeme geldi. Onun kanonlaşmasının ne­denlerinden biri dönemindeki duruşunun, hayatının haklılığıdır. Bu yüzden yerlilik konusunda konuşmak isteyenler Mehmed Âkif’e başvurmuş, örnek bir duruş, örnek bir karakter arandığında onun ismi anılmış, sembol bir isim ola­rak adı milletin kalbinde yer etmiştir. Özellikle “İstiklâl Marşı” ile bir milletin müşterek ruhunu ortaya koymuş, bu ruhun tercümanı olmuştur.

100. Yılında İstiklâl Marşı Büyük Bilgi Şöleni
12 Mart 2021 - TBMM
100. Yılında İstiklâl Marşı ve Mehmed Âkif Kitabı
Bu haber toplam 211 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim