• İstanbul 14 °C
  • Ankara 10 °C

Prof. Dr. Abide Doğan: Mehmet Âkif’in Manzumelerinde Çocuk

Prof. Dr. Abide Doğan: Mehmet Âkif’in Manzumelerinde Çocuk
Mehmet Âkif çocukları konu edindiği manzumelerini büyük ölçüde Safahat’ın birinci kita­bında toplamıştır.

Mehmet Âkif’in Manzumelerinde Çocuk

II. Meşrutiyet döneminin dikkate değer şahsiyetlerinden olan Mehmet Âkif Ersoy, manzume­lerinde çocuğa ayrı bir yer vermiştir.

1908-1910 arasında yazılmış sosyal ve tarihî manzum hikâyelerle, istibdat aleyhine yazılmış manzumeleri ihtiva eden Safahat’ın ilk kitabında yer alan Fatih Camii, Küfe, Meyhane, Hasta, Mezarlık, Bayram, Selma, Azim, Hürriyet, Kocakarı ile Ömer, Dirvas, Seyfi Baba, Amin Alayı, Be­bek yahut Hakk-ı Karar adlı manzumelerinde hasta, yetim, yoksul, açlık ve cehalet içinde ilgi ve şefkate muhtaç olan çocuk portreleri çizmiştir.

Âkif, Safahat’ın birinci kitabının ilk manzumesi olan “Fatih Camii”nde çocukluk günlerine ait hatırasını anlatır. Caminin tasvirinden sonra parmaklıkla çevrili bir yere oturan şair, kubbeye asılı kandilleri görünce çocukluk yaşantısına gider. Hatıraları onu sekiz yaşına götürür. Bir gece babası, kız kardeşiyle kendisini, uslu durmaları şartıyla camiye götürür. Kendisi nama­za durunca çocuklarla ilgilenemez. Kız kardeşinin ne yaptığından bahsetmez ama kendisi serbest kalınca hasırların üzerinde keyfince koşar, yuvarlanır. Babasının beyaz sarıklı, temiz, zinde vücutlu, saçı sakalı ağarmış elli beş yaşındaki halini hatırlar.[1] Yanında küçük bir kızca­ğızla yeşil sarıklı pek yaramaz bir oğlanı görür gibi olur. Bu yaramazın başındaki fesin püs­külü yoktur. İbiğinde mavi bir boncuk bağlıdır; fesin üzerindeki sarık hemen bozulur, sonra bir dolanır; daha sonra da bayrak gibi dalgalanır. Bu afacan koşar koşar, yerinde duramaz. Nihayet dua edilir ve namaz biter. “Pir-i güzin” olarak nitelediği babası çocukları alıp eve gö­türür. Yolda oğlan elinde fener tutar. Eve gelince yorgunluktan derin bir uykuya dalar. Bunlar şairin çocukluk anılarıdır. Bir süre sonra, etrafında huşû içinde dua eden insanları görünce şair gerçek âleme döner.

Vakası Halkalı Ziraat Mektebi’nde geçen “Hasta” adlı manzumede Âkif, Ahmet adlı öğrencisi­nin hastalığını ve bu yüzden okuldan uzaklaştırılmasını hikâye eder.

Karşılıklı konuşmalarla ilerleyen manzum hikâyede olay, şairin, hasta öğrencisini doktora götürmesiyle başlar. Çocuk son günlerde çok hastadır. Sınıf on gün önce ameliyata çıkar­ken, Ahmet de derse gelmiş ve hocası tarafından istirahat etmesi tavsiye edilmiştir. Geceleri uyuyamayan, öksüren, ateşi yükselen çocuğun durumu oldukça vahimdir. Âkif, durumun ciddiyetinin farkındadır. Doktor ise hâlâ “etmeye gelmez acele” demektedir. Sonunda hastayı tekrar muayene etmeye karar verir. Çağırır, çocuk kapının perdesini açarak içeri girerken fesi­ni de düzeltir bir yandan. Şair, “Bir uzun boylu çocuk... Lakin o bir levha idi... Öyle bir levharikkat ki unutmam ebedi”[2] dediği çocuğun iç burkan dış görünüşünü tüm çıplaklığıyla şöyle tasvir eder:

“Rengi uçmuş yüzünün, gözleri çökmüş içeri;

Elmacıklar iki baştan çıkıvermiş ileri.

O şakaklar göçerek cepheyi yandan sıkmış;

Fırlamış alnı, damarlar da beraber çıkmış!

Bet beniz kül gibi olmuş uçarak nur-ı şebâb;

O yanaklar iki solgun güle dönmüş, bîtâb!

O dudaklar morarıp kavlamış artık derisi;

Uzamış saç gibi kirpiklerinin her birisi!

Kafa bir yük kesilip boynuna, çökmüş bağrı, İki değnek gibi yükselmiş omuzlar yukarı.”[3]

Doktor hastayı önce dikkatlice dinlemek ister, soyunmasını ister. Ancak çocuğun soyunma­ya hali yoktur. Bunun üzerine üç beş kişi çocuğu soyar. Ortaya çıplak bir yoksulluk abidesi çıkar. Esasen bu kemik külçesinin dinlenecek bir tarafı yoktur. Ama Âkif’in tahminine göre, doktorun merhameti coşar ve “Bakmasak hastayı nevmid ederiz belki!” diye, çocuğu mua­yene eder. Öksürüğüne kodein ile arsenik haplarını tavsiye ile “Hadi git kendine iyi bak...” diyerek çocuğu başından savar.

Bu duruma dayanamayan Âkif itiraz ederse de doktor, çocuğun ölüme yaklaştığını örnekler­le anlatır. Sol taraftan akciğerin tamamı çürümüştür. O mel’un hastalığın üçüncü devredeki izleri, hastalığın tabii seyrinde olduğunu gösterir. Bütün arazlar, içe doğru nefes almak ve dışa doğru nefes vermeye ait tüm belirtiler de ortadadır. Hastanın bir haftalık ömrü kalmıştır.

Doktorla müdür çocuğu ve yapacaklarını konuşurlar. Hava değişikliğine göndermek de çö­züm değildir. Ya yolda ölürse!? Kalırsa diğerlerine de hastalık bulaşabilir. Üstelik böyle bir hastayı gönderen okul da haklı olabilir. Sonunda karar verilir ve çocuk hava değişikliği tavsi­yesiyle okuldan uzaklaştırılır.

Okulun bu kararına çocuk itiraz eder. Hava değişikliğine gitmek istemez. Rahat ölmeyi arzu eder. Üç buçuk yıldır bu okuldadır. Üç gün daha kalsa ne olur? Üstelik kendisini yıllarca ba­rındırmış olan bir yerden, “öleceksin!” diye avare bir dilenci gibi kovulmak ne demektir? Ço­cuk kimsesizdir; gideceği/kalacağı yeri de yoktur. Sokaklarda perişan olacaktır. Sonunu da bilmektedir. Çocuğun isyanı/itirazları fayda vermez. Çağrılan faytona doğru iki arkadaşının kollarında giderken arkaya “lemha-i lebriz-i elem” atar ve arkadaşlarının matem gözyaşları içinde faytona bindirilir. Akif’in deyişiyle gariplerin şiltesinde ölmeye yollanır. Hasta ve öl­mek üzere olan bir çocuğu sokaklara atan, merhametsiz ve hissiz insanlara karşı nefretini ve isyanını gizlemeyen şair; çocukların, özellikle de hasta çocukların korunmaya, ilgiye, şefkate muhtaç olduğunu bu manzumesiyle vurgular.

“Hasta” manzumesinde vak’a basit gibi görünmektedir. Ahmet, güney illerinden gelmiş ve

İstanbul’un rutubetli iklimine dayanamayıp verem olmuştur. Ancak Mithat Cemal vak’anın bu kadar basit olmadığını belirtir ve bazı gerçeklere dikkat çeker.

“Akif, “Hasta”yı yazarken, hekime:

Bence doktor onu siz sayarak dinleyiniz!

diyor ve ilave ediyor:

Hastalık çünkü değil öyle ehemmiyetsiz.

Sade bir nezle-i sadriye mi illet? Nerde!

Çocuğun hâli fenalaştı şu son günlerde.

Bu, tarizdi, “Hasta” manzumesini daha ilk dinlediği zaman ilk mısraın bu zehrine dikkat et­miştir. Demek ki hekim “Hasta”yı o zamana kadar soymadan dinlemişti; mesela ceketiyle; kim bilir, belki de mesela kaputuyla... Yatı mekteplerinde umumi ve resmî merhametlerin yüzüne karşı bu mısra ne acı safhaydı. Üçüncü mısrada da şu acı hakikat duruyordu. Hekim “verem”i göğüs nezlesi sanmıştı!

Fakat Taşkasaba giderken Âkif bunları bana hiç anlatmıyordu. İçimden: “Galiba bu mısralara bu zehirleri sanat diye sokmuş.” dedim. Ve manzumenin vakasına merak etmeyi esere hür­metsizlik bilerek kendisine mevzuu fazla sormadım.

Sonra Şefik’ten (Pendik Bakteriyoloji direktörü Şefik Kolaylı) öğreniyorum: Sanat saydığım bu zehirler hiç de öyle değilmiş:

Ahmet’in verem olduğuna mektepte inanmıyorlar: “Bir defa verem olduğunu kendisi söy­lüyor; sonra da çocuk değil mi, özeniyor!” Ve mektebin hekimleri Ahmed’in vehmini tedavi ediyorlar. Doktorların inanmadıkları verem hastalığı Ahmed’i her gün öldürmekte devam ediyor; fakat hekimler musır: Ahmed vehimden zayıflıyor. Vehmin de ilacı olmadığı için “ev­ham getiren” çocuğu “telkin”le iyi etmeye karar veriyorlar. Leblebi unundan haplar yaptıra­rak Ahmed’e tembih ediyorlar, her gün bunlardan 4 tane alacak, 15 gün sonra kendisine bir fenalık gelecek, o gün ya kurtulacak, ya ölecek. Hakikaten on beşinci gece fenalaşıyor; fakat zavallı Ahmed seviniyor, çünkü ölmüyor!

Yalnız verem o kadar geç teşhis ediliyor ki Ahmed nihayet ölüyor.

“-Otur oğlum, seni dikkatlice bir dinleyelim,

Soyun evvelce fakat.

-Siz soyunuz yok halim!

Soydu bîçareyi on beş kişi birden, o zaman

Aldı bir heykeli uryan-ı sefalet meydan!

Bu kemik külçesinin dinlenecek bir ciheti,

Yoktu, zannımca tabibin coşarak merhameti;

“Bakmasak hastayı nevmîd ederiz belki” diye;

Çocuğun göğsüne yaklaştı biraz dinlemeye.”

Hastanın ancak kemik haline geldikten sonra soyularak bakılması, bu kemik yığınının dinle­necek bir ciheti olmaması - “cihet” kelimesinin buradaki acı güzelliği! -sonra hekimin mer­hametinin coşması... Bütün bu acı istihzalar yukarıda dinlediğim vakanın doğruluğundan alınmış zehirlerdir.

Âkif bana iki defa ağladığını söyledi: Bir bu çocuğu yazarken; bir de “Süleymaniye Kürsüsün­de” inkıraz tasvir ederken”[4]

Âkif “Küfe” adlı manzumesinde, hammal babasının ölümü üzerine annesiyle kardeşine ha­mallık yaparak bakmak zorunda kalan “Zavallı Hasan”ın hazin hikâyesini anlatır. Buna göre, Âkif bir sabah erkenden evden çıkar. İstanbul’un kenar mahallesinde oturduğu için sokaklar çukurlarla doludur. Yağmurlarla dolan çukurlar göle benzer adeta. Şairin bastonuna bir küfe takılır. Küfenin kimin olduğunu düşünürken o sırada on üç yaşlarında bir çocuk gelir ve kü­feyi tekmeler. Küfe ileriye doğru giderken çocuk,

“- Benim babam senin altında öldü, sen hâlâ

Kurumla yat sokağın ortasında böyle daha!”[5]

diye bağırır.

O anda karşıki evden orta yaşlı bir kadın görünür, Hasan’ın annesi olan kadın, oğluna baba­sının sekiz sene kullandığı küfeden ne istediğini sorar. Babası küfeden memnundur. Uğurlu­dur küfe. Çünkü hiç işsiz/yüksüz bırakmamıştır onu. Sahibi gidince de öksüz kalmıştır. Bun­dan böyle Hasan, kardeşiyle annesini bu küfe ile besleyecektir. Hasan oldukça üzgün ve asa­bidir. Annesiyle konuşmalarını dinleyen şaire de söylenir. Annesi yatıştırmaya çalışırken, şair hiddet etmemesini, babasının, annesiyle kardeşini kendisine emanet ettiğini, babası bunca yıl çalışıp alın teriyle onları nasıl büyüttüyse bundan böyle onun da aynı görevi üstlenmesi gerektiğini söyler Hasan’a. Ama o, küfeyle çalışmak değil okumak ister. Bayramda komşusu­nun gelini, dayısının yatı mekteplerinde zabit olduğunu, kendisini de mektebe koyabilece­ğini belirtmiştir. Ama zavallı Hasan şartlar gereği okuyamaz ve hamal olur.

Şair ailesiyle Fatih’te gezintiye çıktığı bir günde Hasan’la karşılaşır. Onu, yaşlı bir adamın kü­feyle yükünü taşırken görür. Çocuğun hali acınacak vaziyettedir. Âkif onun yürek sızlatan durumunu şöyle tasvir eder:

“Çocuk, benim o sabah gördüğüm zavallı yetim.

Şu var ki, yavrucağın hali eskisinden elim:

Cılız bacaklarının dizden altı çırçıplak.

Bir ince mintanın altında titriyor, donacak!

Ayakta kundura yok, başta var mı fes? Ne gezer!

Düğümlü, alnının üstünde sade bir çember,

Nefes değil o soluklar, kesik kesik feryâd;

Nazar değil o bakışlar, dümû-i istimdad.

Bu bir ayaklı sefalet ki yalınayak, baş açık;

On üç yaşında buruşmuş cebin-i sâfi, yazık”[6]

Âkif bu satırlarda çocuğun sadece dış görünüşünü tasvir etmekle kalmaz, iç dünyasındaki perişanlığa da dikkat çeker. “Zavallı”, “yazık” gibi acıma/merhamet ifade eden kelimelerle de çocuğun fakirliğini/çaresizliğini pekiştirir. Karşılaştırma ve tezatlarla çocuğun dramını daha da belirginleştirir. Hasan’ı okula giden çocuklarla karşılaştırır. Hasan ağır küfenin altında ezi­lirken, o sırada Rüştiye’den çıkan çocuklar hem ona hem de yanındaki ihtiyara bakıp ge­çerler. Onlar Hasan’ın yapamadıklarını yapmakta, güle oynaya okula gitmektedir. Bu durum karşısında Hasan ise o anda kaderi gibi gördüğü küfeyi ayakları altında ezmek ister.

Âkif “Meyhane” adlı manzumesinde meyhanenin kötülüğünden ve zararlarından bahseder. Hikâyede vak’a şöyle gelişir:

Akşam canı sıkılan şair sokak sokak gezerken karşısına bir meyhane çıkar. Onu ayrıntısıyla tasvir ederken insanda nefret ve tiksinti hissi de uyandırır. Oradaki insanların bayağı konuş­malarını aktarır. Kafayı çekenler sarhoş olup sızmışken bir kadınla bir erkek çıkagelir. Kadın meyhanenin müdavimlerinden Baba Arif adındaki kumarbazın eşidir. Kocasına bağırıp çağı­ran kadın en çok çocukları için üzülmektedir. Bir oğlu bir kızı vardır. Kızı İffet yetişkindir ama sarhoşun kızı diye alan çıkmaz. Bu söz zavallıyı incitirken anneyi de üzer. Kızına şunları söyler:

“Benim güzel meleğim, hiç de talihin yokmuş.

Anan benim gibi sersem, babansa bir sarhoş!”[7]

Oğlu Necip de parası ödenmediği için okuldan kovulur. Annesi onun cahil kalmasını iste­mez. Ama elinden bir şey gelmez. Arif üç gündür eve gelmeyince, çocuk da babasını görmek ister. Anne çaresizdir. Yatsı vakti komşusu olan Hüseyin Ağa’yı yanına alarak kocasını gittiği meyhanede bulur. Durumu anlatır, oradakilerden Arif’e nasihat etmelerini ister. Ancak ora­dakiler de Arif gibi sarhoş ve sorumsuz adamlardır. Üstelik Arif karısına “boşsun” der. Bunun üzerine kadın oracıkta düşüp bayılır.

Burada şairin üzerinde durduğu hususlardan biri de sarhoş bir babanın çocuklarına verdiği zarardır. Çocuklarının adı da (İffet ve Necip) babanın durumu ile tezat teşkil eder. Babanın sarhoşluğu çocuklarının geleceğini de tehlikeye sokar. Kızı evlenemez, oğlu da okuldan ko­vulduğu için okuyamaz, cahil kalır. Annenin feryadı çocukları içindir.

Âkif, “Mezarlık” adlı manzumesinde annesiyle birlikte mezarlığa gelen bir çocuktan bahse­der. Bir sabah Eyüp Mezarlığına giden Akif, uzakta bir kabrin ayakucuna oturmuş bir kadınla bir çocuk görür. Çocuk “Tebareke” suresini vecde tutulmuşçasına ezberden okur; annesi de gözyaşlarıyla onu dinler. Âkif’e göre çocuk hayatı, kabir de ölümü tasvir eder. Bu manzume­de farklı bir çocuk portresi çizilmiştir.

“Bayram” manzumesinde Akif bayram ve bayram yerlerinden bahsederken, oraların vazge­çilmezi olan çocukları ve onların eğlencesine geniş yer verir. Bayramda yetim çocukların da sevindirilmesi gerektiğini hatırlatır.

Şair bayramı Fatih’te seyreder. Kucakta gezdirilen çocuklardan yaşlılara kadar herkes bayram yapmaktadır. Bayram yeri konuşma üslubuyla oldukça canlı tasvir edilmiştir:

“Adım başında kurulmuş beşik salıncaklar, İçinde darbuka, deflerle zilli şakşaklar: Biraz gidin: Kocaman bir çadır... Önünde bütün, Çoluk çocuk birer onluk verip de girmek için Nöbetle bekleşiyorlar. Acep içinde ne var?

“Caponya'dan gelen, insan suratlı bir canavar!” Geçin: Sırayla çadırlar. Önünde her birinin Diyor: “Kuzum, girecek varsa, durmasın girsin. “ Bağırmadan sesi bitmiş ayaklı bir i'lân.

Alın gözüm, buna derler... “ sadâsı her yandan.

Alektirikçilerin keyfi pek yolunda hele: Gelen yapışmada bir mutlaka o saplı tele. Terâzilerden adam eksik olmuyor; birisi İnince binmede artık onun da hemşerisi: “Hak okka çünkü bu kantar... Firenk icâdı gıram Değil! Dirhemleri dört yüz, hesapta şaşmaz adam.” -Mahallebim ne de kaymak!

-Şifâlıdır ma'cun!

Simid mi istedin ağa

-Yokmuş onluğum, dursun.

O başta: Kuskunu kopmuş eyerli düldüller, Bu başta: Paldımı düşmüş semerli bülbüller!” Baloncular, hacıyatmazlar, fırıldaklar, Horoz şekerleri, civciv öten oyuncaklar; Sağında atlıkarınca, solunda tahtırevan;

Önünde bir sürü çekçek, tepende çiftekolan.”

Âkif yetim çocukları da unutmaz. Bir ihtiyar kadının koltuğunda, gür kaşlı, uzunca saçlı, ağ­layıp duran güzel bir kızı da görüverir o kalabalıkta. Gelip geçen ninesine çocuğun niçin ağladığını sorar. O da:

“-Yetim ayol. Bana evlad belasıdır bu acı.

Çocuk değil mi? “Salınacak!” diyor.

-Salıncakçı!

Kuzum biraz da bu binsin... Ne var sevabına say...

Yetim sevindirenin ömrü çok olur.”[8]

der.

Salıncakçı da merhamet ederek çocuğu sallandırır. Şairin yoksullara ve yetimlere karşı gös­terdiği merhamet duygusu burada da dikkati çeker.

“Selma”da Âkif, kız kardeşinin ölümünü hikâye eder.

Yorgun bir günün sonunda eve gelen Âkif, eski bir komşusunun getirdiği haberle hemen an­nesinin evine koşar. Haber kötüdür. Kardeşi ağırlaşmıştır. Âkif annesini teselliye çalışır. Çocuk yemekten içmekten kesilmiştir ama annesi daha da perişan ve merhamete layıktır. Oğlunun ve komşu hanımın söylediklerini bile duymaz. Bu, Selma için beşinci felakettir. Felek onu perişan etmiştir.

Âkif manzumenin bu kısmında çocuğun ağırlaşan durumu ve annesinin hastalıktan şikâyet edişini anlatır. Çocuğun dili sabahleyin biraz ağırlaşmıştır. Bülbül gibi şakıyan evladı şimdi melûl melûl bakmaktadır. Bu ne zalim bir illettir. Her annenin düşündüğünü Akif’in annesi de düşünür:

“O olmasaydı da ben keşke hasta olsaydım.”[9]

Şair manzumenin ilerleyen bölümlerinde ölmek üzere olan çocuğun durumunu şöyle tasvir eder:

“Ne manzaraydı ki bir kuş kadar uçan o melek

Dururdu bî-hareket, kol kanad kımıldamıyor!

Gözünde nûr-i nazar titriyor, hemen sönecek...

Dudakta nâtıka donmuş; kulak söz anlamıyor!

Türâb rengine girmiş cebîn-i sîmîni;

Ölüm merâreti duydum, öpünce leblerini!”[10] [11]

Annesi ve komşu kadınlar çocuğun başındadır. Çocuktan ümidini kesen Âkif, annesine kı­zarak hastayı kendi haline bırakmasını söyler. Çünkü sonunda çaresiz kaderin hükmü ger­çekleşecektir. Böyle cenaze şekline girmenin faydası yoktur. Annesinin yaptığı Allah’a karşı isyandır. “Asıl, felakete sabreyleyenler insandır.”

Hikâyenin sonunda çocuk ölür; annesi de oradakileri taş yürekli olmakla suçlayarak şöyle der:

“Ne taş yüreklisiniz. Ah gitti evladım!”11

Âkif, “Hürriyet” başlıklı manzumesinde ellerinde bayraklarla hürriyet sevinci içinde yürüyen çocukları anlatır. Manzumenin öyküsünde sevinçle hüzün bir arada yaşanır.

Oğlu Yemen’de olan bir ihtiyarın iki torunu vardır. Beş ve altı yaşlarında biri kız öteki erkek olan bu iki çocuk el ele verip “hürriyet” sedalarıyla yeri göğü inleten çocuk alayına katılmak için koşarlar. Dedeleri de arkalarından gözyaşları içinde torunlarını izler. İhtiyar, çocukların coşkusu karşısında sevinçlidir. Ancak babaları Yemen’de olduğu ve çocuklarını göremeyece­ği için de üzgündür.

Şair bu manzumesinde hürriyet yürüyüşüne hazırlanan çocukları tanıtır:

“Beyaz entârisiyle kar gibi kız,

Sanki cennetten inme zâde-i hûr

Ya seher pâredir ki perrandır

Dûş-i nâzında bir sehâbe-i nûr.

Kuşanıp bir nıtâk-ı hürriyyet

Geziyor hâk-dânı dûrâ-dûr!

Hâle-dâr eyleyince bedri şafak

Bu kadar dil-nişîn olur ancak.

Ya şu oğlan, şu tostopaç afacan

Ki fezâlar gelir sürûruna dar;

Taşıyor sanki sığmıyor kabına...

Kendisinden büyük de bayrağı var!

Geçti mâzî denen o devr-i melâl,

Haydi fethet: senindir istikbâl.[12]

Şair ihtiyarın torunlarından başka hürriyet alayına katılan diğer çocukları ve onların coşku­sunu da tasvir eder:

Söktü baktım ki hemen bir alay eftâl öteden,

O nasıl mevkib-i şadî, o ne âlem, görsen!

Her çocuk bir kocaman bayrak edinmiş, geliyor;

“ Yaşasın!” sesleri eflâke kadar yükseliyor:

Görerek yapma değil hem, ne tabiî etvâr!

Şu yumurcaklara bak: Sanki ezelden ahrâr!

-Bağırın haydi çocuklar...

-Yaşasın hürriyyet!

Derken alkış geliyor; sonra da nevbet nevbet,

Ya Vatan Şarkısı, yahut ona benzer bir şey Okunup her köşe çın çın ötüyor... Hey gidi hey! Bir mezarlık gibi dalgın yatıyorken, daha dün Şu sokaklarda bugün dalgalanan rûhu görün![13]

“Hürriyet” Safahat’ta “İstibdad” manzumesinden sonra yer alır. Başlığın altında da “-iki gün sonra-” ibaresi yazılıdır. “İstibdat” manzumesi,

“Arnavutluk’ta gürleyen toplar Geliyor işte payitahta kadar!”[14]

mısralarıyla biter. Burada sözü edilen Hareket Ordusu’nun toplarıdır.

Bu manzumede artık istibdat bitmiştir. Daha dün, her yer mezarlık sessizliğinde iken, bugün çoluk çocuk herkes sokaklarda hürriyet sevinciyle coşmaktadır. Bu coşku iki çocuğun dede­sini sevindirmekle birlikte duygulandırır:

İki kardeş dalarak lücce-i etfâle hemen, İki dürdâne-i ismet gibi yüzmekte iken;

Bakarak arkalarından bu güzel yavruların, Döndü birdenbire sîmâsı, duran ihtiyarın.

Ne için ağladı? Bilmem. Şunu duydum yalnız:

Ah bir kerre gelip görse Yemen'den babânız![15]

Baba muhtemelen Yemen’de askerdir. Kimbilir, belki de hiç gelmeyecektir. Dede bu gerçeğin farkındadır, yüreği bu yüzden burkulur; ağlar.

Âkif bu manzumesinde çocuk ile gelecek ve hürriyet arasındaki münasebete dikkat çeker. Bugünün çocukları yarının büyükleri olacaklarından hür yaşamak küçüklükten itibaren on­ların hakkıdır. Melal devri artık geçmişte kalmıştır. Gelecek ise çocuklarındır.

Âkif “Kocakarı ile Ömer” manzumesinde kimsesizlik, fakirlik ve merhamet temini işler. Burada torunlarına olmayan yemeği pişirerek onları oyalamaya çalışan, çocukların açız feryatları kar­şısında aciz kalan bir ninenin; kendisini tesadüfen ziyarete gelen Ömer’i tanımayarak şikayet etmesi; Ömer’in de ona yardım etmesi konu edilmiştir. Hikâye şöyle başlayıp gelişir:

Sahabe Abbas soğuk ve karanlık bir gecede İbn-i hattab’ı görmek üzere evden çıkar. Issız yolda, mahalleyi devre çıkan Ömer ile karşılaşır. Birlikte yürürlerken Ömer her evin önünde durur. İçeridekiler kendisinden habersizdir. O içeriyi dinler. Nihayet Medine’nin dışında bir çadır görüp dururlar. İçerideki manzara içler acısıdır:

“Ocak başında oturmuş bir ihtiyarca kadın.

Açız!Açız! diye feryâd eden çocuklarının,

Karıştırıp duruyorken pişen nevâlesini;

Çıkardı yuttuğu yaşlarda çırpınan sesini:

-Durunda yavrularım, işte şimdicek pişecek...

Fakat ne hâl ise bir türlü pişmiyordu yemek!

Çocukların yeniden başlamıştı nâleleri...

Selamı verdi ÖMER, daldı âkıbet içeri.

Selamı aldı kadın pek beşûş bir yüzle.

-Bu yavrular niçin, ey teyze, ağlıyor, söyle

-Bu gün ikinci gün, aç kaldılar...

-O halde, neden

Biraz yemek koymuyorsun

-Yemek mi? Çömleği sen,

Tirid mi zannediyorsun; İçinde sâde su var;

Çakıl taşiyle beraber bütün zaman kaynar!

Ne çare! Belki susarlar, dedim. Ayıplamayın.”[16]

Kocakarı ile torunlarını perişan eden sadece açlık değildir. Kimsesizlik ve fakirlik de onların peşindedir. Kocası, oğlu, dayısı yoktur zavallının. Hepsini kaybeden yaşlı kadın yetim torun­larıyla beraber yaşamakta; onların karınlarını doyurmaya çalışmaktadır. Emire gidip derdini anlatmamıştır. Ömer’in dünyada belasını bulmasını ister. Ömer ise kendini tanımayan yaşlı kadına, Emir’in işlerinin çok olduğunu söyleyince, kadın iyice kızar. Eğer halk ile ilgilenmeye­cekse niçin hilafeti kabul etmiştir, diye sorar Ömer’e. Bu çürük özrü kimsenin kabul edeme­yeceğini belirtir. Medine halkını aç-çıplak bırakarak Mısır’da dolaşmasına anlam veremez.

Çocukların feryadı yükseldikçe Ömer ile konuşan kocakarı Ömer’e beddualar etmeye başlar:

“Şu nevhalar ki çıkar tâ bulutların içine,

ÖMER! Savâik-i tel'in olur, iner tepene!

Yetîmin âhını yağmur duâsı zannetme:

O sayha ra'd-ı kazâdır ki gönderir ademe!”[17]

İhtiyar kadın bir yandan beddualar ederken öte yandan “Açız! Açız! Bize bir lokma olsun ek­mek ver.../Susundu yavrularım, işte oldu, şimdi pişer!” diye çocukları avutmaya çalışır. Öte yandan Ömer’i can evinden vuracak sözler söyler:

Gidip de söyliyeyim hâ?.. Dilencilik yapamam!

Ömer de kim? Benim ondan kerîm adamdı babam, Ölür de yüz suyu dökmem sizin halîfenize!..

Ömer vuruldu bu son sözle...

-Haklısın, teyze!

Avut çocukları, ben şimdicek gider gelirim.[18]

Ömer Abbas’la birlikte zahire ambarına gider. Bir çuval un ile bir testi yağı alır. Çadıra gelip un ve yağı pişirir ve sıcak sıcak yedirir. Karnı doyan çocuklar oynamaya başlar. Kadın da mutlu olur, Ömer de... Halifenin sözü üzerine kadın ertesi gün her ay kendisine bağlanan nafakayı almak için Emaret’e gider. Böylece Ömer de halifeliğini göstermiş olur. Kimsesizlerin özellikle de çocukların/yetimlerin doyurulması, fakirlere ve muhtaçlara yardım edilmesi Âkif’in üze­rinde durduğu ve sık sık vurguladığı sosyal meselelerdendir.

Kuraklık ve açlık konusu “Dirvas” adlı manzumede de ele alınmıştır. Bu manzumedeki Dirvas adlı çocuk büyüklerinin dertlerini hükümdara anlatmış; dehası ile onu etkileyerek istediğini almayı başarmıştır. Hikâye şöyledir: Emevi hükümdarlarından Haşim devrinde Şam yakınla­rında üç yıl kuraklıktan ekin olmamış; bedeviler can derdine düşmüş; her çadır mezar olmuş, kapanmış; altında beş on iskelet uzanmıştır. Bu afetlerin devam ettiğini gören kabile şeyhleri bir köyde toplanıp şöyle konuşurlar. Hişam’a derdimizi anlatalım, belki bize merhamet eder. Halimizi de aksakallı ihtiyarlar anlatsın. Belki hükümdar merhamete gelir. Bu teklifi hepsi kabul eder. Yalnız aralarında Dirvas’ın bulunmasını isterler. O, daha çocuktur ama ondaki talâkat kimsede bulunmaz. Böylece Dirvas da heyete katılır. Huzura girer. Konuşmaya başla­yınca bu durum Hişam’a tuhaf gelir:

“Der: Sus a çocuk büyük dururken, Söz sâdır olur mu hiç küçükten

diyerek çocuğu azarlar. Dirvas da:

Teshîr ile der:”Nedir bu âzâr!

Mikyâsı mıdır zekâvetin sin

Dirvâs'ı çocuk mu zannedersin?

Bir dinle de sonra gör çocuk mu?

İnsâf nedir o sizde yok mu?

Ben söyliyeyim de bir efendim, Susturmak elindedir efendim. “[19]

diyerek kendini savunur. Melik dâhil Meclis’te kimseden ses çıkmaz. Bunun üzerine Dirvas söze eski şiddetiyle başlar. Etkileyici bir üslûpla kuraklıktan ve açlıktan söz eder; derdini anla­tır. Sonra da adil olan Emir’e seslenir; ondan yardım ve merhamet diler:

“-Nerden buldun bu ihtişâmı?

Halkın mı, senin mi, Hâlik'ın mı?

Allah’ın ise eğer bu servet.

Bizler de onun kuluyken, elbet Bir pay talebinde hakkımız var... İnsâf olamaz bu hakkı inkâr.

Halkınsa şu bî-nihâyet emvâl;

Ver, etme hukûk-u gayrı pâmâl.

Yok; böyle de olmayıp da kendi Mâlin ise - çünkü fazla - şimdi, Bî-vâyelere tasadduk eyle...

Dördüncüsü varsa haydi söyle!”[20]

Bu sözlerden son derece etkilenen Hişam,

“-Huzzâra demiş: “Görün kelâmı! Yok bende cevâb-ı redde kudret...

Hayret, bu civan-dehâya hayret!”[21]

Hişam, bir çocuğun etkileyici konuşmasından sonra istediklerinin hemen verilmesini em­reder.

Âkif, “Ahiret Yolu” adlı manzumesinde bir cenazenin evden çıkıp mezara kadar götürülüşünü tasvir ederken o kalabalıkta gözü, ölen adamın küçük kızı Remziye’ye takılır:

“-Zavallı Remziye! Boynun büküldü evlâdım...

-Babam ne oldu

-Baban... Öldü.

-Etme Ayşe Hanım,

Bu söylenir mi ya Hicrân olur zavallı kıza...

Ayol, şu öksüzü bir parçacık avutsanıza...

Açın da cumbayı etrâfa baksın ağlamasın...

Göründü cumbada baktım ki tombalak, sarışın,

Sevimli bir küçücük kız... Beşinde ancak var.

Donuk yanakları üstünde parlayan yaşlar,

Zavallının eriyen ruh-u bî-günâhı idi.

Benim o mersiye yâdımda ağlıyor ebedî. [22]

Akif burada özellikle yetim çocuklara karşı duyduğu merhamet hissini ortaya koyarken ço­cukların her türlü kötülüklerden korunması gerektiğini vurgular.

Amin Alayı” ya da “Bed-i Besmele”, Osmanlı’da ekonomik durumu iyi olan ailelerde çocukla­rın okula başlama törenidir. Çocuk dört yaşına geldiğinde mahalle mektebine başlayacağı sırada yapılan bu tören, daha çok sokakta gerçekleştirilir. Âkif de aynı adlı manzumesinde böyle bir töreni anlatır:

“En önde, rahlesi âguş-i ihtirâmında

Ağır ağır yürüyen bir dokuz yaşında melek;

Beş on adım geriden, pîş-i ihtişâmında,

Şafak ziyâları hattâ ufûl edip gidecek

Kadar lâtîf, iki ma'sûmu bir açık payton

Vakâr u nâz ile çekmekte; arkasında bunun,

Küçük adımlı yaman bir tabur ki hayli uzun.”[23]

Yukarıdaki satırlarda da söylendiği gibi dokuz yaşında bir melek kucağında rahlesi olduğu halde en önde ağır yürürken, onu beş on adım geriden açık bir fayton izler. İçinde iki masum, arkada da çocuklardan oluşan uzun bir tabur vardır. Çocuklar bir yandan ilahiler söylerken aralarından “amin” sedaları da yükselir. Çocuklar neşeli ve coşkulu bir biçimde halkı yarıp gider. Bu, masum bir kalabalıktır. Onlara selam durmak gerekir. Çünkü onlar geleceğin şanlı ordusudur ve cihanları oynatabilecek güce sahiptir. Âkif gelecek nesilden (çocuk ve gençler­den) oldukça umutludur:

“Evet, ilerlemek isterse kârbân-ı şebâb,

Yolunda durmaya gelmez. O çünkü durmıyarak

Sabâh-ı sermed-i âtîye eylemekte şitâb;

O çünkü isteyemez hâle katlanıp durmak!

Onun kudûmü için nâzenîn-i istikbâl,

Açar da sîne, o olmaz mı per-güşâ-yi visâl

Durur mu artık onun karşısında, mâzî, hâl?”[24]

Dünyada her şeyin olduğu gibi sevincin de bir sonu vardır. Alay sokaklardan geçerken, ço­cuk ve gençlerin dudaklarındaki o tatlı nağmeler birden bire kesilir. Caddenin ağzına içinde üç katlı pudralı çehre olan heybetli bir otomobil durur. Fakat kalabalığın içinde iri sesli biri alayın önüne geçer ve:

“- Siz ey heyâkil-i bî-rûhu devr-i mâzînin,

Dikilmeyin yoluna kârbân-ı âtînin;

Nedir tarîkını kesmekte böyle isti'câl

Durun, ilerlesin Allâh için, şu istikbâl!”[25]

diyerek geleceğin temsilcisi olarak gördüğü alayın önünü açar.

Şair burada geleceğin temsilcisi olarak gördüğü eğitimli çocuklardan umutlu olduğunu gösterir.

Âkif “Bebek yahut Hakk-ı Karar” başlıklı manzumesinde çocukların sevdiği oyuncaklardan olan bebek üzerinde durur. Şairin kızları Cemile (7 yaşında) ile Feride (5 yaşında) babaların­dan birer hotozlu bebek isterler. Babaları da onları kırmak istemez ve bebekleri alır. Çocuklar çok sevinirler. Cemile biraz oynar, sonra uyur. Ama Feride sabaha kadar bebeği hoplatır. Ba­bası evde olmadığı bir sırada bebeğini beşiğe yatıran Feride bebeğin yatmadığını görünce de onu döver ve kırar. Akşam eve gelen babası, haberi ablasından alır. Akif bu şikâyet sahne­sini diyaloglarla doğal akışı içinde verir:

Gelince akşama, baktım, Feride pek düşkün.

Durur mu, ablası ben sormadan atıldı:

-Bugün

Ne yaptı, beybaba, bilsen... Zavallıcık bebeğe

-Ne yaptı

-Dövdü bir âlâ, sonunda kırdı.

-Niye

-Bilir miyim, ona sor...

Kız, getir bebeğini hadi![26]

Feride’nin bebeği artık yoktur. Cemile’ninki ise ne kör ne sakattır. Bir gün iki kardeş birlikte oynarlarken, Feride, ablasından bebeğini ister. O vermek istemez. Ama babası araya girip “ver” deyince Cemile çaresiz bebeği verir. Alıp vermeler birkaç kez tekrarlanır. Sonunda be­bek Feride’nin olmuş gibidir. Önceleri “bebeğini ver” diye istediği bebeği, artık “bebeğimi ver” diyerek istemektedir. Şair sonunda saygısız kızının hukuk da bildiğini istihza ile söyler.

Manzumede çocukların birbirinden oyuncak/bebek istemeleri, diyaloglarda şöyle verilmiş­tir:

“-Bebeğini ver, acıcık oynayım, kuzum abla...

Demez mi Kız ne diyor... Galibâ:

-İnâyet ola!

Verir miyim sana ben hiç bebeğini, yağma mı var

-Hasislik etme kızım, ver!

-Alırsa sonra kırar:

-Nasıl kırar a canım Etme oynasın, veriver!

-Olur mu, beybaba

-Elbet olur:

-Kırarsa eğer

- Yarın sabah sana ben başka bir bebek alırım.”[27]

Manzumede çocukların isteklerinin aileler tarafından hemen yerine getirilmesi, çocukların da oyuncaklarını kırıp dökmeden, dikkatlice kullanmalarını, birbirlerinin haklarına tecavüz etmemeleri gerektiği gibi hususlar vurgulanmıştır.

Sonuç

Mehmet Âkif çocukları konu edindiği manzumelerini büyük ölçüde Safahat’ın birinci kita­bında toplamıştır.

Âkif on beş yaşında babasını kaybetmiş, babasının ölümünden sonra az bir gelirle, maddi imkânsızlıklar içinde, hayatın zorluklarına göğüs germeye çalışarak yaşamıştır. Evlerinin iki defa yanması da sıkıntılarını pekiştirmiştir. Gerçek hayatta yaşadığı bu olumsuzluklar onun eserlerine de yansımıştır. Kendisi yetim büyüdüğü için yetim çocuklara karşı duyarlılık ve ilgi göstermiştir. Baytar mektebinde birlikte okudukları ve sevdiği arkadaşı İslimyeli Hasan Tah­sin Bey ile karşılıklı anlaşmışlar ve hayatta kalanın, daha önce ölenin ailesine bakacağına dair birbirlerine söz vermişlerdir. Hasan Bey vefat edince Âkif sözünde durmuş ve merhumun üç çocuğunun bakımını üstlenmiştir. Bu çocukların büyüğü olan Cevdet’i Baytar Mektebi’nde, kızı Süheyla’yı da Darülmuallimat ve Darülfünun’da okutmuştur. Akif’in oğlu Emin Ersoy ha­tıralarında ilk tahsilini Süheyla ablasından aldığını söylemiştir.[28]

Gerçek hayatta düşündüklerini gerçekleştiren Âkif, manzumelerinde de kimsesiz, yetim, hasta, fakir, eğitilmeye, bakıma ve yardıma muhtaç çocuklara yer vererek toplumun dikkati­ni bu çocuklar üzerine yöneltmeye çalışmıştır. Çocuğun aile ve toplum için önemini de vur­gulamış; geleceğin temsilcisi ve ümidi olarak gördüğü çocukların; hür, eğitimli ve manevi yönleri geliştirilmiş bireyler olarak yetiştirilmesi gerektiğinin altını çizmiştir.

Bu yönüyle Âkif çocuk edebiyatı yazarları arasında da değerlendirilebilir.

Kaynakça

Düzdağ, Ertuğrul (2006), “Mehmet Akif Ersoy Hayatı ve Eserleri”, Eğitim, Yıl: 7, S. 73 Mart.

Ersoy, Mehmet Akif (1966), Safahat, İstanbul: İnkılap Kitabevi.

Mithat Cemal (1986), “Hasta”, Ölümünün 50. Yılında Mehmet Akif, Ankara: Türkiye İş Bankası Yayınları.

 

Mehmed Âkif, Âsım ve Gençlik, 2015

Kitabın tamamı: https://kitap.tyb.org.tr/kitap/asim.pdf 

 

[1] Akif’in üzerinde babasının büyük etkisi vardır. “Ne biliyorsam kendisinden öğrendim” cümlesi bu durumu açıkça ortaya koyar. Akif’in çocukluğu Fatih Camii çevresinde geçmiştir. Annesi ve babası ilk dinî terbiyeyi veren kişilerdir. Babası Tahir Efendi’yi on beş yaşında iken kaybeden Akif, aile reisi olarak evin yükünü üzerine almıştır. İlk eğitimini de babasından alan Akif, Arapça, akaid ve fıkhı da yine ondan öğrenmiştir.

[2]      Ersoy, Mehmet Akif, Safahat, 1966, İstanbul: İnkılap Kitabevi, syf: 11

[3]      Ersoy, Mehmet Akif, Safahat, 1966, İstanbul: İnkılap Kitabevi, syf:11-12

[4] Mithat Cemal, “Hasta”, Ölümünün 50. Yılında Mehmet Akif, 1986 Ankara: Türkiye İş Bankası Yayınları.63-64

[5] Ersoy, Mehmet Akif, Safahat, 1966, İstanbul: İnkılap Kitabevi, syf: 24

[6]      Ersoy, Mehmet Akif, Safahat, 1966, İstanbul: İnkılap Kitabevi, syf:26

[7]      Ersoy, Mehmet Akif, Safahat, 1966, İstanbul: İnkılap Kitabevi, syf:41

[8]       Ersoy, Mehmet Akif, Safahat, 1966, İstanbul: İnkılap Kitabevi, syf:52

[9]       Ersoy, Mehmet Akif, Safahat, 1966, İstanbul: İnkılap Kitabevi, syf: 57

[10]     Ersoy, Mehmet Akif, Safahat, 1966, İstanbul: İnkılap Kitabevi, syf: 57-58

[11]     Ersoy, Mehmet Akif, Safahat, 1966, İstanbul: İnkılap Kitabevi, syf: 58

[12] Ersoy, Mehmet Akif, Safahat, 1966, İstanbul: İnkılap Kitabevi, syf: 92

[13]    Ersoy, Mehmet Akif, Safahat, 1966, İstanbul: İnkılap Kitabevi, syf:93

[14]    Ersoy, Mehmet Akif, Safahat, 1966, İstanbul: İnkılap Kitabevi, syf: 91

[15]    Ersoy, Mehmet Akif, Safahat, 1966, İstanbul: İnkılap Kitabevi, syf: 93

[16]    Ersoy, Mehmet Akif, Safahat, 1966, İstanbul: İnkılap Kitabevi 95

[17]    Ersoy, Mehmet Akif, Safahat, 1966, İstanbul: İnkılap Kitabevi 96

[18]    Ersoy, Mehmet Akif, Safahat, 1966, İstanbul: İnkılap Kitabevi 97

[19]    Ersoy, Mehmet Akif, Safahat, 1966, İstanbul: İnkılap Kitabevi 114

[20] Ersoy, Mehmet Akif, Safahat,     1966, İstanbul: İnkılap Kitabevi: 116

[21] Ersoy, Mehmet Akif, Safahat,     1966, İstanbul: İnkılap Kitabevi: 117

[22] Ersoy, Mehmet Akif, Safahat,     1966, İstanbul: İnkılap Kitabevi

[23] Ersoy, Mehmet Akif, Safahat, 1966, İstanbul: İnkılap Kitabevi 143

[24] Ersoy, Mehmet Akif, Safahat, 1966, İstanbul: İnkılap Kitabevi 144

[25] Ersoy, Mehmet Akif, Safahat, 1966, İstanbul: İnkılap Kitabevi 144

[26]    Ersoy, Mehmet Akif, Safahat, 1966, İstanbul: İnkılap Kitabevi, 149

[27]    Ersoy, Mehmet Akif, Safahat, 1966, İstanbul: İnkılap Kitabevi, 149

[28] Düzdağ, Ertuğrul, “Mehmet Akif Ersoy Hayatı ve Eserleri”, Eğitim, Yıl: 7, S. 73 Mart. Syf: 7-8

Bu haber toplam 263 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim